1) “Yüce” oldugu söylenen bir Tanri'nin olumsuz bir dil ile konusabilecegini, örnegin kendi yarattigi kul'larina küfür'ler, hakâret'ler edebilecegini düsünmenin mümkün olup olamayacagi konusunda:


Kur'ân'in hemen her satiri, Tanri'nin kendi kendini yüceltmesiyle, “kul” olarak yarattigi insanlara kendi büyüklügü'nü ve güçlülügü'nü kabul ettirmek istemesiyle, onlari yerlere kapanarak kendisine taptirmaga çalismasiyle, ve fakat bu istek ve gayretlerine karsi dikilenlere küfür'ler ve hakâret'ler yagdirmasiyle doludur. “Yüce'ligini” ve “güçlülügü'nü” kabul etmeyenlere, buyruklarina karsi direnenlere, ve “elçi” olarak seçtigini söyledigi Muhammed'e bas egmeyenlere karsi Tanri'nin, hiçte kendisinden beklenmeyen bir dil ile konustugu, ve örnegin “yabani esek'ler”, “merkep'ler”, “susamis deve'ler”, “dilini sarkitip soluyan köpek'ler”, “geberesiciler”, “rezil'ler”, “sapik kisi'ler”, “beyinsiz'ler”, “kof kütük'ler”, “alçak zorba'lar”, “soysuz'lar”, “Kahrolasi'lar”, “yalancilar” vs... seklinde sözler sarfettigi görülür. Verilecek nice örnekten biri olarak Vâkia sûresi'ndeki su satirlari okuyalim: “Sonra siz ey sapiklar, yalancilar; elbette bir agaçtan, zakkum agacindan yiyeceksiniz... üstüne de kaynar sudan içeceksiniz; susamis develerin suya saldirisi gibi içeceksiniz; iste cezâ gününde onlara sunulacak ziyafet budur...” (K. 56, Vâkia sûresi, âyet 51-56). Burada geçen “susamis develer” deyimi Arapça aslindaki “hüyam illetine tutulmus deve” karsiligi olup, deve'nin hiç doymacasina su içmesini, yâni ne kadar içerse içsin suya kanmaz olusunu anlatmakta! Ve iste yukardaki âyet'le Tanri, “siz ey sapiklar, yalancilar” diye hitap ederken, hitap ettigi insanlara: “zakkum agacindan, kaynar sudan içeceksiniz, tipki hüyam illetine tutulmus ve su içmeye doyamayan develer gibi...” demektedir. Neden onlara böyle demektedir bilir misiniz? Sirf kendisini “Yaratan” olarak kabul etmiyorlar, ve daha dogrusu kendilerinin Tanri tarafindan yaratildiklarini kabul etmiyorlar diye! Nitekim âyet'in devami söyle: “... Sizi Biz yarattik, tasdik etmeniz gerekmez mi? Söyleyin öyleyse (rahimlere) döktügünüz meni nedir? Onu siz mi yaratiyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?” (K. Vâkia sûresi, âyet: 57-59). Görülüyor ki Tanri, kendisini “Yaratan” olarak kabul etmeyen, örnegin: “Evet bizi sen yarattin, sen yüce'sin” seklinde sükretmeyenlere karsi “susamis deve'ler” diye küfür ve hakâret etmekte! Pek güzel ama “Yüce” oldugu söylenen bir Tanri'nin kullanacagi dil midir bu? Öte yandan Kur'ân'in bu âyet'lerine bakarak, basta Charles Darvin olmak üzere, evrenin ve her seyin “Yaratilis” kurami'na göre degil fakat “Evrim” kurami'na göre olustugunu bilimsel yollarla ortaya vuran bilim adamlarini “susamis develer” olarak tanimlamamiz dogru olur mu?


Bir diger örnek olarak A'raf sûresi'nin 175-176 âyet'lerini okuyalim. Bu âyet'lerde Tanri'nin, Kur'ân'i yalanlayan bir kisi hakkinda “dilini sarkitip soluyan köpek” diye konustugu yazili; âyet'ler söyle: “Ey Muhammed! Onlara, seytanin pesine taktigi ve kendisine verdigimiz âyet'lerden siyrilarak azginlardan olan kisi'nin olayini anlat. Dileseydik onu âyet'lerimizle üstün kilardik; fakat o dünya'ya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da , kendi haline biraksan da, dilini sarkitip soluyan köpegin durumu gibidir. Iste âyet'lerimizi yalan sayan kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kissayi anlat, belki üzerinde düsünürler... “ (K. 7, A'râf 175-176)1. Bu âyet'lerin bir baska sekli söyle: “(Ey Muhammed!) Onlara o herifin kissasini da oku: ki ona âyetlerimizi sunmustuk da o, onlardan ayrildi çikti, derken onu Seytan arkasina takti da sapkinlardan oldu. Eger dilese idik biz, onu o âyetlerle yükseltirdik de lâkin o, yere (alçakliga) saplandi ve hevasinin ardina düstü, artik onun meseli o köpegin meseline benzer: üzerine varsan dilini salar solur, biraksan yine dilini salar solur; bu iste âyetlerimizi tekzib eden o kavmin meseli; kissayi kendilerine nakl eyle, gerektir ki bir düsünürler...” (K. A'raf, 175-176)2.


Görüldügü gibi Kur'ân'in bu âyet'lerine göre Tanri, kendi buyruklarina uymayan bir kisi'yi “seytan'in arkasina takilmis” ve “alçakliga saplanmis” olarak tanimliyor, ve ayrica da “dilini sarkitip soluyan bir köpegin” durumunda gösteriyor! Daha baska bir deyimle bu kisi'yi, köpegin en asagilik hali olan ve baska hayvanlarda bulunmayan soluyusuna benzeterek hakir kiliyor3. Hiç “Yüce” oldugu kabul edilen bir Tanri, bu sekilde konusur mu?


Yine ayni sekilde Bakara sûresi'nde Tanri'nin, Kible yönü'nün degisikligi konusunda kafa tutanlari “beyinsizlik'le” suçladigi yazili: “Insanlarin beyinsizleri: -Yöneldikleri kibleden onlari çeviren nedir?- diyecekler...” (K. Bakara 142).


Bir diger örnek, Kâlem sûresi'nde Tanri'nin, Kur'ân'i yalanlayan ve Kur'ân için “masal'dir” diyen bir kisi'yi “alçak zorba” ve “soysuz” olarak su sekilde küfürlere bogmasidir: “Ey Muhammed! Diliyle igneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden alçak zorba'ya, bütün bunlarin disinda bir de soysuzlukla damgalanmis kimseye... aldiris etmeyesin. Ayet'lerimiz ona okundugu zaman: -Öncekilerin masallari!- der. Onun havada olan burnunu yakinda yere sürtecegiz” (K. 68, Kâlem sûresi, âyet: 8-15).


Yine Kur'ân'da (Imrân sûresi'nde) Tanri'nin, inanmadan “inandik” deyip müslüman imis gibi görünenlere karsi “Kahrolun” (ölün) diye bedduâ'lar ettigi yazili: “... Onlar sizinle karsilastiklarinda: ‘Inandik' derler; kendi baslarina kaldiklarinda da, size olan kinlerinden dolayi parmaklarinin uçlarini isirirlar. (Ey Muhammed!) De ki: -Kininizden (kahrolun) ölün!-. Süphesiz Allah kalblerin içindekini hakkiyle bilmektedir” (K. Imrân sûresi, âyet 119).


Örnekleri çogaltmak kolay. Ancak ne var ki bu örnekleri okudukça, kendi kendimize sormaktan duramiyoruz: Acaba bu küfür'ler ve hakâret'ler, “Yüce” oldugu söylenen bir Tanri'nin agzindan çikmis olabilir mi? Hiç “Yüce” bir Tanri, kendi yarattigi insanlara “yüce'likle” bagdasmaz böyle bir dil ile hitap tenezzülünde bulunabilir mi? Bu tür soru'larin cevabini verebilmek için yukardaki âyet'lerin ne sebeble, ve vesileyle, ve kimlerle ilgili olarak Kur'ân'a girmis oldugunu incelemek gerekir. Bu is yapilacak olursa görülür ki söz konusu âyet'ler, ve bu âyet'lerde yer alan “küfür” niteligindeki sözcükler, Muhammed'in günlük siyâsetinin gereksinimlerinden dogma seylerdir. Bunun böyle oldugunu anlayabilmek için Kur'ân'in, A'raf sûresi'nde, “dilini sarkitip soluyan köpek” diye nitelendirilen kisiyle ilgili yukardaki âyet'ler örnegine göz atalim, ve âyet'leri tekrar okuyalim: “Ey Muhammed! Onlara, seytanin pesine taktigi ve kendisine verdigimiz âyet'lerden siyrilarak azginlardan olan kisi'nin olayini anlat. Dileseydik onu âyet'lerimizle üstün kilardik; fakat o dünya'ya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline biraksan da, dilini sarkitip soluyan köpegin durumu gibidir. Iste âyet'lerimizi yalan sayan kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kissayi anlat, belki üzerinde düsünürler... “ ( A'raf 175-176)


Hemen belirtelim ki bu âyet'lerde “azgin” ve “dilini sarkitip soluyan köpek” seklinde tanimlanan kisi'nin kim oldugu konusunda görüs ayriligi olmakla beraber4, genellikle bunun, Kureys esrafindan olup Muhammed ile rekabet halinde bulunan Ümeyye b. Ebi's-Salt5 oldugu, ve yukardaki âyet'lerin onunla ilgili olarak Kur'ân'a girdigi kabul edilir6. Söyleki:


Mekke'nin nufuzlu âilelerinden birine mensup bulunan Ümeyye, hem taninmis bir sair ve hem de semavî dinler hakkinda (yâni (Yahudi'lik ve Hiristiyan'lik konusunda) genis bilgisi olan bir kimseydi. Puta tapmayi red'etmis ve tipki Muhammed gibi kendisini “Ibrahim'in getirdigi din'e yönelik” bilmisti. Çogu Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Ümeyye, Arap'lar arasindan bir “peygamber” geleceginin Tevrat ve Incil'de yazili bulundugunu ve bu kisinin kendisi oldugunu öne sürerek “peygamberlik” hevesine kapilmis, ve bu yüzden Muhammed'i kiskanir olmustur7. Yine bu kaynaklarin bildirmesine göre Ümeyye, Mekke'li Kureysli'lere yakinlik göstermek ve örnegin Bedir savasinda ölen “müsrik”ler için mersiye yazmak gibi davranislariyle de Muhammed'e karsi düsmanlik göstermistir. Ve iste güyâ bu nedenlerle Tanri onun hakkinda “dilini sarkitip soluyan köpek” deyimini kullanarak yukardaki âyet'leri indirmistir.


Oysa Islâm kaynaklarinin bu iddiâlarini elestiri süzgecinden geçirecek olursak, durumun biraz farkli oldugu görürüz. Su bakimdan ki Ümeyye, önceleri Muhammed'e karsi degil fakat onun yaninda yer almis bir kimseydi. Fakat az geçmeden Muhammed'in, farkli inançta olanlara (örnegin müsrik'lere ya da Yahudi'lere) karsi asiri sert ve hosgörüsüz davrandigini söyliyerek farkli bir tutum takinmistir. Örnegin Bedir savasinda ölen Kureysli müsrik'lerden bir çogunun cesedlerinin Muhammed tarafindan pis bir kuyuya attirilmasini hos karsilamamis, ve kendi yakinlarinin da bulundugu bu ölüler için mersiye söylemistir. Bu mersiye'nin çok etkili olacagini düsündügü içindir ki Muhammed, bunun rivâyetini yasaklamistir8. Bütün bunlardan anlasilan sudur ki Ümeyye, gerek ünlü, etkili bir sâir olarak, gerek “peygamber'lik” iddiâsina sarilmis olarak, ve gerek Arap'lari pesinden sürükleyebilecek bir güç olarak Muhammed için ciddî bir rakip idi. Böyle bir rakibe karsi Tanri'nin mi yoksa Muhammed'in mi tepki gösterip yukardaki âyet'leri düzenleyeceginin (ya da Kur'ân'i hazirlayan'larin mi bu sözcükleri kullanmis olabileceklerinin) takdirini okuyucuya birakiriz.


Bir örnek daha vermek üzere Kur'ân'in Kâlem sûresi'nde geçen “alçak zorba” ve soysuzlukla damgalanmis” deyimlerinin kiminle ilgili oldugunu, ve bu âyet'lerin ne maksatla kondugunu arastiralim. Biraz önce belirttigimiz gibi âyet'ler söyle: “Ey Muhammed! Diliyle igneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden alçak zorba'ya, bütün bunlarin disinda bir de soysuzlukla damgalanmis kimseye, mal ve ogullari vardir diye aldiris etmeyesin. Ayet'lerimiz ona okundugu zaman: -Öncekilerin masallari!- der. Onun havada olan burnunu yakinda yere sürtecegiz” (K. 68, Kâlem sûresi, âyet: 8-15). Beyzavî ve Celâledin gibi en saglam kaynaklara göre bu âyet'leri Tanri, Muhammed'e düsmanlik besleyen Velîd b. Mugire (Mugiyra oglu Velîd) hakkinda indirmistir9. Hemen belirtelim ki Velîd b. Mugire, Kureys ileri gelenlerinden olup son derece varlikli ve ogul'lara sahip bir kimseydi10. Kureys'in en ünlü âilelerinden birinin reisi idi. Kâ'be'nin tamiri isinde rol oynamis olup halka karsi hakkaniyet ve adaletle davranmak nedeniyle ”Adl” diye anilir, sevilir ve sayilirdi. Çok varlikli oldugu için Ka'be örtüsünün her yil degistirilmesi masraflarini tek basina üstlenmisti. Muhammed ile de bir bakima akraba sayilirdi, çünkü kardesi Abû Umayya, Muhammed'in halasi ile evliydi. Fakat daha sonra Muhammed'le bozustu, çünkü onun peygamberligine inanmadi; ona kafa tuttu, ve onu yalanladi. Söylendigine göre, tipki diger Kureys'liler gibi, o da Muhammed'i “deli”, (“mecnûn”), ya da “sihirbaz” olarak tanimladi. Bütün bunlardan gayri bir de güyâ vahy'in kendisine degil fakat Muhammed'e gelmis olmasindan dolayi Muhammed'e karsi kiskançlik besler oldu: “Ben Kureys kabilesinin büyügü ve basi olarak bir kenarda kalayim da vahiy Muhammed'e gelsin?” 11 diyerek kiskançligini belli ederdi. “Kiskanan Velîd mi idi? yoksa Muhammed mi onu kiskanirdi?” seklindeki bir sorunun karsiligini vermek ayrica üzerinde durulabilecek bir husus. Bu hususta karar verebilmek için Velid'in, hem varlikli olmak, hem erkek çocuk sahibi bulunmak ve hem de halk tarafindan “âdil” ve “iyiliksever” bir kisi olarak bilinmek itibariyle o tarihlerde Mekke'liler indinde, Muhammed'ten çok daha fazla üne sahip oldugunu göz önünde tutmak gerekir. Bu yapilacak olursa Velîd'in Muhammed'i kiskandigi kadar Muhammed'in de Velîd'i kendisine tehlikeli bir rakip görmüs olabilecegi anlasilir. Fakat her ne olursa olsun Muhammed, Velîd'in bu tutum ve davranislari nedeniyle Tanri'dan yukardaki âyet'lerin indigini söylemis, böylece onu “...Diliyle igneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden alçak zorba'ya, bütün bunlarin disinda bir de soysuzlukla damgalanmis ....” kimse olarak tanimlamistir. Kur'ân'a koydugu bu âyet'lere göre Tanri, güyâ Velîd'e “bol varlik”, ve “ogul'lar” verdigini hatirlatmakta ve bu verdigi nîmetlere ragmen onun Muhammed'e karsi geldigini söyliyerek azarlamaktadir. Azarlarken de Muhammed'in “deli” olmayip aksine“en büyük bir ahlâk'a” sahip bulundugunu ve ona “kesintisiz ecir” verecegini bildirmekte, ve yeminler ederek söyle demektedir: “...Kalem ve onunla yazilanlara and olsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nîmetine ugramis bir kimsesin, deli degilsin. Dogrusu sana kesintisiz bir ecir vardir. Süphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir. Hanginizin aklindan zoru oldugunu yakinda sen de göreceksin, onlar da görecekler....” (K. 68 Kalem sûresi, âyet 1-6). Fakat yine Muhammed'in söylemesine göre anlasilan o ki Tanri, bunlari yeterli bulmadigi ve öfkesini yenemedigi içindir ki Velîd hakkinda “alçak zorba” ve “soysuzlukla damgalanmis kisi” seklinde konusmustur.


Pek güzel ama, kendi kul'larina “öfkenize hakim olun” seklinde buyrukta bulunan bir Tanri'nin, hiç bu söylediklerini unutarak öfkeye kapilip, “yüce'likle” bagdasmaz sözcükler kullanabilecegi düsünülebilir mi? Öte yandan bir de su var ki Kur'ân'da Tanri'nin, diledigi gibi insanlari dogru yola soktugu, ya da saptirdigi bildiriliyor. Örnegin En'âm sûresi'nde: “Allah kimi dogru yola koymak isterse, onun kalbini Islâmiyet'e açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar...” (K. 6, En'âm sûresi, âyet 125) diye yazili. Eger bu böyle ise, neden Tanri Velid'in kalbini Islâmiyet'e açip onu kazanacak yerde ona “alçak zorba” ya da “soysuz” desin? Su durumda bu tür konusmalarin Tanri'dan degil, fakat Velîd'i kendisi bakimindan bir tehlike olarak gören Muhammed'ten gelebilecegi, ya da Kur'ân'i derleyenler tarafindan düzenlenebilecegi düsünülemez mi? Ve su hâle göre Kur'ân'i “Tanri elçisinin sözleri” olarak kabul etme yoluna gidilemez mi?


*


Söylemeye gerek yoktur ki Kur'ân'daki dil, Arap insani'nin günlük konusma dilinden baska bir sey degildir. Nitekim Muhammed'in söylemesine göre Tanri, çesitli lehçe'de konusan Arap kavimlerinin anlayabilmeleri için Kur'ân'i yedi lehçe'de olmak üzere indirmistir. Arap'in günlük konusmasi ise küfür'lere, hakâret'lere ve andiçme'lere çok yer veren bir gelenege dayalidir. Ve iste muhtemelen bundan dolayidir ki Kur'ân, her hususta oldugu gibi bu husustada Arap'in konusma gelenegini yansitir sekilde derlenmistir. Fakat denilebilir ki seriât egitimi yolu ile bu gelenek, Arap olmayan toplumlarin insanlarina da geçmistir. Örnegin kendi yasamlarimiza göz atacak olursak bunun böyle oldugunu kolaylikla farkedebiliriz. Su bakimdan ki seriâtçi'lar, Islâmî buyruklara uymayanlara, ya da bu buyruklari elestirmege kalkisanlara karsi küfür ve hakâret yoluna basvurmadan konusmasini bilmezler. Içlerinde Basbakan'lik mevkiine yükselmis, ya da T.B.M. Meclisi'ne üye seçilmis, ya da benzeri görevlere getirilmis kisiler dahi kendilerini bu aliskanliktan kurtarabilmis degillerdir. Bunun en güzel örnegine, 1997 yilinda iktidara gelen Refah partisi mensublarinin tutum ve davranislariyle tanik olduk. Hasbel kader bu ülke'nin Basbakanlik koltuguna yerlesen R. P. liderinin agzindan, “Deli”, “Gavur gelini”, “Yahudi figüran”, “Fosil”, “Sinsi”, “Isterik” vs... seklindeki küfürler eksik olmadi! Bu ayni partinin bir baska üyesi'nin agzindan su inciler dökülüyordu: “Alçak”, “Pezevenk”, “Hain”, “Ermeni dölü”... Bir diger R. P. li milletvekilinin kullandigi nezih dil su idi: “Pust”. Bu “güzel“ sözcügü o, kendi selefi olan CHP'li birisi için su tümce'de kullanmaktaydi: “SSK'da ipler pustun elinde, benden önce bu yolsuzluklari yapan pustlardan niye bunu sormuyorsunuz?”. Bir diger “fazilet” örnegi seriâtçi milletvekilimizin seçtigi sözcükler de söyleydi: “sidikli”, “serefsiz”! Bu ayni kisi'nin, Atatürkçülügü savunan kadinlarimiza uygun buldugu sözcük ise “fahise” idi 12. T. B. M. Meclisi'nin bu seriâtçi üyelerinin agizlarindan dökülen sözcüklere tanik olanlarimiz, muhtemelen kendi kendilerine sormuslardir: Bu adamlar neden “küfür” ve “hakâret” ederek, konusmaktan kendilerini alamazlar? Tekrar belirtelimki ki bu küfürlü agiz sadece onlara özgü degildir; bu agiz seriâtçiligin simgesi gibi bir seydir. Evet neden seriâtçi agiz'lar küfretmeyi severler? Hemen yanitlayalim: onlarin bu sekilde küfür yolunu seçmeleri, bir yandan fikirsizlikten (yâni fikre fikir yolu ile karsilik verebilecek kültürden yoksun oluslarindan); diger yandan da, içinde yogurulduklari seriât egitimindendir. Bunun böyle oldugunu anlamak için Diyânet Isleri Baskanligi'nin yayinlarina söyle bir göz atmalisiniz. Yukarda bir kaç örnek olmak üzere belirttigimiz sözcüklerin hepsini, çok daha agir nitelikte olanlarla birlikte, orada bulacaksinizdir

1 Diyânet Isleri Baskanligi'nin halkimiza bellettigi âyet'ler böyle.

2 Elmalili H. Yazit'in çevirisi (Bkz. Cilt III, sh. 2320)

3 ibid.

4 Kimi yorumculara göre bu kisi, Benî Israil ulemasindan Bel'am ibni Ebr'dir ki Musa “peygamber” döneminde yasamistir; kimi yorumculara göre Ken'anî'lerden Bel'âm ibni Bâurâ adinda biri, kimi yorumculara göre Nu'man b. Seyfî er-Rahib, ve kimine göre de Arap'lardan Ümeyye b. Ebu's-Salt'dur.


5 Ümeyye ibn ebissalti Sekafî

6 Elmalili H. Yazit, age (Cilt III, sh. 2335)

7 Bu konuda bkz. Ali Abû'l Farac, Kitâb al-aganî, (Cilt III ve IV)

8 Bu hususlar için bk.z Ibn Hisâm, al-Sira. Ayrica, Nihad M. Çetin'in, Islâm Ansiklopedisi'nde Ümeyye ile ilgili yazisina bakiniz.

9 Her ne kadar bazi yorumcular bu âyet'lerin Süreyk ogullari ya da Abd-i Yegus ogullari ya da Ebû Cehil için indigini söylerlerse de yukarda açiklamamizdan da anlasilacagi gibi esas itibariyle Mugiyra oglu Velîd içinb kondugunun kabulu daha uygundur.

10 Arap'lar arasinda “itibar” ve “nufûz” saglayici seylerden biri, “ogul” sahibi olmakti.

11 Bu alinti için Neset Çagatay'in Islâm Ansiklopedisi'nde “Velid B. Mugire” basligi altinda yazdigii makaleye bakiniz.

12 Bu yukardaki hususlar için bkz. “Hürriyet gazetesi”, 4 Haziran 1997, sh. 5