B) Muhammed'in Günlük Siyasetinin ve kisisel gereksinim'lerinin Kitabi Olarak Kur'ân


Kur'ân'i inceledigimizde görüyoruz ki bu kitap dogrudan dogruya Muhammed'in yasamlarinin kendi agzindan çikmis, ya da kendisine yardimci olanlarin kaleminden yazilmis seklidir. Daha baska bir deyimle onun, bir bakima, yasam hikâyesini anlatan, onun ihtiyaçlarini karsilayan bir kitaptir. Bu kitap'ta onun yasantilarinin, kavgalarinin, savaslarinin, düsmanliklarinin, intikam almalarinin, ganimet paylasmalarinin, cinsel yasamlarinin, kiskançliklarinin, evliliklerinin ve övünmelerinin hikâyesini bulmak mümkündür. Bu hikâyeleri o, Arapça bilen herkesi teshir edici bir dil ile anlatmistir. Kur'ân'a koydugu âyetlerin her birini, genellikle kendi günlük siyâsetinin gereksinimlerine uygun düsecek tarzda ayarlamistir. Ayarlarken de, ister istemez kendi beserî duygularinin itisine saplanmistir. Bundan dolayi degil midir ki Ayse, cinsel'likle ilgili bir konuda Muhammed'e: "Sen ne zaman güzel bir kadin görmüs olsan, ona sahib olabilmek için, gökten hemen bir âyet iniverir" seklinde konusmustur; konusurken de kuskusuz, bu âyet'lerin Muhammed tarafindan düzenlendigini imâ etmek istemistir. Her ne kadar bu sözleriyle, sanki Muhammed'i sadece cinsellik konusundaki kurnazliklara yönelikmis gibi tanimlamakla beraber, asil maksadinin daha genis anlamli oldugu muhakkaktir. Çünkü Muhammed, sadece cinsel sorunlar bakimindan degil, günlük yasantilarinin her yönü itibariyle, örnegin en basit kisisel islerinde bile Kur'ân'a âyet'ler koymaktan geri kalmamistir (örnegin evinde iken rahatsiz edilmemekten tutunuzda, evlenirken mehir vermemeye varincaya kadar, kisisel tüm gereksinimleri için âyet koymustur). Daha baska bir deyimle Muhammed'in yasam hikâyesinin her yönünü Kur'ân'da bulmak mümkündür. Ilerdeki bölümlerde, daha dogrusu “Kur'ân'in Muhammed yararina içerdigi hükümler'den örnekler” baslikli kisimda, bunun bir çok örnekleri bulunmakla beraber, kisaca fikir edinmek üzere bir iki ilginç örnegi burada belirtmek yararli olacaktir.


Kendisini “peygamber” olarak ilân ettikten sonra Muhammed, çogu kisiler tarafindan “deli”, “mecnun” diye çagirilir olmustur. Onlar böyle dedikçe, o da onlara, Tanri'dan vahy geldi diyerek: “Muhammed deli degildir” seklinde âyet'ler koymustur (Örnegin K. A'raf, 184; Tekvîr 21-22; Mürselât 15, vs...). Gerçekten de Mekke'den Medîne'ye hicret ettigi tarihe kadar müslüman yapabildigi kimselerin sayisi pek az oldugu için (bu sayinin seksen ya da yüz oldugu söylenir) henüz gücsüz durumda sayilirdi. Bu nedenle kendisine karsi cephe alanlara karsi pek yapabilecegi bir sey yoktu. Sadece Tanri'dan geldigini söyledigi vahiylerle onlara karsilik verirdi. Örnegin ilk baslarda bir gün Safa tepesi'ne çikip avazi çiktigi kadar bagirarak Kuyreys'lilere çagirida bulunmus, Allah'in gazabindan sakinmalarini anlatmisti. Onun bu garip halini görenler: “Bu adam delirmis, sabaha kadar bagiracak” diye konusmaya baslayinca Muhammed, kendisinin “deli” olmadigina dâir Kur'ân'a su âyet'i koymustur: “Bunlar bir düsünmediler mi ki kendilerine söz söyliyen zatta (Muhammed'te) cinnet'ten bir eser yoktur; o ancak ilerdeki tehlükeyi açik bir surette haber veren bir nezîrdir (bir seyi haber vererek korkutandir, uyaricidir)(K. 7, A'raf sûresi, âyet 184). Yine bunun gibi kendisini “peygamber” olarak kabul etmeyen, ve “mecnûn'dur” diyenlere karsi, Tanri'dan vahiy geldi diyerek su âyet'i okur: “O orada sayilan, güvenilen (bir elçi)dir. Arkadasiniz (Muhammed) de mecnun degildir...” (K. 81, Tekvîr sûresi, âyet 21-22). Kendisini ve ahireti inkâr edenleri sindirmek için Tanri'nin söyle konustugunu söyler: “O gün (Peygamber'i ve ahireti) yalan sayanlarin vay haline” (K. 77, el-Mürselât, 15). Yine ayn sekilde Muhammed, Mekkeli'lerden bazilarinin kendisini “mecnun bir sair” olarak alaya almalari nedeniyle Saffat sûresine su âyet'i koyar: “Çünkü onlara: -'Allah'tan baska tanri yoktur-' denildigi zaman kibirle direnirlerdi. -'Mecnun bir sair için biz tanrilarimizi birakacak miyiz?-' derlerdi. Hayir o (Muhammed) gerçegi getirdi... Kuskusuz siz aci azabi tadacaksiniz“ (K. 37 Saffat sûresi, âyet 36-38).


Muhammed'i en fazla rahatsiz eden seylerden biri de, Kureys'lilerin kendisini Kur'ân'i uydurmakla, ya da ondan bundan ögrendigi seyleri Tanri'dan gelmis vahiy seklinde tanitmakla töhmetlendirmeleriydi. Söyle derlerdi: “Bu Kur'ân'i Muhammed'e bir insan yapiveriyor, o da ondan ögrendiklerini Allah kelami diye satmak istiyor”. Bunu söylerken düsündükleri su idi ki Muhammed, sik sik temas halinde bulundugu Yahudi ya da Hiristiyan kisilerden, Tevrat ve Incil hakkinda ögrendiklerini Tanri'dan vahiy geldi diyerek Kur'ân'a koymaktadir. Nitekim Mekke'de, kiliç yaparak hayatlarini kazanan Cebrâ ile Yesâra adlarinda iki Rum'un, sik sik Tevrat ve Incil'i okur olduklari ve Muhammed'in zaman zaman onlarin yanina gidip okuduklarini dinledigi söylenir. Bundan baska bir de su rivâyet var ki, aslen hiristiyan bir köle olarak Fars diyarindan Mekke'ye getirilen ve Muhammed'in esi Hatice tarafindan satin alinip Muhammed'e hediye edilen Selman-i Farisî (ki Tevrat'i ve Incil'i çok iyi bilenlerdendi) müslümanligi kabul ettigi için Muhammed tarafindan azad olunmus ve sonra evladlik edinilmisti. Ve iste Muhammed'in ondan ögrendiklerini, Tanri'dan gelmis vahiy'ler seklinde Kur'ân'a koydugu söylenirdi. Bu tür konusmalara karsi Muhammed, söz konusu kimselerin Arapça'ya yabanci bulunduklarini söyliyerek onlardan her hangi bir sey ögrenmis olamayacagini anlatmak maksadiyle Nahl sûresi'ne su âyet'i koymustur: “Andolsun ki: -'Muhammed'e elbette bir insan ögretiyor-' dediklerini biliyoruz. Kasd ettikleri kimsenin dili yabancidir, Kur'ân ise fasîh arabcadir” (K. 16, Nahl sûresi, âyet 103). Kur'ân'in, kendi uydurmasi olmayip Tanri'nin agzindan çikmis sözler oldugunu anlatmak için Nisâ sûresi'ne sunu koyar: “... Eger (Kur'ân), Allah'tan baskasi tarafindan gelmis olsaydi, onda bir çok tutarsizlik bulurlardi” (K. Nisâ sûresi, âyet 82).


Kur'ân'in Tanri'dan gelmeyip Muhammed'in sözleri oldugunu söyliyenler, bir de söyle derlerdi: “Tevrat tüm olarak indirildigine göre, Kur'ân'in da cümlesi birden indirilseydi ya!”. Bu tür konusmalari kendisi bakimindan tehlikeli buldugu için Muhammed, Furkân sûresi'ne koydugu bir âyet'le Tanri'nin su sekilde konustugunu bildirmistir: “... (Ey Muhammed!) Biz Kur'ân'i senin kalbine iyice yerlestirmek için böyle yaptik (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayirarak) okuduk” (K. 25, Furkân sûresi, âyet 32).


Yine bunun gibi kendisine inanmayanlar, Kur'ân'in “sihir” oldugunu söylerler, onunla alay ederlerdi. Onlarin bu sekilde konusmalarina karsi Muhammed, Tanri'ya sikâyet'te bulunurdu: “... Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'ân'i büsbütün terkettiler” derdi (K. Furkân, 30). Bu sikâyetine karsilik Tanri'nin söyle dedigini bildirirdi: “(Resûlüm!) Iste biz böylece her Peygamber için suçlulardan düsmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardimci olarak Rabbin yeter” (K. Furkân, 31). Yâni güyâ Tanri, inanmayanlari Muhammed'e düsman yapmistir, ve ondan sabretmesini istemektedir ve ona onlari kahretmek için yol gösterecek ve yardim edecektir!1. Pek güzel ama neden Tanri inanmayanlari Muhammed'e düsman yapsin? Ve sonra neden onlari kahretmesi için Muhammed'e yol gösterip yardim etsin? Böyle yapacak yerde onlarin gönüllerini açip müslüman yapsa olmaz miydi? Bir yandan: “Ben diledigimin gönlünü açar, onu müslüman yaparim, diledigimim gönlünü kapar kâfir yaparim” diye konusurken (örnegin En'âm 125), diger yandan kisileri kâfir yapip Muhammed'e düsman kilmanin âlemi var miydi? Yine tekrar edelim: Kur'ân'da hiçbir sey, hiç bir sorun ya da soru, akilci bir gerekçeyle çözüme baglanmis degildir. Her sey, akli dislar sekilde, ya da akla ters düser tarzda çözümlenmek istenmistir.

Bir baska örnek, Kur'ân'in Mâûn sûresi'nin ilk üç âyet'idir. Bu âyet'leri Muhammed, düsmanlik besledigi bazi kimseleri Tanri agziyle azarlamak maksadiyle koymustur. Ayet'ler söyle:"Ey Muhammed! Dîni yalan sayani gördün mü? Öksüzü kakistiran, yoksulu doyurmaya yanasmayan kimse iste o'dur" (K. 107 Mâûn 1-3). Burada geçen “dîni yalan sayan” deyimi, Muhammed'e karsi cephe alan kisiye yönelik bir suçlamadir ve “ceza” anlaminadir. Yâni Tanri, Muhammed'e inanmayan kisiye ihtarda bulunmakta, onu din düsmani olarak tanimlamaktadir. Ayet'de sözü edilen kimsenin Mugiyra oglu Velîd, ya da Ebû Süfyân ya da Vâil oglu As gibi Muhammed'in düsmanlik besledigi üç kisiden biri oldugu anlasilmaktadir 2. Sûre'nin geri kalan kismi diger sûre'lerde sayisiz kez tekrarlanan basit bir iki hususu kapsar ki “namaz” ve “zekat” sorunlariyle ile ilgilidir.


Yine ayni sekilde Muhammed, Kureys esrafi'ndan kendisine boyun egmeyen bazi önemli kisileri suçlu durumda göstermek üzere Beled sûresi'ne su âyet'leri koyar: “... Insanoglu, kendisine kimsenin güç yetiremeyecegini mi saniyor? -'Yigin yigin mal tüketmisimdir-' diyor. O, kimsenin kendisini görmedigini mi zannediyor? Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz ona egri ve dogru yolu da göstermedik mi? Ama o zor geçidi asmaya girisemedi. O zor geçidin ne oldugunu sen bilir misin?...” (K. 90 Beled sûresi, âyet: 5- 12). Her ne kadar burada “Insanoglu” deyimi geçiyorsa da bunun, Muhammed'e karsi muhalefet eden Velid Ibn Mugire oldugu söylenir. Bazi yorumcular da onunla birlikte Ebül'esed Üseyd ibni Keledetel Cümeh, ya da Amr ibni Abdived, ya da Ebû Cehl ibni Hisâm , vs... gibi kimselerin söz konusu edildigini belirtirler3. Rivâyete göre bu kisiler, “yigin yigin mal sarfettiklerini” öne sürerek Müslümanlara karsi azamet satarlarmis, gösteris içiun mal telef etmekle gurur duyarlarmis, ve bu sarfettikleri seyleri Muhammed'e düsmanlik olsun diye yaparlarmis. Ve iste Tanri, onlarin bütün bu yaptiklarini görerek yukardaki sekilde konusmusmus!


Güçsüz durumdan güçlü duruma geçtikten sonra Muhammed, kendi kisisel gereksinimlerini karsilar nitelikte olmak üzere Kur'ân'a daha da fazla âyet'ler koyar olmustur. Daha önce de degindigimiz gibi, Medîne'ye hicretten sonra, saldiri ve ganimet siyâseti sayesinde taraftarlarinin sayisi artmis, ve her gün biraz daha güçlenmistir. Güçlendikçe, kendisine bas egmeyenlere karsi sert ve siddet dolu bir siyâset izleme baslar. Ayni zamanda Tanri'nin kendisine bir takim ayricaliklar (imtiyazlar) tanidigini söyliyerek Kur'ân'a âyet'ler koyar. Bunlar genellikle kendi kisisel tutum ve davranislariyle, ve günlük yasantilariyle ilgili seylerdir. Örnegin Arap gelenekleri arasinda “misafirperver” görünmek önemli sayildigi için, ilk baslarda evi'nin herkese açik oldugunu ilân etmisti. Ve kisileri sik sik evine yemege dâvet ederdi. Fakat zamanla dâvetsiz olarak gelmege baslamalarindan, ya da evine dâvet ettigi kimselerin, yemekten sonra sohbete dalip fazlaca kalmalarindan rahatsiz olmaga baslar. Bu hâl onu, özellikle Zeyneb'le evlendigi günün gecesinde bir çözüm bulmaga sürüklemistir. Söylendigine göre Zeyneb'le evlendiginde büyük bir dügün yapar; dügün gecesi herkes yer içer ve sohbet eder. Ancak ne var ki bazi kimseler sohbete dalarak gecenin geç vakitlerine kadar kalirlar. Onlar çekilip gitmedikleri için Muhammed gerdege giremez. Bu durum onu fazlasiyle rahatsiz eder. Ancak bu gelenege son verecek olursa taraftarlarini gücendirebilecegini düsündügu için bu isi Tanri'dan geldigini söyledigi vahiy yolu ile yapar ve Kur'ân'a su âyet'i koyar: “Ey iman edenler! Siz zamanini gözetmeksizin, bir yemege davet edilmedikçe Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak dâvet edildiginiz vakit girin. Yemegi yediginizde hemen dagilin, sohbete dalmayin. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadir. Ama Allah, hakki söylemekten çekinmez...” (K. Ahzâb sûresi, âyet 53)4.


Evlilikleriyle ilgili olarak Kur'ân'da yer alan âyet'ler de bu dogrultudadir. Bunlardan biri dört'ten fazla kadin almak konusundadir Kur'ân'a, Nisâ sûresi'ne koydugu bir âyet'le, Müslüman erkeklerin dört kadindan fazlasiyle evlenmelerini yasaklamis iken (K. Nisâ 3), kendisini bu sinirlamayla bagli kalmamak üzere Ahzâb sûresi'ne âyet'ler koymustur. Bu âyet'lere göre, Tanri'nin “ganimet olarak” verdigi kadinlar ve elinin altinda bulunan cariyeler kendisine helâl kilinmis olmaktadir (K. Ahzâb sûresi, âyet 50). Nitekim ayni zamanda evli bulundugu karilarinin sayisinin dokuz ya da on bir oldugu anlasilmaktadir. Fakat bir de ayrica sirf kendisine “mahsus” olmak üzere bir âyet koymustur ki o da mehir vermeden evlenebilme imtiyazidir. Baskalarina, az da olsa mehir verme zorunlugunu yükledigi halde kendisini, Tanri'ndan geldigini soyledigi vahiy'le, bu zorunluktan uzak kilmistir. Güyâ Tanri bu imtiyazi Muhammed'ten baska hiç kimselere tanimamis ve söyle demistir: “... Bir de kendisiyle evlenmek istedigi takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadini, diger müminlere degil, sirf sana mahsus olmak üzere (helâl kildik)...” (K. Ahzâb sûresi, âyet 50). Fakat bunun disinda kendisi için önemli bir imtiyaz daha öngörmüstür ki o da karilarini diledigi gibi ziyâret etmek, yâni sira gözetmeden diledigini geriye birakip diledigini öne almak (oysa müslüman kisiler, sira esasina göre karilariyle cinsî münasebette bulunmak zorundalar), ya da diledigi gibi bosamak, ve bosadiklarini tekrar geri alabilmek gibi hak'lardir (K. Ahzâb sûresi, âyet 51). Söylemeye gerek yoktur ki bosama tehdidiyle karsi karsi bulunan bir kadin, kocasi'na körü körüne bas egmek zorunlugunu hisseder. Fakat hiç degilse, kocasi tarafindan bos edildigi (ya da kocasini su veya bu sekilde kaybettigi) takdirde, bir baska erkekle evlenme umudunu besler. Ve iste Muhammed, kendi karilarinin böyle bir umuda kapilmalarini önlemek için, bosadigi kadinlarin baska erkeklerle evlenememeleri için Kur'ân'a su âyet'i koymustur: “Ey iman edenler!... Sizin Allah'in Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanimlarini nikâhlamaniz asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katinda büyük (bir günah)tir” (K. Ahzâb, 53).


Kendi eslerinin baskaca hiç bir erkekle yüz yüze görüsememeleri için tedbir almayi da unutmamistir. Evine dâvet ettigi kimselere su zorunlugu yüklemisti ki, eger kadinlarindan bir sey sormak isteyecek olurlarsa bunu perde arkasindan yapsinlar. Bu maksatla koydugu âyet söyle: “Ey iman edenler!...Peygamber hanimlarindan bir sey istediginiz zaman perde arkasindan isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onlarin kalpleri için daha temiz bir davranistir...” (K. Ahzâb, 53).


Öte yandan Muhammed, fazla sayida kadinla evli olmak yüzünden çevresindekiler tarafindan sik sik elestirilirdi. Elestirenlere karsi da yine Tanri'dan geldigini söyledigi âyet'lerle karsilik verirdi. Su örnek bunun ilginç örneklerinden biridir: Medîne'ye hicret'den önce Muhammed, esi Hatice'nin ölümü üzerine Ayse ve Sevde adinda, biri çok genç bir kiz (alti yasindaki Ayse) ve digeri kirk yaslarinda bir dul (Sevde) ile evlenir. Medîne'ye hicret'ten sonra eslerinin ve cariyeleri'nin sayisini arttirir. O kadar ki, ayni zamanda onbir kadinla bereber yasadigi olur. Bu durum çevrede bir takim dedikoduya yol açar, ve kimi kisiler Muhammed'in sehvet gailesine kapildigini öne sürerler. Bunlar genellikle müsrik'ler (putatapan Arap'lar), Yahudi'ler ve Hiristiyan'lardir. Özellikle Hiristiyan'lar, Isa örnegine sarilarak peygamber diye görevlendirilen kimselerin kadinlarla mesgul olmamalari gerektigini söylerler. Onlarin bu sekildeki konusmalarindan huzursuz kalan Muhammed, Tanri'nin yeminler ederek su âyet'i gönderdigini söyler: “(Ey Muhammed!) Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da esler ve çocuklar verdik...” (K. 13, Ra'd sûresi âyet 38). Bu âyet'le sunu anlatmak ister ki, geçmisteki peygamber'lerden bir çogu, örnegin Ibrahim, Musa, Davud, Süleyman, vs... pek çok sayida kadinla edinmislerdir, ve hattâ bunlardan bazilari (Davud ve Süleyman gibi) yüzlerce kadinla evlenmislerdir.


Muhammed'in, Zeyneb b. Cahs'la evlenmesiyle ilgili olarak Kur'ân'da yer alan âyet'ler de, kisisel gereksinimler dogrultusunda seylerdir. Ahzab sûresi'nin bir çok âyet'leri (örnegin Ahzab 36-40), Hicret'in 5ci yilinda Muhammed'in, Zeyneb b. Cahs ile evlenmesi olayini kapsar. Bu olayi inceleyenler, Kur'ân'daki bu âyet'lerin, esas itibariyle Muhammed'in yararina olmak üzere ayarlanmis oldugunu farketmekte zorluk çekmezler5. Gerçekten de bu âyet'lere göre olay'in özeti su: Zeyneb b. Cahs, Muhammed tarafindan vaktiyle evlad edinilmis olan Zeyd'in karisidir. Fakat günlerden bir gün Muhammed Zeyneb'e asik olur. Ancak etraftan çekindigi için duygularini gizli tutmaga çalisir. Su bakimdan ki Arap geleneklerine göre evlad edinen kimse için, evladliginin karisi ile evlenmek haramdir. Fakat Tanri Muhammed'in gönlünde yatan gizli seyi bilmektedir. Durumu anlayan Zeyd karisini bosamak ister, fakat Muhammed “Esini yaninda tut” der. Buna ragmen Zeyd esini bosar ve Muhammed Zeyneb'le evlenir. Güyâ Zeyneb'i Muhammed'e kari olarak veren bizzat Tanri'dir. Çünkü Tanri, Muhammed'i Zeyneb ile evlendirmek sûretiyle, evlât edinmis kimselerin, kendi evlâtliklarinin karilariyle evlenemeyeceklerine dair olan gelenegi ortadan kaldirmak istemistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için Muhamme'din Kur'ân'a koydugu âyet aynen söyle: “(Ey Muhammed!) Hani Allah'in nimet verdigi, senin de kendisine iyilik ettigin kimseye (Zeyd'e): -'Esini yaninda tut, Allah'tan kork!-' diyordun. Allah'in açiga vuracagi seyi, insanlardan cekinerek içinde gizliyordun. Oysa asil korkmana lâyik olan Allah'tir. Zeyd o kadindan ilisigini kesince biz onu sana nikâhladik ki evlâtliklari, karilariyle iliskilerini kestiklerinde (o kadinlarla evlenmek isterlerse) mü'minlere bir güçlük olmasin. Allah'in emri yerine getirilmistir” (K. 33, Ahzhab sûresi, âyet 37). Söylemeye gerek yok ki olay, her seye ragmen çevrede tepki yaratir, ve Muhammed aleyhinde konusanlar, onun haram bir is yapmis oldugunu yayanlar olur. Bunun üzerine Muhammed, suçsuz oldugunu ve çünkü Zeyneb'in Tanri tarafindan kendisine verildigini anlatmak, maksadiyle Kur'ân'a su âyet'i koyar: “Allah'in kendisine (Muhammed'e) helâl kildigi seyde Peygamber'e herhangi bir vebâl yoktur. Önce gelip geçenler arasinda da Allah'in âdeti böyle idi. Allah'in emri mutlaka yerine gelecek, yazilmis bir kaderdir” (K. Ahzâb sûresi, âyet 38). Konuyu diger bir çok yayinlarimizda isledigimiz için, burada fazla durmayacagiz6. Sadece sunu belirtmekle yetinelim ki “Yüce” oldugu kabul edilen bir Tanri'nin, evlât edinenlerin, kendi evlâtliklarinin karilariyle evlenebilmelerini saglamak maksadiyle Muhammed'i Zeyneb'le evlendirip Zeyd'in yuvasini yikabilecegini düsünmek güçtür7.


Yine bunun gibi, Tahrîm sûresi'nde Tanri'nin: “Ey Muhammed! Eslerinin rizasini gözeterek, Allah'in sana helâl kildigi seyi niçin kendine yasak ediyorsun?...” diye baslayan ve Ayse ile Hafsa'ya hitaben: “Eger ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz (yerinde olur)...” seklindeki konusmasini yansitan âyet'ler vardir ki, Muhammed'in kisisel gereksinimlerinin Kur'ân âyet'leriyle karsilanmis oldugunun ilginç örneklerinden bir digeridir. Kimi yorumculara göre bu âyet'ler Muhammed'in, bir gün Mariya adindaki cariyesi ile Hafsa'nin odasinda cinsî münasebette bulunurken Hafsa tarafindan basilmasi olayi vesilesiyle inmistir. Kimi yorumculara göre ise “bal serbeti” diye bilinen bir olayla ilgilidir. Diger yayinlarimizda, özellikle “Seriât ve Kadin” adli kitabimizda bu konuya yer verdigimiz için burada kisa bir özetleme ile yetinecegiz.


En saglam kaynaklarin bildirmesine göre bir gün Muhammed, ziyâret etmek üzere Hafsa'nin odasina gider; fakat Hafsa disariya çikmistir. Tam bu sirada câriyesi Mariya oradan geçmektedir. Hemen onu Hafsa'nin odasina alarak cinsî münasebette bulunur. Fakat hiç beklenmedik bir anda Hafsa çika gelir. Kadincagiz kendi odasinda ve kendi yataginda olan bitenleri görmekle, kuskusuz ki sasirir ve üzülür. Bu hal Muhammed'i güç durumda kilar. Olayin diger esleri (ve hele çok sevdigi Ayse) tarafindan duyulmasini önlemek maksadiyle Hafsa'ya tenbihatta bulunur, ve eger bunu bir sir olarak gizli tutacak olursa Mariya ile bir daha yatmayacagina dâir yeminler eder. Fakat Hafsa, her ne kadar söz vermis olmakla beraber, sözünü tutmayip gördüklerini Ayse'ye söyler; Ayse de duyduklarini Muhammed'in diger eslerine nakleder. Bu yüzden Muhammed'in esleri mirildanip söylenmege baslarlar. Durumu anlayan Muhammed Hafsa'yi karsisina alarak neden dolayi sirri baskalarina açikladigini sorar. Hafsa sasirip, bunu nereden anladigini Muhammed'e sorunca, Muhammedv her seyi Tanri'dan ögrendigi, ve çünkü Tanri'nin her gizli seyi kendisine haber verdigini söyler. Ve olan bitenleri Kur'ân'a söylece geçirir: "Peygamber, eslerinden birine gizlice bir söz söylemisti; o bunu peygamberin diger bir esine haber verince Allah'da peygamber'e durumu bildirmis, o da bir kisminin yüzüne vurmus, bir kisminin da yüzüne vurmaktan geri durmustu. Esine gizlice söyledigi seyi baskasina nakletmis oldugunu bildirince, esi: - Bunu sana kim haber verdi- demis, o da: -Bana her seyi Bilen... Allah haber verdi- demistir" (K. 66 Tahrîm 3). Bunun üzerine Muhammed, diger eslerine darilir, ve bir ay boyunca yanlarina girmemege karar verir. Ancak ne var ki onlarla bulusamadigi, ve Mariya ile de yatmayacagina dair yeminler etmis bulundugu için, cinsel ihtiyacini giderememek gibi güç bir durumda kalir. Yapmis oldugu yemin'den kurtulmus olsa mesele kalmayacaktir. Ve iste yemininden kurtulabilmek üzere Kur'ân'a su âyet'i koyar: "Allah süphesiz size yeminlerinizi kefâretle geri almanizi mesrû kilmistir" (K. 66 Tahrîm 2). Yâni Tanri ona, yeminden geri dönmenin çözümünü saglamistir. Fakat Mariya ile yatabilmek isini biraz daha kolaylastirmak maksadiyle sunu ekler:"Ey peygamber... Allah'in sana helâl kildigi seyi niçin kendine yasak ediyorsun?" (K. 66 Tahrîm 1). Böylece Tanri'nin helâl kildigi bir seyi, kendisine haram kilma yetkisine sahip bulunmadigini anlatmis olur. Ve bu âyet'i koyduktan sonra Mariya ile bulusmaya baslar. Ancak ne var ki az geçmeden diger eslerini, ve özellikle Ayse'yi fevkalade özlemege baslar. Onlarla tekrar bir araya gelebilmek için, Ayse ile Hafsa'nin tevbe etmeleri ve eslerinin kendi aleyhinde bulunmamalari gerektigine dâir Tanri'dan vahy geldi diyerek, Kur'ân'a su âyet'i koyar:"Ey peygamber esleri! Eger ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, kaymis olan kalbleriniz düzelmis olur. Eger esinizin aleyhinde yardimlasarak bir sey yapmaga kalkisirsaniz, bilinizki Allah onun dostudur; bundan baska Cebrâil, iyi mü'minler ve melekler de (onun) yardimcisidir" (K. 66 Tahrîm 4). Dikkat edilecegi gibi bu âyet'te Tanri: “Ey peygamber esleri! Eger ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, kaymis olan kalbleriniz düzelmis olur....” seklinde konusmaktadir. Burada geçen “... ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz” sözleri, dogrudan dogruya Ayse ile Hafsa'ya atiftir. Tanri onlara, eger tevbe edecek olurlarsa, sir'ri ifsa etmek ve olay'in diger esler tarafindan ögrenilmesine sebebiyet vermek yüzünden isledikleri günahtan kurtulacaklarini bildirmekte, ve ayni zamanda diger esleri hizaya getirmektedir. Getirirken de Muhammed'in dostu oldugunu bildirmektedir; bu demektir ki eger onlar Muhammed'e karsi huysuzluk etmekte devam edecek olurlarsa baslarina dert gelebilecektir.


Fakat Muhammed, Tanri'nin bu tehdidini biraz daha etkili kilmak üzere bir âyet daha ekler ki, o da kadinlari bosadigi takdirde Tanri'nin kendisine, onlardan daha iyi, daha güzel olan kadinlar vereceginine dâir olan su sözlerdir:"Ey Peygamber esleri! Eger o sizi bosarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi olan, dul, bâkire esler verebilir" (K. 66 Tahrîm 5). Bütün bu âyet'ler kisa zamanda Muhammed lehine sonuç yaratmistir, çünkü eslerinden her biri, Tanri'nin bu sekilde "konusmasindan" ürkmüs olarak ona karsi biraz daha itaatkar davranmayi seçmislerdir.


Kur'ân yorumculari arasinda, Tahrîm sûresi'nin yukardaki âyet'lerinin, baska bir olayla (daha dogrusu "Bal serbeti olayi” diye bilinen olayla) ilgili olarak indigini söyliyenler de vardir, ki o da söyle: Güyâ Muhammed, eslerinden Zeyneb b. Cahs ile bulusmak üzere odasina gittigi günlerden birinde bal serbeti içer ve bu yüzden onun odasinda fazlaca kalir. Bunu farkeden Ayse kiskanir ve Hafsa ile görüsür. Iki kadin Muhammed'e bir oyun oynamayi kararlastirirlar. Kararlastirilan oyuna göre Muhammed kendilerini ziyârete geldiginde ona: "Yâ Resûlullah! Agzinizdan arkat agacinin kokusu geliyor" diyerek onu huzursuz kilacaklardir. Çünkü Muhammed bu kokuyu sevmezmis. Iste önce Hafsa bu sekilde konusunca Muhammed kendisine, bir daha bal serbeti içmeyecegine dâir yemin eder ve olayi gizli tutmasini ister. Fakat Hafsa olan bitenleri Ayse'ye, ve Ayse'de diger eslere anlatinca Muhammed küplere biner ve yukardaki âyet'leri Kur'ân'a yerlestirir8.


Yine bunun gibi Ahzab sûresi'nin 51ci âyet'inde Tanri'nin Muhammed'e hitaben: “Onlardan (yâni kadinlarindan) diledigini geriye birakir, diledigini yanina alirsin...” (K. Ahzab 51) diye yazili. Bu hüküm Muhammed'e, hareminde bulundurdugu kadinlarinin ziyâret sirasini, diledigi gibi degistirme olasiligini vermistir. Oysa daha önceleri uyguladigi usûle göre, kadinlariyla yatmak hususunda koydugu sirayi bozabilmek için, örnegin falanca esi'nin “nöbetini” (nevbetini) filanca esinin nöbetiyle degistirebilmek için onlardan “muvafakat” isterdi9. Ve iste böyle bir zorunluktan kurtulabilmek için Ahzab sûresi'nin yukardaki âyeti'ni koymustur.


Ister Mariya/Hafsa olayi ile, ya da isterse bal serbeti olayi ile indigi kabul edilsin, söylemeye gerek yoktur Tahrîm sûresi'nin yukardaki âyet'leri, Muhammed'in kisisel çikarlarini ve gereksinimlerini karsilama amacina dayalidir.

Muhammed'i en ziyâde huzursuz kilan seylerden biri de kisilerin onun aleyhinde konusur olmalariydi. Bundan asla hoslanmadigi için, Kur'ân'a bununla ilgili âyet'ler koymaktan geri kalmamistir. Verilebilecek örnekler yine pek çok. Bir ikisiyle yetinelim.


Kur'ân'in Kevser sûresi'nde söyle yazili: “(Ey Muhammed!) Kuskusuz biz sana Kevseri verdik. Simdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asil sonu kesik olan, süphesiz sana hinç besleyendir” (K. 108, Kevser sûresi, âyet 1-3). Bu âyet'i Muhammed, bazi kisilerin kendisi hakkinda: “O bir Ebter'dir” seklinde konusarak hakâret etmeleri nedeniyle Kur'ân'a koymustur. Çünkü Arap'lar arasinda “Ebter” sözcügü, erkek çocugu olmayan, yâni “nesli kesik” olanlar için kullanilan bir sözcüktür, ki bir bakima hakâret anlamina gelir. Muhammed'in, ilk karisi Hatice'den dört kizi, ve iki (ya da dört) erkek çocugu olmus ve fakat erkek çocuklarin hepsi, çok küçük yaslarda ölmüslerdi. Daha sonra Mariya adindaki cariyesinden Ibrahim adindaki oglu dogmus fakat o da az geçmeden hastalanarak ölmüs idi. Bir türlü erkek çocuk sahibi olamadigi için Muhammed, Tanri'ya çok yalvarida bulunmus, fakat yalvarisi karsiliksiz kalmisti. Ve iste bu üzüntü içerisindeyken bir de El-As b. Vail gibi muhaliflerin kendisi hakkinda: “(Muhammed) nesli kesik, oglu olmayan bir adamdir. Ölse adi sani anilmayacak...” seklindeki alaylarina muhatap olmak yüzünden, yukardaki âyet'i koyarak Tanri'nin kendisine “Kevser”i, en büyük bir nîmet olmak üzere verecegini söylemistir. Kimi yorumculara göre “Kevser”, Cennet'te, bütün irmaklarin kaynagi olan ve iki yaninda inci'den kaplar bulunan bir nehirdir. Fakat bunun, Cennet'e girmeden önce içinden su içilecek bir havuz, ya da “kesiklige ugramayan soy, sop” demek oldugunu söyliyenler de vardir. Fakat her ne olursa olsun, âyet'e göre Tanri Muhammed'e böylesine emsalsiz bir nîmet verdigini bildirmektedir10. Bildirirken de, Muhammed'e “ebter” diyenlerin hakkindan gelecegini anlatmak üzere “... Asil sonu kesik olan, süphesiz sana hinç besleyendir” seklinde konusmaktadir.


Simdi sormak gerekir: Neden Tanri Muhammed'e, hem onu mutlu kilmak ve hem de neslini sürdürme olasiligini saglamak üzere oglan çocuk vermez de “Kevser”i verir, ve yukardaki sekilde konusur? Söylemeye gerek yoktur ki konusan Muhammed'tir. Bütün arzusuna ragmen erkek çocuk edinemedigi için, yukardaki çözüm seklini seçmistir. Bunun böyle oldugunu Kur'ân'daki: “... andolsun ki (Kur'ân), onurlu olan bir elçinin sözüdür...” (K. Hakke sûresi, âyet 40) seklindeki âyet'den çikarmak kolaydir.


Muhammed'i huzursuz kilan seylerden biri de kisilerin kendi hakkinda gizli konusmalariydi. Bu nedenle Tanri'nin kendisine gizli olan her seyi haber verdigini söylerdi. Bunu kanitlamak için Kur'ân'a koydugu âyet'le pek çok; bunlardan biri Tahrîm sûresi'nin su âyeti: “Peygamber, eslerinden birine gizlice bir söz söylemisti. Fakat esi, o sözü baskalarina haber verip Allah da bunu Peygamber'e açiklayinca, Peygamber bir kismini bildirmis bir kismindan da vazgeçmisti. Peygamber bunu ona haber verince esi: -Bunu sana kim bildirdi?- dedi. Peygamber: -'Bilen her seyden haberdar olan Allah bana haber verdi'- dedi” (K. Tahrîm sûresi, âyet 3). Görülüyor ki burada Muhammed, es'lerinden birine gizli bir sey söylüyor, o da bu gizli seyi baskalarina açikliyor, ve Tanri bunu Muhammed'e haber veriyor! Bir rivâyet'e göre âyet'de sözü edilen “es”, Muhammed'in Hafsa adindaki esi'dir, ve söz konusu olan olay da onunla ilgilidir. Islâm kaynaklarina dayali olarak olay'i, daha önce, baska bir vesileyle belirtmistik. Kisaca hatirlatalim: Hafsa'nin odasinda bulunmadigi günlerden birinde Muhammed, Mariya adindaki cariyesiyle cinsî münasebette bulunur. Fakat tam o sirada Hafsa çika gelir ve kendi odasinda ve kendi gününde Muhammed'in böyle bir is yapmis olmasini kendisine bir tahkir sayar ve gücenir. Hem onun gönlünü almak ve hem de olay'in diger esler tarafindan duyulmamasini saglamak maksadiyle Muhammed, bir daha Mariya ile yatmayacagina dâir yemin eder ve Hafsa'ya: “Bunu kimseye söyleme” diye tenbihte bulunur. Fakat Hafsa dilini tutamaz ve olan bitenleri Ayse'ye söyler; o da duyduklarini diger eslere nakleder. Eslerinin kendisine karsi buruk davranmalarindan dolayi Muhammed, Hafsa'ya söylemis oldugu seyin gizli tutulmadigini anlar ve Hafsa'yi azarlar. O da: “Bunu sana kim bildirdi?” diye sorunca Muhammed: “Bilen her seyden haberdar olan Allah bana haber verdi” der. Bir baska rivâyet'e göre âyet, “Bal serbeti olayi” diye bilinen olay vesilesiyle inmistir. Kisaca söyle: Nöbet sirasina göre eslerini ziyâret ederken Muhammed, bazan bir esinin (özellikle Zeyneb bint Cahs'in) yaninda fazlaca kalirmis. Bunun haksizlik oldugunu düsünen Ayse ile Hafsa, aralarinda anlasip Muhammed'e bir oyun oynamak isterler. Tertipledikleri plana göre eslerden her biri, Muhammed'in ziyâreti sirasinda: “Megafir mi yediniz; sizde bir megafir kokusu duyuyorum” diyerek Muhammed'i mahcup durumda birakacaktir. “Megafir” denen sey, Muhammed'in hoslanmadigi bir tür zamk imis. Bal yapan arilar bunu yermis. Ve iste plan geregince Hafsa, kendi nöbetinde Muhammed'le yataga girdiginde: “Sizde megafir kokusu duyuyorum” der. Muhqammed'de kendisine Zeyneb'in odasinda iken bal serbeti içtigini, ve bali yapan ari'alrin muhtemelen megafir yaladiklarini söyler ve bir daha bal serbeti içmeyecegine dâir yeminler eder; ayrica da bunu bir sir olarak saklamasini Hafsa'dan ister. Fakat diger eslerini ziyâret ettiginde onlardan da ayni sözü isitince Hafsa'nin gevezelik edip sirri digerlerine yaydigini anlar. Ve Hafsa'ya, neden dolayi sirri yaydigini sordugunda Hafsa ona bunu nereden ögrendigini sorar, o da “Bilen her seyden haberdar olan Allah bana haber verdi” diyerek Tahrîm sûresi'nin yukardaki âyet'ini okur11.


Kendisiyle alay edenleri Kur'ân'a koydugu âyet'lerle susturma siyâseti konusunda verilebilecek bir diger örnek Tebûk seferiyle ilgili olarak söyle: Hicret'in dokuzuncu yilinda Muhammed, Sam yönünde ve Arabistan'in Kuzey'inde, Bizans Imparatorlugu'nun topraklarinin basladigi yere yakin bulunan Tebûk'e karsi hazirladigi sefere çikar. Çok sicak bir mevsimde, ve çok tethlikeli bir düsmana karsi giristigi bu sefere katilmak istemeyenler çoktur. Katilanlardan bir çogu da isteksizdir. Nitekim Tebûk'e giderken ordu'nun ön saflarinda yer alan “münafik”lardan bir süvari bölügüne mensup kisiler, kendi aralarinda Muhammed aleyhinde konusmakta, ve: “Su adama bakin! Sam'in kal'alerini ve kösklerini fethetmek istiyor; o nerde Sam saraylarini fethetmek nerde!” diyerek onu alay almaktadirlar12. Bunu ögrenen Muhammed, Tanri'in kendisine her gizli olan seyi bildirdigini söyliyerek Kur'ân'a su âyet'leri koyar: “Munafiklar, bütün kalplerindekini kendilerine haber verecek bir Sûre'nin tepelerine inmesinden çekinirler. (Ey Muhammed!) de ki: -'Eglenin bakalim, çünkü Allah o sizin çekindiklerinizi meydana çikaracak. Sayed kendilerine sorsan: -Biz sirf lâfa dalmis sakalasiyorduk-' derler. De ki: -'Siz, Allah ile, âyetleriyle, Peygamberiyle mi egleniyordunuz? Beyhude (Bosuna özür dilemeyin); iyman ettiginizi söyledikten sonra küfrünüzü açiga vurdunuz; içinizden bir kismini afvedersek bir kismini cürümlerinde israr ettiklerinden dolayi azabimiza ugratacagiz...” (K. Tevbe sûresi, âyet: 64-66). Böylece kendisini, Tanri sayesinde her gizli seyi, her gizli konusmayi bilirmis gibi göstermek sûretiyle, bu tür sorunlarina çözüm saglamak istemistir.


Yine bunun gibi bir defasinda halktan kisilerin (münafik'larin), kendisi için “üzün” dediklerini isitir. Bu sözcük Arapca'da “her söylenene inanip kanan sade dil kimse” anlamina gelmektedir. Güyâ münafik'lardan bir kaç kisi Muhammed hakkinda ileri geri konusurlarken, içlerinden biri: “Yapmayiniz, böyle konusmayiniz, korkariz ki isitir de hakkimizda iyi olmaz” deyince Cülas Ibn-i Süveydî adindaki bir baska “münafik” onlara söyle der: “Biz diledigimizi söyleriz, sonra ona varir söyledigimizi inkâr eder, bir de yemin basariz, hemen sözümüze (inanir). Muhammed bir üzünî samiadir (saf bir kulak'tir) der13. Muhtemelen bunu birilerinden haber aldigi için Muhammed, kendisinin her söylenene inanan bir kulak degil fakat “hayirli bir kulak” olduguna dair Tanri'dan vahy geldigini söyliyerek Kur'âna su âyet'i koyar: “Yine içlerinden öyleleri vardir ki Peygamberi incitiyorlar ve : -'O her söyleneni dinler bir kulak-' diyorlar; (Ey Muhammed!) de ki: -' (o) sizin için bir hayir kulagidir, Allah'a inanir, müminlere inanir ve iyman edenleriniz için bir rahmettir; Allah'in Resûlünü incitenler için ise elim bir azab vardir...” (K. 9, Tevbe sûresi, âyet 61).


Yukarda özetledigimiz olaylarda Muhammed'in, bazi hallerde yeminler ederek is gördügüne degindik. Örnegin Mariya ile Hafsa'nin odasinda sevisirken Hafsa tarafindan yakalanmasi, ve onun gönlünu almak ve olayi gizli tutmak maksadiyle Mariya ile bir daha yatmayacagina dâir yeminler etmesi bu örneklerden biri olarak karsimizda. Hemen ekleyelim ki, olayin Hafsa tarafindan diger eslere bildirilmesi üzerine Muhammed, onlardan gördügü olumsuz tutum nedeniyle hepsiyle küsüsmüs idi. Bu durumda tekrar Mariya ile yatabilmesi için, onunla bir daha yatmayacaginda dâir yapmis oldugu yemini bozmasi gerekirdi. Iste bunu saglayabilmek için Tahrîm sûresi'ne su âyet'i koymustur: “Allah (gerektiginde) yeminlerinizi bozmanizi size mesrû kilmistir...” (K. Tahrîm sûresi, âyet 2).

Sadece bir kaç örnek olmak üzere yukarida belirttigimiz hususlara ve bunlara benzer nice diger örneklere bakarak söylemek mümkündür ki Kur'ân, Muhammed'in kisisel yasalarinin gereksinimlerini karsilayan hükümlerle dolu bir kitap'tir. Bütün bunlar Tanri'yi, hani sanki Muhammed'in günlük yasam sorunlariyle mesgul imis gibi göstermeye yeterlidir. Bu konuyu ilerde, ayri bir bölüm olarak tekrar ele alacagiz. Simdilik Kur'ân'in, bilimsel nitelikte bir kitap olup olmadigi konusuna dönelim.

1 Elmalili H. Yazir, age (Cilt V. sh. 3584).

2 Bu âyet'lerin yorumu konusunda bkz. Gölpinarli, age, (sh. CXXVIII). Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VIII, sh. 6165)

3 Beyzavî gibi kaynaklar yaninda ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VII, sh. 5834)

4 Buharî ve Tirmizî gibi kaynaklarin Enes'den rivâyetleri böyle. Ibn Abbas'in rivâyetine göre bir takim kimselee Muhammed'in hanesinde yemek yedirilirdi.

5 Bu konuda benim “Seriât ve Kadin”, ile “Seriât'tan Kissa'lar” (1ci bölüm) adli kitaplarima bakiniz.

6 Benim “Seriât ve Kadin” ve ayrica “Seriât'tan Kissa'lar” (Birinci Kitap) adli kitaplarima bakiniz.

7 Muhammed'in Zeyneb'le evliligini savunmak üzere Seriâtçi'lar, bir takim yalanlara basvururlar. örnegin Zeyd ile Zeyneb'in geçinemediklerini, Zeyneb'in bir türlü Zeyd'e isinamadigini, ve bu yüzden Zeyd'in Zeyneb'i bosadigini söylerler. Oysa Zeyd ile Zeyneb, yillar boyunca pek âlâ geçinip gitmislerdir. Bir an için aralarinin iyi olmadigini kabul etsek bile, her iyi geçinmeyen kari koca'nin mutlaka ayrilmalari mi gerekir? Her sey gücü yeten bir Tanri'nin Zeyd'i Zeyd'ten ayirip Muhammed'e verecek yerde, Zeyd ile Zeyneb'in iyi geçinmelerini saglamasi daha iyi olmaz miydi? Öte yandan seriâtçi'lar, Zeyneb'in, esas itibariyle Muhamme'din halasinin kizi oldugunu, ve eger istemis olsaydi Muhammed'in onunla Zeyd'den önce evlenebilecegini söylerler, ki yine yalandir. Çünkü Muhammed, vaktiyle Zeyneb'e ilgi göstermis ve fakat Zeyneb'in âilesi buna karsi çikmis idi. ,

8 Bkz. Gölpinarli, age, (sh. CX)

9 Bkz. Buharî'nin Ayse'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari..., cilt XI, sh, 153, Hadîs no. 1722.

10 Bu konuda bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VIII, sh. 6180 ve d.). Ibn Ishak, Siyer (Akabe yayinlari, Istanbul 1988, sh. 330). Ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt IV, sh. 513 ve d.)

11 Bu yukardaki hususlar ve kaynaklar için benim “Seriât'tan Kissa'lar” adli kitabima bakiniz.

12 Diyânet Vakfi Cevirisinde, Tevbe sûresi'nin 65ci âyeti'nin açiklanmasina bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt III, sh. 2587)

13 Bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt III, sh. 2583)