III) Kur'ân'in “Ilâhî Vahiy mi?” (Tanri sözleri mi?) yoksa “Elçi'nin sözleri mi?” (insan yapisi mi?) oldugu konusunda!


Kur'ân'da:“... (Kur'ân), andolsun ki, Kerîm (onurlu) olan bir elçinin sözüdür...” (K. Hakke Sûresi, âyet 40), diye bir âyet var ki, Kur'ân'in Tanri yapisi degil fakat insan yapisi olabilecegi görüsüne yer verebilecek niteliktedir. Bu görüsü ayrica pekistiren hususlar da yok degildir.


Su bakimdan ki, bir kere Muhammed'in öldügü tarihte ortada Kur'ân diye derlenmis bir kitap yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha dogrusu üçüncü halife Osman b. Affân zamaninda ortaya çikmistir (Osman hicret'in 23 ilâ 35ci yillari arasinda “Halife” olarak iktidarda bulunmustur). Çünkü Muhammed, “vahy”dir diyerek yerlestirdigi buyruklari derli toplu bir kitap haline getirmeyi düsünmemistir. Bu buyruklari, daginik durumda küçük taslar, deri, agaç yapraklari, ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazilmis olarak birakmistir. Her ne hikmetse bunlarin zamanla kaybolup gidebilecegini, ve Kur'ân'i ezber etmis kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamistir. Bundan dolayidir ki onun ölümünden sonra, daha dogrusu ilk halife Ebû Bekir zamaninda, bu buyruklari bir araya getirme ihtiyacini dile getirenler oldu; eger derlenmeyecek olursa Muhammed'ten kalma “vahy”lerin yok olup gidecegi öne sürüldü. Bu sekilde düsünenlerin basinda Ömer bin Hattab vardi. Fakat Ebû Bekir direndi; Muhammed'in yapmayi düsünmedigi bir seyi yapmanin dogru olmayacagini öne sürdü. Bununla beraber Ömer'in israrlari üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle Muhammed'e katiplik yapmis olan Zeyd Ibn Sabit adinda birini âyet'lerin derlenmesi isiyle görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir yandan vahy'lerin yazili bulundugu çesitli nesneleri inceleyerek, diger yandan da Kur'ân'i ezberlemis olanlari, yâni hafizlari, dinleyerek (ki bunlarin sayisinin o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 oldugu söylenir), Kur'ân'i derlemege baslar. Etrafa haber salarak, her kimde Muhammed'ten âyet olarak elde edilmis bir sey varsa getirilmesini ister. Söylendigine göre her hangi bir buyrugu Kur'ân'a geçirmek için iki tanik dinler; bazan bir tanikla da Kur'ân'a koydugu parçalar olmustur (Örnegin Tevbe sûresi'nin son iki âyet'ini tek tanik esasina göre koydugu kabul edilir). Bir yil süren bir çalisma sonucunda Kur'ân âyet'lerinin, sûrelerinin bulundugu iki kapakli bir kitap (Mushaf) meydana getirir, ve Ebû Bekir'e takdim eder. Ebû Bekir'in ölümünden sonra bu derleme ikinci halife Ömer bin Hattab'in yaninda bulunur; o ölünce Kitap, kizi Hafsa'ya geçer1. Ömer'in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin basina gelen Osman b. Affan, Kur'ân'in ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü kendisine, müslümanlarin okuduklari Kur'an'da birbirini tutmayan seyler bulundugu söylenmistir. Bunun üzerine Osman, adamlarini Hafsa'nin yanina gönderip ondaki “Mushaf”i (Kur'ân'i) getirtir, ve Zeyd Ibn Sâbit'in baskanliginda kurdugu üç kisilik bir hey'et'i ikinci kez derleme isiyle görevlendirir. Bir kisim din bilginine göre bu hey'et, Hafsa'dan gelen “mushaf”i aynen kopye etmistir; diger bir kismina göre ise, bazi degisiklikler yapmis, ve hiç degilse Kur'ân'in Kureys diliyle olusmasini saglamistir. Fakat her ne olursa olsun, halife Osman zamaninda bu hey'et tarafindan yeniden derlenen Kur'ân'dan kaç adet hazirlandigi bilinmiyor: bu sayi‘nin 4 ilâ 7 arasinda oynadigi söyleniyor. Bununla beraber o tarihten sonra bu nüshalarin kopye edilerek çogaltildigi ve ve ”kimi kisilerin kendileri için “mushaf”lar meydana getirdikleri anlasilmaktadir2.


Söylemeye gerek yok ki, bu yukardaki sekilde derlenmis oldugu kabul edilen bir kitab'i “elçi'nin sözleri” olarak, ya da hatta “Kitab'i hazirlayanlarin sözleri” (yâni insan yapisi) olarak degerlendirmek pek âlâ mümkündür! Ancak ne var ki Islâmcilar Kur'ân'i, “Tanri sözleri” seklinde, ve daha dogrusu "belâgati ve ihtiva ettigi medenî, adlî ahkâmi i'tibariyle mucizevî" bir yapit olarak kabul etmek disinda baska bir görüse yer vermezler; ve farkli görüste olanlari dinsizlikle, Tanrisizlikla” suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine dayanak olarak da Kur'ân'dan âyet'ler seçerler. Çünkü Kur'ân'in bir çok yerinde, bu kitabin Tanri'dan gelme olarak Muhammed'e verildigi yazilidir. Örnegin Neml sûresi'nde su var: “(Resûlüm!) Süphesiz ki bu Kur'ân, hikmet sahibi ve her seyi bilen Allah tarafindan sana verilmektedir” (K. 27 Neml 6). Yine Necm sûresi'nde Muhammed'in kendiliginden konusmadigi ve sadece kendisine indirilen vahy'leri bildirdigi yazili: “... Arkadasiniz (Muhammed) ... arzusuna göre de konusmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden baskasi degildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratilisli bir (Cebrail) ögretti...” (K. en-Necm, 1-7). Insan sûresi'nde söyle yazili: “(Ey Muhammed!) Kusku yok ki Kur'ân'i sana biz indirdik...” (K. Insan 23; benzerî âyetler için bkz. Suâra 192, Secde 1-3, Vâkia 80, Hakke 43; Fussilet 1-2; Mü'min 1-2; Zümer 1; Câziye 2; Ahkâf 2, vs...). En'âm sûresi'nde, Kur'ân'in "kutsal ve yüce ve arinmis sayfalar" üzerine yazili oldugu, Muhammed tarafindan uydurulmadigi ve Tanri'dan baska hiç bir güç tarafindan olusturulamayacak "mükemmeliyette" bulundugu yazilidir: "Bu indirdigimiz kutsal kitab'dir... süphesiz o size Rabbinizden belge...dir..." (K. 6 En'âm 155-7). Abese sûresin'de su var: "(Kur'ân) kutsal kilinmis, yüceltilmis, arinmis sahîfeler üzerindedir" (K. 80 Abese 13-14). Tûr sûresi'nde söyle yazili: "...(Kur'ân'i Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eger iddiâlarinda samimî iseler, Kur'ân'in benzeri bir söz meydana getirsinler" (K. 52 Tûr 34-35) 3. Görüldügü gibi bu âyet'lerde Tanri'nin Muhammed'e indirdigi “Kitap”tan, ya da “yüceltilmis, arinmis sahifeler üzerine yazili Kur'ân”dan söz edilmekte, ama Muhammed'in ölümü tarihinde ortada böyle bir sey yok! Zirâ yukarda degindigimiz gibi, Kur'ân'in Kitap (Mushaf) haline getirilisi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta.


Bu hususlar bir yana, fakat biraz önce belirttigimiz gibi, Hakke sûresi'nde, Kur'ân'in Muhammed'in sözleri olduguna dâir âyet var ki, bira önce belirttigimiz gibi söyle: “... (Kur'ân), andolsun ki, Kerîm (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, sâir sözü degildir...” (K. Hakke Sûresi, âyet 40). Gerçektende bu ve benzerî âyet'lere bakarak, ve ayrica Kur'ân'in, Muhammed'in ölumünden sonra bir kaç kisilik bir hey'et tarafindan derlenmesiyle ilgili yukarda özetledigimiz bilgileri göz önünde tutarak Kur'ân'i akilci bir elestiriye vuracak olursak, bu Kitab'in, Muhammed'in günlük siyâsetinin gereksinimlerini karsilayan hükümlerden olustugunu, ve bu i'tibarla onun sözlerinden (ya da hattâ kismen de olsa onu derleyenlerin görüslerinden) ibaret bulundugunu söylemek de mümkündür. Ve hele Kur'ân'daki buyruklara bas egmenin Tanri'ya ve Muhammed'e bas egmek demek olacagini öngören, ve öte yandan Tanri'nin Muhammed'e salevat getirdigini sergileyen âyet'lere göz atacak olursak, bu görüsü savunmak daha da kolaylasmis olur. Su bakimdan ki, bir kere Kur'ân'da, Muhammed'e bas egmenin Tanri'ya bas egmek demek olduguna dâir pek çok âyet var. Örnegin Nisâ sûresi'nde: “Peygambere boyun egen, Tanri'ya boyun egmis olur” (K. Nisâ, 80) diye yazili. Yine Nisâ sûresi'nde: “Her kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, iste onlar Allah'in nîmetine eristirildigi peygamberlerle beraberdirler...” (K. Nisâ, 69, 59 ; ayrica bkz. Nûr, 52; Ahzâb 71; Fetih 17). Fetih sûresi'nde su var: “Ey Muhammed! Süphesiz sana bas egerek ellerini verenler, Allah bas egip el vermis sayilirlar” (K. Fetih, 10). Ahzâb sûresi'nde, Tanri'ya ve Muhammed'e itaat edip iyi is yapanlarin iki kat mükafata kavusacaklari, ve ayrica cennet'te bol bol rizik alacaklari anlatilmistir (K. Ahzâb, 31). Yine bunun gibi Muhammed'i incitmenin, ya da ona karsi gelmenin Tanri'yi incitmek, ve Tanri'ya karsi gelmek olduguna dâir âyet'ler var. Örnegin Ahzâb sûresi'nde söyle yazili: “Allah'i ve peygamber'i incitenlere Allah, dünyada da lânet etmistir, ahirette de ve onlara horlayici, asagilatici bir azab hazirlamistir” (K. Ahzab, 57; ayrica bkz. Mücâdele sûresi, âyet 22). Yine bunun gibi Tanri'nin ve Muhammed'in verdigi hükümler disinda is görülemeyecegi söyle bildiriliyor: “Allah ve Resûlü bir ise hüküm verdigi zaman, inanmis bir erkek ve kadina o isi kendi isteklerine göre seçme hakki yoktur. Her kim Allah'a ve resûlüne karsi gelirse, apaçik bir sapikliga düsmüs olur” (K. Ahzab 36).


Fakat bütün bunlardan gayri bir de Kur'ân'da, Tanri'nin Muhammed'e “salevat” getirdigine, ve müslümanlarin Muhammed'e teslimiyet göstermeleri gerektigine dair söyle bir âyet var: “Süphe yok ki Allah ve melekleri, salevat getirirler peygamber (Muhammed'e; ey inananlar siz de ona salevat getirin, tam teslim olarak da selâm verin” (K. Ahzab 56). Bu âyet'in bir baska sekli söyle: “Bir hakikattir ki Allah ve melekleri, o Yüce Nebî Muhammed'e salat ederler. Ey mü'minler, siz de hep ona salhat ediniz ve hulûs ile selâm veriniz” (K. Ahzab 56)4. Bu vesileyle belirtmekte yarar vardir ki âyet'de geçen “salât”, ya da “salâvat” sözcükleri, sadece Muhammed'i övmek ve yüceltmek anlaminda degil fakat ayni zamanda ona “duâ” ve “ibâdet” etmek anlamindadir. Çünkü “salât”, namaz seklindeki ibâdetin tâ kendisi oldugu gibi (“salâvat” sözcügü de “namazlari” karsilar), ayni zamanda duâ seklinde olmak üzere “Aleyyisselâtu vesselâm”, ya da “Salâvatullahî aleyh”, ya da “Sallâlahü aleyhi ve selâm” sekillerinde de kullanilir. Daha baska bir deyimle “namaz” sözcügü, gerek Kur'ân'da ve gerek hadîs'lerde, duâ'nin en mükemmel sekli olan “salât” deyimiyle karsilanmistir. Ve iste Ahzâb sûresi'nin yukardaki 56ci âyeti'ne göre Tanri, melekleriyle birlikte Muhammed'e salavat getirir durumda bulunmaktadir. Bu böyle olunca Hâkke sûresi'nde yer alan:“... (Kur'ân), andolsun ki, Kerîm (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, sâir sözü degildir...” (K. 69, Hakke Sûresi, âyet 40) seklindeki âyet hükmüne bakarak Kur'ân'i, Muhammed'in sözleri olarak kabul etmek yanlis olur mu? Kendisine Tanri tarafindan salavât getirilen bir kimsenin, Kur'ân'i kendi sözleri olarak tanimlamasi kadar dogal ne vardir ki? Nitekim vaktiyle, “Mû'tezilî”ler, ve onlardan biraz daha özgür düsünebilenler, Kur'ân'in iki kapak sahifesi arasinda bulunan sey'in “Allah'in sözü” oldugu iddiâlarina karsi çikmamislar midir? Kur'ân'in, bir bakima “insan yapisi” bir Kitab oldugunu savunmamislar midir? Bu yüzden “zindik” sayilmamislar midir? Ya da bâzi “Haricî”ler Kur'ân'daki bâzi sûre'lerin Kur'ân'a lâyik olmadigini belirterek Tanri'nin agzindan çikmadigini imâ etmemisler midir? Örnegin Kur'ân'in Yusuf sûres'inde Yusuf (peygamber'le) ilgili ask hikâyesinin Tanri sözleri olmayabilecegini bildirmemisler midir5? Öte yandan Muhammed'in ölümü sirasinda Kur'ân'in ne hâlde bulundugunun saptanamadigi, ve üstelik o zaman henüz kesin seklini almis ve tamamlanmis bir vahiyler kitab'i olmadigi bir gerçek degil midir? Kur'ân âyet'lerinin bugünkü biçimiyle yazilip bir araya getirilmesi, Muhammed'in ölümünden sonra olmamis midir? Biraz önce degindigimiz gibi Kur'ân, ilk kez birinci halife Ebû Bekir döneminde, ve daha sonra üçüncü halife Osman döneminde derlenmemis midir6? Ve nihâyet Osman'in “mushafi”nin tamamiyeti hususunda itirazlar (özellikle Si'î'ler tarafindan) öne sürülmemis midir?


Ve iste bu tür iddiâ'lari göz önünde tutan, ve Hakke sûresi'nde yer alan bu ifâdenin “Kur'ân elçinin kendi sözüdür” seklinde bir kani yaratacagini düsünen Islâmci'lar, bu âyet'i “elçinin getirdigi sözdür” sekline dönüstürmüslerdir7. Kanit olarak, ayni âyet içindeki su sözleri göz önünde tutmuslardir: “... Eger Muhammed bize karsi ona bazi sözler katmis olsaydi, biz onu kuvvetle yakalardik, sonra onun sah damarini koparirdik. Hiçbirniz de onu savunamazdiniz...” (K. Hakke 38- 52)

Fakat her ne olursa olsun, Kur'ân'daki sûre ve âyet'lerin “Tanri sözü” olup olmadigi konusunda girisilecek akilci bir elestirinin Islâmci'lari güç durumda kilacagi muhakkaktir. Nitekim, Tanri'nin “niteligi” ile “kisiligi” arasindaki iliskilerin ilâhiyat'a âit bir sir oldugu ve dolayisiyle insan aklinin bu sirri idrâk edemeyecegi ve bu nedenle Kur'ân'in “gayr mahlûk” (yaratilmamis), ve daha dogrusu “Tanri sözü” oldugunun kabulu gerektigi dogrultusundaki Islâmci tez, vaktiyle akliyeci müslümanlar, ve daha sonra mutezile sinifi tarafindan red edilmis idi. Öte yandan Tanri'nin “konusucu” olmadigi görüsünden hareketle Kur'ân'in “yaratilmis” (yâni “mahlûk”) hattâ “fanî” oldugunu öne sürenler olmustur. O kadar ki al-Fazâlî (ölümü Hicrî 1236), Kifâya adli yapitinda, Kur'ân'daki sözlerin “mahlûk” (yaratilmis) oldugunu söylerken, Kur'ân'daki sözlerin Tanri'ya, ve hattâ Muhammed'e ulasmayabilecegi ihtimaline de yer vermistir. al-Asarî ve daha sonraki Es'arî'ler, Tanri'nin “Kelâmi'nin”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhî bir söz” oldugu görüsünü savunmakla beraber Kur'ân'in “fânî” ve “mahlûk” (yaratilmis) oldugu inançlarina karsi çikmislardir. Fakat her ne olursa olsun su bir gerçek ki Kur'ân'i, Tanri sözü olmaktan baska bir tanimla öne sürmenin dinsizlik oldugu görüsü üstün gelmis ve bu nedenle Kur'ân, elestiri disi tutulmustur. Her türlü elestirinin, bu kitabin insan yapisi oldugu sonucunu dogurabilecegi endisesi her zaman için agir basmistir. Bu nedenle Kur'ân, gerçeklere götüren tek yol, tek Kitap olarak benimsene gelmis ve elestirel aklin etki alani disinda tutulmustur.


Ancak bilim tarihi, insan aklinin devamli sekilde gelistigini ve sinirsiz bir yaratma gücene sahip oldugunu, ve bu nedenle onun her ne alanda olsun, her türlü yasaga karsi savasimini önlemenin mümkün bulunmadigini ortaya vurmustur. Nitekim Bati dünyasi'nda da, asagi yukari bin dört yüz yillik bir gelisme süreci içerisinde akil, her türlü yasagi yenerek Yahudi ve Hiristiyan dinlerini, ve bu dinlerin “Kutsal” bilinen kitap'larini (Tevrat'i, Incil'i) amansiz bir elestiriden geçirebilmis, hallaç pamugu gibi atabilmis, bu elestirler sonucu olarak bu kitaplarin insan yapisi seyler oldugu görüsüne yönelmis, bunun sonucu olarak akli vahyin önüne geçirebilmis ve böylece, gelmis geçmis uygarliklarin en ileri gidenini meydana getirebilmistir. Hiç kimse inkâr edemez ki Bati uygarligi, bütün eksikliklerine, bütün yetersizliklerine, bütün kusurlarina ragmen, kendisinden önceki uygarliklarin hepsini de geride birakmistir. Kusku edilemez ki Bati dünyasi, akilci güce sahip bulundugu için, her daim kendi kendisini asma olasiligina sahip olarak gelecegin daha üstün uygarliklarini yaratacaktir. Temenni olunur ki Islâm dünyasi da akil yolu ile Kur'ân'i elestirel süzgeç'ten geçirsin ve “akil çagi”na erissin. Böyle bir elestiriyi dine karsi girisilmis bir saldiri olarak degil fakat insanlari “tek kitap” aliskanligindan kurtarip yaratici zekâ'ya ulastirma araci olarak kabul etmek gerekir. Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve müsibetlerden kurtulmanin baska yolu yoktur. Ve iste bu inançladir ki Kur'ân'in elestirisi gerektigi görüsüne yönelmemiz gerekir.

1 Bu hususlar için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekisiyor: Din Bu, (Cilt I, Kaynak Yayinlari, 3cü baski, sh. 78 ve d.)

2 T. Dursun, age, sh. 88

3 Ayrica bkz.Bakara 23; Yûnus38; Isra 88; Kasas 49.

4 Prof. Gölpinarli'nin çevirisinden

5 Bu konuda al-Sahristânî'nin “Kitâb al-milal va ‘l-nihal” adli yapitinda gerekli bilgiler bulunmakta.

6 Bu konuda Turan Dursun'un “Tabu Can Çekisiyor: Din Bu” adli kitabi'nin Ici cildindeki “Kur'ân'in Orijinalleri Yakildigi Için simdi Yok” baslikli yaziya bakiniz (Kaynak Yayinlari, Cilt I. sh. 78, Üçüncü Baski , Istanbul 1990).

7 Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi (Kaynak Yayinalri, Istanbul 1994, Cilt VII. sh. 246-7)