Kur'ân'i "emsalsiz", "essiz", ve rakipsiz bir bilim kitabi, ve bilim kaynagi imis gibi gösterme çabalari:
Seriâtçilar Kur'ân'in emsalsiz, kusursuz ve en mükemmel bir "bilim" kaynagi oldugunu ve günümüze dek her ilmin bu kitapta yattigini iddiâ ederler. Bu iddiâlara sarilanlar, her seyden önce Muhammed'in:En hayirli amel nedir? seklindeki bir soruyu: Ilim'dir diye yanitladigini ve bu yanitini üç kez israrla tekrarladigini animsatirlar ve: Iste Islâm'in yüceligi de buradan kaynaklaniyor diyerek yüksekten konusurlar. Bunu yaparlarken bir de Kur'ân'da geçen "Ilm" sözcügünü ele alip Kur'ân'in "ilim" olmak üzere gönderildigini öne sürerler. Verdikleri örneklerden bir kaçi söyle: "Ey Muhammed! Sana ilim geldikten sonra, onda seninle kim tartisacak olursa de ki:...." (K. 3 Imrân 61). "Eger sana gelen ilimden sonra onlarin heveslerine uyarsan..." (K. 2 Bakara 145). "Ancak kendilerine kitap verilenlerden, kendilerine ilim geldikten sonra... ayriliga düstüler" (K. Imrân 19; Sûrâ 13-15) 1.
Dikkat edilecegi gibi bu âyet'lerde yer alan ilim sözcügü, müspet ilim karsiligi olarak (yani akilci ve deneyci bilim olarak) kullanilmamistir; ilim sözcügü, esas itibariyle hep Kur'ân karsiligi olarak kullanilmistir 2. Iste buna dayanarak Islâmci'lar: "Kur'ân demek ilim demektir, ilim demek Kur'ân demektir" diye kestirip atarlar. Hem de onlara göre Kur'ân öyle bir ilim kitabidir ki evrende "ilim" olarak ne varsa herseyi kapsar; hiç bir seyi eksik birakmamistir. Çünkü yine onlara göre, Tanri: "Kitab'ta Biz hiç bir seyi eksik birakmadik" (K. 6 En'âm 38) diye konusmustur. Onlara göre Ilm sözcügünün en eski kullanilisi, esasen Tanri ve Peygamber sözlerini bilmek dogrultusunda idi.
Ve iste bu nedenledir ki Islâmci'lar Kur'ân disinda ilim olmadigini ve Kur'ân'in "ilim" dolu âyetleri disinda ilim aramaya kalkmanin Kur'ân'i inkâr, hattâ Tanri'ya hakâret olacagini ileri sürerler. Böyle bir davranisin Tanri tarafindan cezalandirilacagini anlatmak üzere su âyet'i sunarlar: "Ayetlerimizi inkâr edenler, yoldan çikmalarindan ötürü âzaba ugrayacaklardir" (K. 6 En'âm 49). Ancak ne var ki bunun söylerlerken, ilim yapma caba'larinin kökünü kazidiklarini bilmezler. Çünkü bir kere Kur'ân'i, rehber olarak aklin önüne geçirmekle her türlü bilimsel arastirmayi, ve özellikle tez ve antitez diyalogu ile senteze ulasma olasiligini baltalamis olurlar. Nitekim daha önce de degindigimiz ve biraz ilerde tekrar deginecegimiz gibi, 1400 yillik Islâm tarihi boyunca, Kur'ân'dan yararlanma yolu ile ilim yapilmis degildir. Islâm uygarligi diye bilinen sey Kur'ân'a dayali olarak ortaya çikmis degildir. Öte yandan eger ilim denen sey, seriâtçi'larin iddiâ eder olduklari gibi, Tanri'nin Kur'ân'a koydugu seylerden ibaret ise, ve Kur'ân disinda ilim aramak Islâm'a aykiri bir sey ise, bu takdirde insanlik âlemi, ilmin büyük bir bölümünden yoksun birakilmis demektir. Su bakimdan ki Kur'ân'da, Islâm dini'nin tamamlandigina dâir bir âyet var ki orada Tanri'nin: ... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladim ve sizin için din olarak Islâm'i begendim... (K. Mâide sûresi, âyet 3) diye konustugu yazili. Yorumcularin bildirmesine göre bu âyet, Muhammed'in ölümünden bir kaç ay önce inmis olup Tanri'nin, ilim olmak üzere gönderdigi Kur'ân'da, insan yasamlariyle ilgili (siyasal, sosyal, ahlaksal, ekonomik, vs...) her alanda bütün söyliyeceklerini söyledigini, Islâm dini'nin bütün buyruklarini bildirdigini ve artik bunlara eklenecek bir sözü olmadigini, baskaca bir tebligat'ta bulunmayacagini, ve koymus oldugu verileri ortadan kaldirmayacagini, bunlarin insanlar tarafindan dahi kaldirilamayacagini anlatmaktadir. Ve yine yorumcularin bildirmesine göre, bu tarihten sonra Tanri, yeni bir âyet indirmedigi gibi, indirmis oldugu âyet'lerden de hiçbirini kaldirmamistir. Bundan anlasilmak gereken su ki Kur'ân, ilmin sadece sinirli bir bölümünü kapsamaktadir, çünkü Muhammed'in söylemesine göre Tanri söyle konusmustur: (Ey Muhammed!) De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir (K. 18, Kehf sûresi, âyet 109). Yorumculara göre bu sözlerle anlatilmak istenen sey Tanri'nin ilim ve hikmetinin sonsuz ve sinirsiz oldugudur. Öylesine sonsuz ve sinirsizdir ki, denizlerin suyu mürekkep olsa bu sözleri yazmak için yetismez3. Simdi eger durum bu ise, bu demektir ki Kur'ân, Tanri'nin, derya'lar kadar mürekkeb'in yetismeyecegi sözlerinin, yâni sonsuz ve sinirsiz ilmi'nin sadece bir kismidir. Nitekim Muhammed bile, bir gün kendisine: Ilimde senin bilmedigin var mi? diye soruldugunda, Tanri tarafindan kendisine çok ilim verildigini, ve fakat hepsinin verilmedigini söylemis, söyle demistir: Allah tealâ bana bir hayli kesîr ihsan etti, mamafih hiç sübhe yok ilimde öylesi vardir ki, onu Allah'tan baskasi bilmez 4. Bu sözlerden anlasilan o ki Tanri Muhammed'e, bir hayli kesir ihsan etmistir, ama etmedigi de olmustur ve bunlari O'ndan baskasinin bilmesine imkân yoktur! Güzel ama, Allah'tan baskasinin bilemeyecegi ilmin kime ne hayri olabilir? Ve neden Tanri ilmin bir kismini gizleyip kendine saklasin?
*
Her ne kadar Imâm Gazalî gibi "üstadlar" ilim denen seyin ser'i olani ve olmayani oldugunu ve ser'i ilimlerin peygamberler araciligiyle geldigini, oysa ser'i olmayan ilimlerin "hesap" gibi akil ile, "tababet" gibi tecrübe ile ve "lügât" gibi isitmekle bilinen ilimlerden olustugunu söylemekle beraber5, yine de Kur'ân disinda hiçbir gerçek bulunmadigini eklerler, ve böylece yaptiklari ayirimin geçersiz oldugunu ortaya vurmus olurlar.
Ve yine her ne kadar Islâmci'lar, Ilim deyimini, Tanri buyruklarini bellemek ve uygulamak anlaminda olmak üzere Ilm amalî karsiliginda kullanip, bunun disinda esya'nin bilgisini kapsayan bir ilm nazarî oldugunu, ve düsün yolu ile bilgiye varmanin mümkün bulundugunu söylerlerse de bu tür bilgiyi, Kur'ân'daki verilere uygun düstügü ölçüde geçerli, ve ters düstügü ölçüde de geçersiz sayarlar. Bundan dolayidir ki Kur'ân disinda ilm olmadigini öne sürerlerken aklin vahy'e, yâni Kur'ân'a, tesliminden gayri bir çözüm bulunmadigini anlatmis olurlar. Böyle bir teslimiyetin akli islemez hâle getirip gerçek anlamda ilm yapma olasiligini yok edecegini hesap etmezler. Çünkü gerçek anlamda ilim denen seyin akilci ve deneyci usul'lere dayali bulundugunu bilmezler. Onlara göre ilim, Tanri ve Peygamber sözlerinden ibarettir. Bundan dolayidir ki her ilmin Kur'ân'da bulundugunu kanitlamaga çalisirlarken güç, durumlarda kalirlar. Örnegin göklerin ve yerin yaratilmasiyle ilgili bilgilerin (ve bu arada dünya'nin günesten kopmasi olayinin) Kur'ân'da yazili oldugunu anlatmak üzere Hacc sûresi'nin: "... buyrugu olmaksizin yere düsmemesi için gögü (Tanri'nin) tuttugunu görmez misin?" (K. 22 Hacc 65) seklindeki âyetini, ya da Enbiya sûresi'ndeki: "Inkâr edenler, gökler ve yer karisikken onlari ayirdigimizi... bilmezler mi?" (K. 21 Enbiyâ 30), ya da En'âm sûresi'ndeki: "Gaybin anahtarlari (Allah'in) katindadir... düsen yapragi, yerin karanliklarinda olan tâneyi, yasi kuruyu-ki apaçik kitab'dadir- ancak (Allah) bilir" (K. En'âm 59)6 seklindeki satirlari gösterirler ve bunlari Laplace nazariyesinin temeli oldugunu ve Laplace'den yüzyillarca önce Kur'ân tarafindan ortaya kondugunu iddia ederler. Daha baska bir deyimle çekim (cazibe) kanunlarinin kökeninin Kur'ân'da yattigini ileri sürerler. Oysa Laplace nazariyesinde çekim (cazibe) kanunlarinin, uhreviyetle ilgisi yoktur. Öte yandan Laplace, ve onun gibi uygarlik yaratan bilginlerin hiçbiri Kur'ân'i okuyarak ilim yapmis da degillerdir; onlar ilahî kanun'lara göre degil, fakat akil kanunlari'na ve deney usullerine dayanarak ilim yapmislardir. Kur'ân'i okumadan ilim yapabilmislerse, ve örnegin Islâmci'larin Kur'ân'da var oldugunu söyledikleri nazariyeler dogrultusunda is görebilmislerse, bu takdirde Kur'ân olmadan da ilim yapilabilecegini kabul etmek gerekmez mi? Su durumda Bati'li bu ilim adamlarini Tanri kertesinde olarak mi benimseyecegiz?
Yine bunun gibi Islâmci'lar, Muhammed döneminde bilinmeyen tank, uçak, tren, bilgisayar vs.... gibi pek çok seylerin, Kur'ân'da öngörüldügünü iddiâ ederler ve su tür âyet'leri örnek verirler: O söz baslarina geldigi (kiyamet yaklastigi) zaman, onlara yerden bir canli mahluk (dâbbetü'l-arz) çikaririz da, bu onlara insanlarin âyetlerimize kesin bir iman getirmemis olduklarini söyler (K. 27 Neml 82). Yine ayni sekilde Hûd sûresi'nde Nuh'un gemisiyle ilgili olarak yer alan: Nuh gemiyi yapiyor, kavminden ileri gelenler ise, yanina her ugradikça onunla alay ediyorlardi... Nihâyet emrimiz gelip de sular cosup yükselmeye baslayinca... (K. 11 hûd, 38-40) seklindeki âyet'leri, buharli gemi insaatinin Nuh dönemine inen kökeni olarak görürler. Bu âyet'lerde geçen sular cosup yükselmeye baslayinca sözlerinin tandir (tennûr) kaynayinca seklinde anlasilabilecegini, ve tandir kaynadi deyiminin de vapurun ocagi yandi ve harekete hazir duruma getirildi demek oldugunu, ve su hâle göre Nuh'un gemisinin yelkenli bir gemi olmayip buharli bir vapur oldugu sonucuna varilabilecegini savunurlar7. Yine ayni sekilde, En'âm sûre'sinin: Allah kimi dogru yola iletmek isterse onun kalbini Islâm'a açar; kimi de saptirmak isterse, göge çikiyormus gibi kalbini iyice daraltir. Allah inanmayanlarin üstüne iste böyle bir murdarlik verir (K. En'âm 125) seklindeki âyet'inde geçen: ...göge çikiyormus gibi kalbini iyice daraltir... seklindeki satirlarin, doga kanunlarindan birine isâret oldugunu söylerler. Göge yükseldikçe basinç azalacagindan o oranda tenefffüs'ün güçlestigini, hattâ yirmi-bin metre'yi geçince özel cihazlar olmadan nefes almanin mümkün bulunmadigini, ve iste yukardaki âyet'de bu doga kanunu'nun belirtilmek istendigini belirtirler. Güyâ Tanri, Islâm'a girmeyenlerin gögüslerinin göge yükseliyormus gibi dar ve sikintili olacagini bildirmistir8! Oysa bunu söylerlerken, ilmin kaynagi imis gibi gösterdikleri bu âyet'in, akli sasirtici sekilde çelismeli oldugunun farkinda degillerdir. Bunu yaparlarken Tanri fikrini zedelediklerini dahi bilmezler. Çünkü âyet'e göre Tanri, hem dilediginin gönlünü kapatip kâfir yapiyor ve hem de kâfir yaptigi bu kisileri cehenneme atiyor durumdadir. Akilciliga ve Tanri'nin yüceligi ve adâleti fikrine böylesine ters düsen bir âyet'i müspet ilmin dayanagi olarak benimsemek mümkün müdür?
Öte yandan Islâmci'lar, Kur'ân'i her türlü ilmin (özellikle modern ilim'lerin) kaynagi olarak göstermek hususunda öylesine bir abartma siyaseti izlerler ki, deniz alti olaylarini inceleyen J. Cousteau gibi çagimizin en ünlü bilim adamlarindan birinin: Modern ilmin 14 asir geriden takip ettigi Kur'ân, ben sahadet ederim ki Allah kelamidir diyerek Müslüman oldugunu söyleyecek kadar ileri giderler. Oysa birazdan görecegimiz gibi J. Cousteau, ne Kur'ân'da öyle yazilidir diye müslüman olmustur, ve ne de Kur'ân'da oldugu söylenen gizli ilmi ortaya vurmustur. Bütün ilmini ve kesiflerini, Kur'ân'dan habersiz olarak, ve sadece akilci verilere ve deneylere göre ortaya koymus ve Hiristiyan olarak ölmüstür.
Yine tekrarlayalim ki çagdas uygarligi yaratanlardan hiç biri Kur'ân'i okumus olarak is görmüs degillerdir. Kur'ân'dan habersiz olarak, yâni sadece akilci usûllerle ilim yapabildiklerine göre, aklin Kur'ân'a ihtiyaç duymamasi kadar dogal ne olabilir ki?
Hemen ekleyelim ki, Islâmci'larin örnek verdikleri yukardaki (ya da benzerî) âyet'leri, bilimsel kaynak (yâni modern ilm'in temeli) olarak öne sürebilmek için akilciligi gerçekten terketmek gerekir. Bu iddiâ'da bulunanlara, her seyden önce sunu sormak uygun olur: Madem ki Tanri, müslüman kullarina ilim ögretmek istemistir, örnegin cazibe kanunlarini, ya da buharli gemi insaatini vs... belletmek niyetindedir, o halde neden bu isi onlarin anlayabilecegi ve belleyebilecegi sekilde yapmamistir da, bilmece sunar gibi konusmustur; örnegin yere düsmemesi için Tanri gögü tutar! demis; ya da tandir kaynadi, ya da göge çikiyormus gibi gögsünü dar kilar gibi laflar etmistir? Ya da hiçbir bilim adaminin anlayamayacagi sekilde hükümler koymustur? Bilimsel verileri açikca ve her kesin anlayabilecegi tarzda ortaya koysa, örnegin fizik ve doga kanunlarini akilci usullerle açiklasa da insanligi bir an önce gelisttirip mutluluga ulastirsa daha iyi olmaz miydi? Bati dünyasinda cazibe kanunlarini kesfedenler, ya da Tank, uçak, buharli gemi insaatina girisenler, ya da uzay'la ilgili bilimsel gerçekleri sergileyenler, ve daha saymakla bitmez nice bilimsel verileri kesfedenler, Kur'ân'dan (ya da Tevrat'dan, ya da Incil'den) yararlanmislar da öyle mi basari saglamislardir? Elbetteki hayir! Biraz önce dedigimiz gibi, Kur'ân'i okumak degil, fakat Kur'ân'in varligindan bile habersiz kalmislardir. Ve gerçek su ki pek çogu, gökten indigi söylenen seyleri (örnegin Tevrat'i, Incil'i vs...) dahi inkâr etmisler, her seyi akil ve deney yolu ortaya vurmuslar, her seyin bilimsel açiklamasini yapmislardir. Akil ve deney yolu ile bulduklari bilimsel verileri, anlasilir bir sekilde ortaya vurup insanliga en büyük hizmetlerde bulunmakla, olumlu bir is görme alaninda rakipsizliklerini kanitlamislardir. Bunu yaparlarken de: Kutsal bilinen ve Tanri'dan geldigi söylenen kitaplarla ilim yapilamaz demekten geri kalmamislardir9. Nice örnekten biri olarak Ingiltere'ye göz atacak olursak görürüz ki bu ülkeyi akil çagina eristirenler arasinda, çekim kanunun bulucusu Newton gibi, Incil'in en önemli ilkesini (teslis fikrini) inkâr edenler vardir10. On yedinci ve on sekizinci yüz yilin büyük kesifler yapan bilim adamlarinin genellikle yöneldikleri fikir su olmustur ki Incil, ne Tanri sözleridir, ne Kutsal nitelikte bir kitap'tir ve ne de ilim yapmaga yararli bir kaynaktir11.
*
Öte yandan sunu da belirtmekte yarar vardir ki Islâmci'larin bilim kaynagidir diye örnek verdikleri âyet'ler, degil bilimle ve fakat akilciligin hiçbir sekliyle bagdasamaz niteliktedir; bagdasmak söyle dursun fakat çogu bâtil inanislara yer verir nitelikte seylerdir. Bir kaç örnekle yetinmek üzere, her seyden önce Kur'ân'in evren'le ilgili hükümlerine söyle bir göz atalim.
Kur'ân'da, çesitli sûre'lerde Tanri'nin gögü ve yeri ve bu ikisi arasindakileri yarattigi bildiriliyor (Örnegin Enbiyâ 16; Duhan 38; Kehf 51, vs...). Göklerin ve yer'in alti günde yaratildigi belirtiliyor (Örnegin, A'raf 54; Yunus 3; Hûd 7' Hadîd 4; Furkan 59 vs...). Bu alti günlük çalismanin iki günü'nün yer'in yaratilip, üzerine sabit daglarin yerlestirilmesine, ve dört günü'nün de yeryüzündeki bereket ve gidalarin yaratilmasina harcandigi anlasiliyor (Örnegin, Fussilet 9-10 vs...). Sonra Tanri duman halinde bulunan göge yöneliyor, ona ve yeryüzüne, her ikisine birden: Isteyerek veya istemiyerek buyruguma gelin diyor ve her ikisi de isteyerek geliyorlar. Bunun üzerine Tanri, iki gün içinde yedi gök var ediveriyor. Gökleri direksiz yarattigini söyliyerek övünüyor (K. Lokman 10); Her gögün isini kendisine bildiriyor, sonra yakin gögü isiklarla donatiyor (K. Bakara 29; Fussilet 11-12, vs...). Anlasilan o ki gökleri isiklarla donattigini söylerken yildizlari kast ediyor. Ancak ne var ki: Üstünüze yedi saglam yapi yapip kurduk. Ve parlayan bir kandil (günes) astik (K. Neve' 12-13) derken, yer'i yarattiktan sonra gök katlarini ve sonra da günes'i var etmis oldugunu vurguluyor. Bu sözlerden (özellikle Fussilet sûresi'nin 9-13 âyet'lerinde yer alan hükümlerden) anlayoruz ki, yer küre yaratildigi zaman yedi kat gök ve yildizlar diye bir sey yoktu, ve Tanri evreni dünya merkezli olarak, günes sistemini de, dünya merkezli olarak degil fakat günes merkezli olarak yaratmistir. Oysa akilci bilimsel arastirilar, evren'in dünya merkezli olmadigini, ve günes'in yeryüzünden sonra olusmayip yeryüzünün günesten kopan ve günesin yörüngesinde dönen gezegenlerden biri oldugunu ortaya vurmuslardir12. Bu dogrultuda olmak üzere, Kur'ân'daki verilerin bilimsellikten yoksun oldugunu kanitlayici daha nice örnek vermek mümkün.
Öte yandan Islâmci'larin ilim'dir diye öne sürdükleri âyet'ler, Tanri'nin ilim olmak üzere degil, fakat kendi azametini ve insanlari kendisine kul etme gayretlerini dile getirmek üzere gönderdigi kanisini yaratici nitelikte seylerdir. Bu tür âyet'ler, Kur'ân'in ilim kaynagi oldugunu degil, fakat aksine, Kur'ân olmadan ilmin yaratilabilir oldugunu kanitlamaga yeterlidir. Yine bir iki örnek vermek üzere biraz önce degindigimiz J. Cousteau olayindan baslayalim. Islâmci'larin söylemesine göre J. Cousteau adinda Fransiz bilgini, Cebelitarik Bogaz'inda birlesen Akdeniz ile Okyanus'u incelerken bu iki denizdeki sicakligin ve tuzlulugun farkli oldugunu, ve fakat buna ragmen birbirlerine karismadiklarini görmüs, ve daha sonra kendisine Kur'ân'da, Rahman ve Furkan sûre'lerinde sözü edilen iki deniz'le ilgili âyet'ler okununca: Modern ilmin 14 asir geriden takip ettigi Kur'ân, ben sahadet ederim ki Allah kelamidir diyerek Müslüman olmustur. Ancak ne var gerçek bu degildir; çünkü ne J. Cousteau bu sekilde konusarak muslüman olmustur, ve ne de Kur'ân'da denizden söz eden âyet'lerin fizik, jeoloji vs... gibi ilimlerle ilgisi vardir. Su bakimdan ki, bir kere J. Cousteau Müslüman olarak degil ve fakat ömrü boyunca hiç degistirmedigi Hiristiyan dininde ölmüstür. Öte yandan Kur'ân'da sözü edilen iki denizden ne anlasilmak gerektigi hususu bugüne kadar çözümlenmis degildir: kimi yorumculara göre iki deniz'den maksat, Sap denizinde Nil, ya da Basra körfezinde Dicle ya da Firat nehirleridir; bununla beraber iki deniz deyiminin Müslümanlar ve Kâfirler anlamina geldigini söyliyenler de vardir. Söyle ki:
Kur'ân'in Furkan sûresi'nde Tanri'nin Muhammed'e hitaben, kâfirlerle savasmasi için söyle dedigi yazili: (Ey Muhammed!) Mâdamki yalkniz seni gönderdik, o halde kâfirlere itaat eyleme de bunun (Kur'ân'la) onlara cihad et, büyük cihad. O'dur ki iki deryayi birbirine salmis´: su tatli, yürek tazeler, su tuzlu çorak, aralarina da bir berzah ve bir de 'hicrî mahcûr' koymustur... (K. 25, Furkân sûresi âyet 52-53) 13.
Dikkat edilecegi gibi burada Muhammed'e, kâfirlere karsi savasmasi için emir verilmekte ve verildikten sonra, birinin suyu tatli ve tuzsuz, digerininki ise tuzlu ve aci olan iki deryadan (deniz'den) söz edilmekte ve bunlar arasina Tanri tarafindan berzah (yâni iki sey arasindaki aralik) ve bir de hicrî mahcûr (yâni nefret ve ziddiyet) konuldugu belirtilmekte. Bu dogrultuda olmak üzere Rahman sûresi'nde de su var: Salmis iki deryayi demâdem çatisirlar. Beyinlerinde bir berzah bagyeylemezler bir ân. Simdi Rabbinizin hangi eltafina dersiniz yalan?... (K. 55, Tahmân sûresi, âyet: 19-20) 14.
Görüldügü gibi burada da Tanri'nin, iki denizi birbirine kavusmak üzere saliverdigi ve fakat aralarina koydugu engel (berzah) sayesinde bunlari birbirlerine karistirtmadigi bildiriliyor, ve bunun yalanlanilamayacak bir nîmet oldugu ekleniyor. Ayet'de geçen iki derya (yâni iki deniz) deyimiyle, tatli (tuzsuz) olan Nil nehri'nin tuzlu ve aci nitelikteki Sab denizi'ne (ya da Dicle nehri'nin Basra körfezi'ne) karismasi olayina atif yapildigini kabul edenler yaninda, sulari tuzsuz ve tatli olan Nil ve Furat nehir'lerinin sukari tuzlu ve aci olan Sab ve Umân deniz'lerine aktiginin anlatilmak istendigini söyliyenler vardir. Güyâ Tanri, nehir ile deniz'in arasina berzah (engel/ kara parçasi) koymak sûretiyle ziddiyet ve nefret siniri (hicri mahcur) çizmistir, ve böylece nehrin tatli ve tuzsuz suyu ile deniz'in tuzlu ve aci suyunun, siniri asip birbirlerinin alanina girmemelerinin saglamistir. Yorumculara göre, bu âyet'lerle anlatilmak istenen sey, esas itibariyle inançlilik (iman'lilik) ile inançsizlik (imansizlik)tir. Nil ve Furat (ya da Dicle) gibi tatli ve tuzsuz su, hararet söndürür, tipki mü'minler (ehli iyman) gibi. Buna karsilik Sab ve Umân gibi tuzlu ve aci su kâfirler gibidir. Ve iste Tanri, nasil ki tatli ile tuzlu'nun (yâni nehir ile deniz'in) birbirine karismiyarak yan yana bulunmalarini saglamak üzere bir berzah (cografî anlamda dil seklinde uzanan kara parçasi) koymus ise, ziddiyet ve nefret halinde bulunan ehli iyman ile Kâfirler arasina da bir berzah (engel) koyup kendi kudretinin yüceligini ortaya vurmustrur15.
Bununla beraber yorumcular arasinda Iki deniz deyiminin baska anlamlara geldigini söyliyenler de vardir. Kimine göre söz konusu iki deniz, Hint denizi ile Akdenizdir. Kimine göre iki deniz'den maksat, Bahri sema (bulutlar) (gökyüzü) ile Bahri arzdir (yer küresi'dir). Kimine göre yukardaki âyet'lerle anlatilmak istenen sey yer küre'yi çepeçevre kusatan dis deniz ile, Yerküre'nin kit'alari arasindaki iç denizdir ve Yerküre bu iki deniz arasinda berzah isini görür, yâni tasmalarini engeller. Kimine göre ise iki deniz deyimi, cismanî âlem (maddî âlem) ile ruhan^i âlem demek olup, aralarindaki berzah ise hayal ve zilâl (gölgelikler) âlemi'dir ki onlari birlestirir ya da birlestirecektir16.
Kisaca özetledigimiz bu hususlardan anlasilacagi gibi Kur'ân'in iki denizle ilgili yukardaki âyet'leriyle müspet ilmin hiç bir dalinda is görme olasiligi yoktur. Nitekim 1400 yil boyunca hiç bir müslüman bilim adami, Kur'ân'a dayali olarak deniz'lerin suyu konusunda herhangi bir kesifte bulunmus degildir. Söylemeye gerek yoktur ki, eger Kur'ân'da ilim olarak öne sürülen bu seyleri müslümanlardan hiç kimse 1400 yil boyunca kesfedememis, ve fakat buna karsilik J. Cousteau gibi bir kisi, Kur'ân'i hiç okumadan ve sadece akilci bilim verilerine ve deney'lere dayali olarak denizlerdeki sirri çözebilmis ise, bu demektir ki ne Kur'ân ile ilim yapma olasiligi vardir ve ne de ilim yapmak için Kur'ân'a gerek bulunmaktadir. Bu vesileyle sunu da ekleyelim ki, yukarda elestiri konusu yaptigimiz âyet'lerde sözü geçen iki denizle ilgili hususlar, ilim ve arastirma araci olmak üzere konmus degildir; konmalarinin tek nedeni Tanri'yi yüce olarak göstermek oldugu kadar ayni zamanda mü'minlere nîmet'ler saglayan, onlari kâfirlerin kötülügünden koruyan bir güç olarak tanimlamaktir.
Bu dogrultuda verilebilecek bir diger örnek su: Kur'ân'in baslangiç sûresi olan, Fatiha sûresi'nde Tanri'nin söyle konustugu yazili: Bismil'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm, Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi, merhametli olan, merhamet eden ve Din günü'nün sâhibi olan Allah'a mahsustur. (Allah'im) Ancak Sana kulluk eder, ve yalniz Senden yardim dileriz.... Görülüyor ki övünmesini seven ve kul olarak yarattigi insanlara kendi yüceligini anlatmaga çalisan bir Tanri var karsimizda! Nitekim bütün Kur'ân boyunca Tanri, bu dogrultudaki sözlerini, çesitli sekillerde, tekrar edip azametini, bilginligini, essizligini, Evvel (ilk) ve Ahir (son), Zâhir (Dista-Açik) ve Bâtin (Gizli) oldugunu, gökleri ve yeri ve bütün evren'i yarattigini, kul olarak yarattigi insanlari diledigi gibi dogru yola sokup diledigini saptirdigini (kâfir yaptigini), canliyi ölü ve olüyü canli hale getirdigini vs... söyleyip kudretini dile getirir. Bu arada (Tanri) yeryüzüne sabit daglar yerlestirdi... Sonra duman halinde olan göge yöneldi, ona ve yerküreye: Isteyerek veya istemiyerek, gelin!'- dedi. Ikisi de isteyerek geldik' dediler (K. 41 Fussilet 11) seklinde konusur. Ancak ne var ki bu sözlerde ilim diye bir sey yok; fizik ya da cografya ilimleriyle ilgili bir sey yok: sadece Tanri'nin, kendisini putlara üstün buldugunu kanitlama cabasi var. Daha dogrusu Tanri, gök'lerin ve ve yerküresi'nin kendisine gönül rizasiyle boyun egdiklerini öne sürerek putlardan güçlü oldugunu belirlemektedir: azametli imis gibi görünüp insanlari kendisine boyun egdirtme hevesindedir. Nitekim daha önceki âyet'lerde: ... -Gerçekten siz, yeri iki günde yaratani inkâr edip O'na ortaklar mi kosuyorsunuz?... (K. Fussilet 9) diyerek bu hevesini belli etmistir. ...göge yöneldi, ona ve yerküreye: Isteyerek veya istemiyerek, gelin!'- dedi ... derken, cansizlari, tipki canlilar gibi, isitme, görme, düsünme vs... gibi niteliklerle tanimlar sekilde göstermek sûretiyle azametini daha kolaylikla ortaya vurabilecegini düsünmüs olmalidir. Bütün bunlari yaparken, kendisini dinleyen kul'larinin kalkipta: Pek güzel ama Ey yüce Tanri, seni kim yaratti? diye soru sormayacagini bilir, çünkü genellikle soru sormayi yasakladigi gibi özellikle bu konuda her hangi bir tartisma olmasin için: ...Allah dogurmamis ve dogmamistir... (K. el-Islâs 112) deyip isin içinden çikmistir.
Yine tekrar etmek gerekir ki, bu yukardaki sekillerde konusan Muhammed'tir. Tanri'yi sinirsiz sekilde güçlü, ve ilim sahibi, ve yüce ve essiz bir Yaratan olarak gösterip insanlari O'na, ve onun elçisi olarak kendisine bas egdirtmek düsüncesindedir.
Bu konuda bir örnek daha olmak üzere En'âm sûresi'nin, daha önce degindigimiz âyet'ini tekrar birlikte okuyalim: Allah kimi dogru yola koymak isterse, onun kalbini Islâmiyete açar; kimi de saptirmak isterse, göge çikiyormus gibi, kalbini dar ve sikintili kilar. Allah inanmayanlari küür batakliginda birakir (K. En'âm 125). Biraz yukarda degindigimiz gibi Islâmcilara göre bu âyet'de geçen: ...kimi de saptirmak isterse, göge çikiyormus gibi, kalbini dar ve sikintili kilar... seklindeki sözler, gök yüzündeki basinç azligini anlatmakla ilgili bilimsel bir gerçegin ifadesidir, ve güyâ, göge yükseldikce nefes alma güçlügü oldugunu anlatmak için söylenmistir. Her ne hikmetse Tanri, gökyüzündeki basinç azligini anlatmak için böylesine anlasilmaz yollari yollari seçmis gibidir! Oysa birakiniz bilimsel gerçegi ortaya vurmak ve fakat bu âyet, Tanri'nin yüceligiyle, adâletiyle dahi bagdasir nitelikte degildir. Su bakimdan ki âyet'e göre Tanri, diledigini dogru yola sokup müslüman kilmakta, diledigini de saptirip kâfir yapmaktadir. Ancak ne var ki kâfir yaptigi kimseleri cezalandirmaktadir! Daha baska bir deyimle, hem kisileri suçlu durumda kilmakta ve hem de cezalandirmaktadir! Kuskusuz ki ilm'e, akla ve insafa sigmayan bir çeliski bu! Yüce oldugu söylenen bir Tanri'dan beklenmeyen bir sey bu! O halde nasil olmus da böyle bir âyet Kur'ân'da yer almis? diye sorulacak olursa cevabi kolay. Bu âyet, Muhammed'in amucasi olan ve ayni zamanda kendisine babalik yapan Ebû Tâlib'in Islâm'a girmemesiyle ilgili olmak üzere Kur'ân'a girmistir; söyleki:
Mekke'nin etkili kisilerinden biri olan amucasi Ebû Talib'i müslüman yapmak, Muhammed'in baslica amaçlarindan biriydi. Çünkü bunu saglayacak olursa, Mekke'lilerden pek çogunu, özellikle Kureys esrafini, kolaylikla kazanacagini bilmekteydi. Ancak ne var ki bütün cabalarina ragmen Ebû Talib'i müslüman yapamamistir; zirâ Ebû Tâlib: Ben atalarimin dininde ölmek isterim diyerek ve putperest kalarak gözlerini hayata kapamistir. Kuskusuz ki bu basarisizlik Muhammed'i, kendi taraftarlari indinde: Amucasini bile müslüman yapamayan bir elçi durumunda kilmaga yeterli idi. Ve iste bu damgayi yememek için Kur'ân'a, müslüman olup olmamanin Tanri isi olduguna dâir âyet koymanin yararli olacagini hesaplamis ve öyle yapmistir. Yâni demek istemistir ki Ebû Tâlib'i müslüman yapmayan dogrudan dogruya Tanri'dir. Bu itibarla yukarda sözü geçen âyet'i, yâni En'âm sûresi'nin 125.ci âyet'ini, Islâmcilarin dedikleri gibi, ilim kaynagi niteliginde bir sey sanmak yanlistir.
*
Öte yandan Islâmci'lar, Kur'ân'in en basit sorunlarla ilgili âyet'lerini bile, sanki derin anlamlar, ve derin bir felsefe ile dolu imis gibi gösterirler; bu nedenle Kur'ân'i "emsalsiz" bir ilim kitabi imis gibi tanimlarlar. Örnegin Lokman sûresi'nde geçen: (Tanri) gökleri görebildiginiz bir direk olmaksizin yaratti, sizi sarsmasin diye yere de ulu daglar koydu... (K. Lokman 10) seklindeki sözlerde fizik ilminin temel esaslarinin (çekim kanunu'nun) yattigini söylerler17. Oysa âyet, çekim kanunlariyla degil fakat yine Tanri'nin övünmesiyle ilgili olup fizik ilmiyle uzlasmaz bir nitelik tasir. Su bakimdan ki Kur'ân'daki anlatima göre Tanri, yerküre'yi bir dösek yapmis, ya da uzatip dösemis ve daglari da birer çivi yapmistir ki yer oynamasin ve sarsilmasin diye (örnegin bkz. K. Nebe' sûresi, âyet 6-7; Ra'd sûresi, âyet 3)! Bu vesileyle Kalem Sûresi'nin ilk iki âyetinde yer alan Nun sözcügüne ve bu sözcükle ilgili hadîs'lere göz atmak sûretiyle seriât'çilarin bilimsellikle ilgili iddiâlarinin ciddiyetle ne kerte bagdasmaz oldugu hususunda fikir edinmek mümkündür. Gerçekten de bu âyet aynen söyle: "Nûn; kalem ve onunla yazilanlara and olsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nîmetine ugramis bir kimsesin, deli degilsin" (K. 68 Kalem 1-2). Görüldügü gibi burada Tanri, Muhammed'in deli olmadigini anlatmak için: Nûn; kalem ve onunla yazilanlara and olsun ki... diyerek yeminler etmekte! Burada geçen Nûn sözcügünün ne oldugu bilinmez. Tanri adlarindan biri oldugunu söyleyenler yaninda kalem'dir, ya da "balik'tir" diyenler vardir18. Güyâ bu büyük bir baliktir ki yerküre (arz) onun üzerine oturtulmustur! Ibn-i Cerîr Ibn Abbas'tan rivâyete göre, güyâ Tanri'nin yarattigi ilk sey kalemdir, ve kalem yaratilinca bütün olacak seyler olusmustur, sonra buhar yükselmis ve ondan da gökler yaratilmis ve yerküre (arz) onun sirtina dösenmistir; sonra yerküre hareket etmis, derken iztirab ile çalkandigi için daglarla tutturulmus (tesbit olunmus)tur, ve bundan dolayidir ki daglar yerküre'ye karsi hep övünür olmuslardir! Yine Muhammed'in söylemesine göre (ki Ibn Abbas'tan rivâyet'tir), güyâ Tanri ilk olarak Kalemi yarattiktan sonra ona Yaz! diye emretmistir ve Kalem de Kiyamet'e kadar olacak seyleri yazivermistir. Ve sonra Tanri su üzerinde Nunu halk etmis, onun üzerine de yerküre'nin kabugunu örtmüstür! Bazilari da Muhammed'in söyle dedigini rivâyet etmislerdir: Tanri Nun'u yarattiktan sonra onun üzerine yerküre'yi (arz'i) yayip dösemistir, ve fakat Nun, bundan iztirab ile deprendigi için yerküre çalkanmaga baslamistir, ve bu sûretle daglar oturtulup onlarla tutturulmustur. Bazi yorucular bunu, üzerinde yerküre'nin bulundugu Hut (büyük balik) olarak tanimlamislardir. Yine benzerî bir rivâyet'e göre, güyâ Tanri önce yerküre'nin kabugunu (ve canlilardan gayri yarattiklari), Nun maddesi'nin üzerine kabuk halinde yayip dösemis ve bu suretle yerküre ortaya çikmistir. Fakat her taraftan bu sekilde sarilmis olan Nun, nefes alamayinca, tipki nefesi tikanmis bir balik gibi iztirab ile deprenmege baslamistir; bu deprenme yüzünde zelzele'ler husûle gelmis ve bu yüzden yerküre'nin sathi çalkanip yarilarak volkanlar olusmustur; volkanlar yüzünden etrafa saçilan yerküre dalgalarindan daglar yaratilmis ve bu suretle daglar oturdukça yerküre, oturulabilecek bir yer haline gelmistir! Yâni dag'lar, yerküre'nin deprenmesini, oynamasini, sarsilmasini önleyecek nitelikte bulunduklari için birer çivi isini görmüslerdir19. Ve iste Kur'ân'in ilim kaynagi oldugunu söyliyenlere göre Tanri: Biz yer'i (arz'i) bir dösek, dag'lari da birer çivi (evtâd) yapmadik mi? (K. Nebe sûresi, âyet 6-7) demek sûretiyle bunun böyle oldugunu bildirmistir! Öyle bir bildiri ki, akilciligin hiçbir sekline olanak tanimamakta!
Yine bunun gibi Islâmci'lar, Isrâ sûresi'nin 44cü âyet'inin: Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes (Allah'i) tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir sey yoktur. Ne var ki siz onlarin tesbihini anlamazsiniz. O, halîmdir, bagislayicidir (K. Isrâ, 44) seklindeki sözlerinde atom ilminin temel verilerinin yattigini eklerler20. Oysa âyet, Tanri'nin, kendi kullari tarafindan yüceltilmesini, övülmesini saglama amacini gütmektedir.
Yine Islâmcillar, Neml sûresi'nin 88ci âyet'inin: Sen daglari görürsün de, onlari yerinde durur sanirsin. Oysa onlar bulutlarin yürümesi gibi yürümektedir. (Bu) her sey sapa saglam yapan Allah'in sanatidir. Süphesiz ki O, yaptiklarinizdan haberdardir (K. 27, Neml, âyet 88) seklindeki sözlerini, dünya'nin dönmekte oldugunun delili olarak görürler; bu sözlere göre, daglarin hareket etmesinin, yer yüzünün hareket etmesi demek oldugunu bildirirler21. Oysa âyet'in son tümcesi olan ... Süphesiz ki O, yaptiklarinizdan haberdardir seklindeki sözlerden de anlasilacagi gibi, âyet'in anlatmak istedigi sey, kul'un bilmedigi seylerin Tanri'nin bildigi, ve bu itibarla kul'un her yaptigi sey'den Tanri'nin haberdar oldugudur. Daha baska bir deyimle bu âyet'lerin dünya'nin dönmesiyle ve akilci bilim ile hiçbir ilgisi yoktur.
Yine ayni sekilde Hadîd sûresi'nin 2.ci âyeti'nde su var: "Göklerin ve yerin hükümranligi O'nundur; diriltir, öldürür. O her seye kâdirdir" (K. 57 Hadîd 2). Seriâtçi'nin söylemesine göre Tanri bu sözleriyle kendisinin putlardan üstün oldugunu ve çünkü putlarin öldürüp diriltme güçünden yoksun bulunduklarini, böyle bir güc'ün sadece kendisinde oldugunu anlatmistir. Bu sözlerin altinda sanki derin bir felsefe yatiyormus gibi göstermek üzere seriâtçi'lar Kur'ân'in su âyet'lerini sergilerler: "Kisinin cani bogaza dayaninca ve siz o zaman bakip kalirken, Biz o kisiye sizden daha yakinizdir, ama görmezsiniz. Siz de ayni kanuna tâbi degilseniz, ve eger bu sözünüzde samimi iseniz, o çikmak üzere olan cani geri çevirsenize! " (K. 56 Vâkia 83-87). "Sizin yaratilmaniz ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratilmasi ve tekrar diriltilmesi gibidir (K. 31 Lokman 28). Hemen belirtelim ki, felsefî hikmetlerle dolu imis gibi görünen bu satirlarin altinda felsefe diye bir sey yatmaz; bu satirlar aslinda: "Ölene siz engel olamazsiniz ama Ben dilersem ölüyü canli yaparim" anlamina gelir ki, güyâ Tanri'nin insanlara ve putlara üstünlügünün ifâdesidir. Söylemeye gerek yoktur ki Tanri'nin, kendi yarattigi insanlarla, ya da putlarla yukardaki sekilde üstünlük ya da güçlülük yarismasina girismesi, ve bu yüzden sürtüsmesi bile sasirtici ve Tanri fikrini zedeleyici bir seydir. Kusku edilemez ki bütün bunlar sadece Muhammed'in sözleridir ki bilimsel uslullerle, örnegin mantik ve deney yolu ile kanitlanmasi mümkün olmiyan seylerdir.
Öte yandan Kur'ân'da, gögün yükselisinden, daglarin dikilisinden, yeryüzünün yayilisindan söz edilirken ayni zamanda deve'nin yaratilisi olayina yer verilir. Örnegin Gasiye sûresi'nin 17-20 âyet'leri söyle: (Insanlar) devenin nasil yaratildigina, gögün nasil yükseltildigine, daglarin nasil dikildigine, yeryüzünün nasil yayildigina bir bakmazlar mi? (K. 88 el-Gâsiye, 17-20). Görüldügü gibi, yer yüzünde nice hayvan varken burada deve'nin yaratilisi ele alinmakta, ve hani sanki gögün, daglarin ve yer yeryüzünün ve daha dogrusu bütün evren'in yaratilisi kadar önemli bir seymis gibi tanimlanmakta! Hemen animsatalim ki deve, Arap yasamlarinda son derece önemli bir yer isgal ettigi içindir ki Kur'ân'in pek çok âyet'lerinin konusu olmustur (Bkz. Mâide 103; A'raf 40, 73, 77; Yusuf, 65, 72; Hacc 36; En'âm 1142-144; Mürselât 32; Tekvîr 4; Hûd 64; Isrâ 59; Suarâ 155; Kamer 27; Sems 13).
Yine Kur'ân'dan ögrenmekteyiz ki Tanri, deve kadar olmasa bile at, katir ve esek gibi hayvanlarin yaratilmasi konusunu da önemli saymis ve bu nedenle: Atlari, katirlari ve esekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yaratti). Allah su anda bilemeyeceginiz daha nice (nakil vasitalari) yaratir (K. Nahl, 8) seklinde konusmustur. Yorumculara göre güyâ bununla Tanri, gerek çesit ve gerek sürat bakimindan günümüzdeki akil durdurucu modern tasit araçlarinin gelisimini saglama amacini gütmüstür!22 Evet ama bin dört yüz yil önce binek isini görsün ya da gözlere zinet olsun diye at, katir ve esek yaratmanin günümüzdeki uçak, tren, otomobil vs... gibi tasit araçlarini icâd etmekle ne ilgisi var? Eger Tanri kendi kul'larinin rahatini düsünüyor idiyse, at, katir, esek verecek yerde hazir cinsten uçak, tren vs... verse daha iyi olmaz miydi? Her seye kâdir bir Tanri için bunu yapmak çok mu güç olurdu?
Kur'ân'in Ra'd sûresi'nde Tanri'nin söyle konustugu yazili: Bizim, yeryüzüne gelip, onu uçlarindan eksilttigimizi görmediler mi? Allah (diledigi gibi) hükmeder. O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve O hesabi çabuk görendir (K. 13, Ra'd, 41). Yâni Tanri yeryüzüne iniyor ve onu uçlarindan, daha dogrusu etrafindan eksiltiyor! Bazi yorumculara göre bu âyet, erozyon ilmiyle, yâni toprak kaymasi, ya da yer küresinde olusan olaylar sonucu küre'nin hacminin noksanlasmasi gibi hususlarla ilgilidir!23. Bazi yorumculara göre ise bu, medd ü cezr dedigimiz deniz suyunun yükselip kabarmasi ve çekilmesi konusu ile ilgilidir; ya da Tanri bununla Arz üzerinde yasadiklari o genis topraklari etrafindan kudretimizle sarip tenkis ve tazyik etmiyor muyuz? demek istemistir.24 Söylemeye gerek yoktur ki bu sözlerin konu doga bilimleriyle, (örnegin erozyon, ya da medd ü cezir ile) ilgili hiç bir yönü yok. Olmus olsaydi Tanri bunu bilim agziyle ve herkesin anlayacagi bir sekilde ortaya vururdu. Kaldi ki bu âyet, Tanri'nin inkarcilara hitaben konustugunu gösteriyor; kendilerine hitap edilenler Tanri buyruklarina karsi gelenlerdir. Tanri, onlara erozyon dersi vermek için, ya da yer küre ile ilgili bilgiler belletmek için konusmuyor; sadece kendi kudretini kabul etmek istemeyen inkârcilara hitaben: Ey inkârcilar! Sizin ayaklariniz altina serdigimiz arzi (yer'i) ayni halde birakiyor muyuz? Bu yer azaltip çogaltmiyor muyuz? Çesitli yollardan onu asindirip parçalamiyor muyuz? Ya da yasadiginiz topraklari, fetih yolu ile azaltmiyor ve müslümanlarin topraklarini çogaltmiyor muyuz? seklinde konusarak güçlülügünü kanitlamaga çalismaktadir25.
Bu konuda verilebilecek diger ilginç bir örnek Cehennem'deki Muhafiz Melekler Sayisi'nin 19 Olusundaki Kerametle ilgili olarak Kur'ân'da yer alan âyet'lerdir. Gerçekten de Kur'ân'in Müddessir sûresi'nde, Tanri'nin söyle konustugu yazili: Ben onu sekara (cehenneme) sokacagim. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir sey birakmaz) hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. Insanin derisini kavurur. Üzerinde ondokuz (muhafiz melek) vardir... (K. 74 Müddessir sûresi, âyet: 26-30).
Seriâtçi'lar ve onlara inanan kimi saf aydin'larimiz, bu âyet'lerde yer alan 19 sayisinda mucizevî bir anlam yattigini, ve çünkü bununla Kur'ân'in, Tanri sözleri oldugunun kanitlandigini söylerler; yüzyillar boyunca insanlarin bu 19 sayisi konusunda tartistiklarini, fakat bir türlü gerçege varamadiklarini, ve nihâyet bugün artik bilgisayar sayesinde bir çözüm saglandigini iddiâ ederler. Ve çünkü Kur'ân'da 114 sûre bulundugunu ve bunun 19 sayisi'nin tam kati oldugunu belirtirler; ya da Kur'ân'daki bazi deyimlerin 19 sayisi ile es deger sagladigini söylerler. Söylerken de, bilerek ya da bilmiyerek, Kur'ân'in içeriginden habersiz görünmek bir yana fakat bir de akilci düsünceye ters tutumlarini bir kez daha ortaya vurmus olurlar. Su bakimdan ki, bir kere Kur'ân'da 114 sûre oldugunu ve bunun 19 sayisinin tam katindan olustugunu öne sürerlerken, sûre'ler sayisinin kesinlik arzetmedigini, ve nitekim bu sayi'nin 112, ya da 113, ya da 116 oldugunun öne sürüldügünü düsünmezler. Gerçekten de, Süyûtî'nin yapitlarinda belirtildigi gibi, Enfal ve Beraet (Tevbe) sûre'lerini bir sayarak Kur'ânda 113 sûre oldugunu söyleyenler yaninda, Felak sûresi ile Nâs sûresi'ni Kur'ân'dan saymayip sûre sayisinin 112 oldugunu öne sürenler (Ibn Mes'ud'un Mushafi'nda oldugu gibi), ya da iki kunut duasi'ni Kur'ân'dan sayip bunlari birer sûre olarak ekleyerek Kur'ân'in 116 sûre'den olustugunu söyleyenler (Übeyy Ibn Ka'b'in Mushafi'nda oldugu gibi) vardir. Kur'ân'daki âyet sayisina gelince, bunun da alti bin oldugunu söyleyenler yaninda 6666 oldugunu söyleyenler de vardir, ki 19 sayisinin tam kati olmakla ilgisi yoktur. Fakat her ne olursa olsun, cehennem'deki muhafiz melekler sayisinin 19 olarak saptandigini belirten Müddessir sûresi'nin ilgili âyet'lerini dikkatlice okuyup akil süzgecinden geçirdiginiz takdirde, 19 sayisi'nda mucize ya da keramet yattigini kabul etmek söyle dursun, ve fakat söylenenlerin akli dislayan verilerden ve çeliskilerden olustugunu görmekle saskina döner ve muhtemelen kendi kendinize sorarsiniz: Acaba bu sözler, Kur'ân'in Tanri'dan gelme oldugunun kaniti sayilabilir mi?. Söyleki:
Her seyden evvel sunu belirtelim ki, Beyzavî, Zemakserî ve Süyutî gibi en saglam Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Müddessir sûresi'nin yukariya aldigimiz âyet'leriyle Tanri'nin, cehennem'de 19 muhafiz melek bulundugunu belirterek Ben onu sekara (cehennem'e) atacagim dedigi kisi Velîd b. Mugire'dir. Çünkü güyâ Velîd, Muhammed'i sihirbazlikla suçlayan, onun hakkinda deli'dir diyen kisidir. Biraz yukarda gördügümüz gibi Kur'ân'in Kâlem sûresi'nin 10-15.âyet'lerinde alçak zorba ve soysuzlukla damgalanmis deyimleriyle tanimlanan kisi, bu ayni Velîd b. Mugire'dir. Anlasilan o ki Muhammed, Kâlem sûresi'ndeki bu tanimlamayi yeterli bulmayip bir de Müdessir sûresi'ne söz konusu ettigimiz âyet'leri koymustur. Bu âyet'lerin tamami aynen söyle:
Ben onu (Velîd b. Mugire'yi), sekara (cehenneme) sokacagim. Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir sey birakmaz) hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. Insanin derisini kavurur. Üzerinde on dokuz (muhafiz melek) vardir. Biz cehennem islerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmisizdir. Onlarin sayisini da inkârcilar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptik ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye ögrensinler (inansinlar), iman edenlerin imani artsin; hem kendilerine kitap verilenler, hem müminler süpheye düsmesinler, kalplerinde hastalik bulunanlar ve kâfirler de -Allah bu misalle ne demek istemistir?- desinler. Iste Allah böylece, diledigini sapiklikta birakir, diledigini dogru yola eristirir. Rabbinin ordularini kendisinden baskasi bilmez, Bu ise, insanlik için ancak bir ögüttür (K. 74, Müddessir sûresi, âyet: 26-31)
Görülüyor ki, bu âyet'lere göre Tanri, cehennem meleklerinin sayisini 19 olarak saptamistir, çünkü istemistir ki bununla hem inkârcilar imtihan edilmis olsun, hem Kitapli'lar (yâni Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar) Kur'ân'a inansin, hem müslüman'larin imanlari artsin, hem de kitaplilar ile müminler kuskudan uzak kalsinlar! Ve yine istemistir ki Velîd gibi kalplerinde hastalik bulunanlar ve kâfirler: Allah bu misalle ne demek istemistir ki? diye kendi kendilerine sorsunlar!
Pek güzel ama, nasil oluyor da 19 sayisi, Tanri'nin bütün bu isteklerini saglayabiliyor? Yani nasil oluyor da Kitaplilarin ve müminlerin imanini arttirirken, kâfirlerin soru sormalarina vesile yaratiyor? Daha baska bir deyimle, cehennem'de 19 muhafiz melegi vardir diye neden dolayi Kitapli'lar Kur'ân'a inansinlar, ya da müminlerin imani artsin da, is kâfir'lere gelince onlar: Allah bu misalle ne demek istemistir ki? diye kendi kendilerine sorsunlar? 19 sayisindaki sir ve anlam açiklanmadigina göre, pek dogal olarak kitapli'lar ve mümin'ler dahi ayni soruyu sormak zorunda kalmayacaklar midir? Elbetteki kalacaklardir; nitekim 1400 yil boyunca herkes bu soruyu sorup durmustur! Imdi mümin'ler bile, kendi kendilerine: Allah bu misalle ne demek istemistir ki? seklinde soru sormakla, kâfir olmus sayilmayacaklar midir? Yoksa acaba Tanri, mümin'lerden, her seyi gözü kapali sekilde kabul edip, hiç soru sormadan kendisine boyun egmelerini mi beklemektedir? Eger böyle ise, bu takdirde insan varligini akil ile yaratmis olmasinin anlami nedir?
Öte yandan yukardaki âyet'lerde, 19 sayisi'nin, inkârcilari sinamak için seçildigi belirtildikten sonra, söyle deniyor: ... Iste Allah böylece, diledigini sapiklikta birakir, diledigini dogru yola eristirir.... (K. Müddessir, 31). Bu sözler Velid b. Mugire'nin, gerçek bir müslüman olmayisiyle (ve onun gibi davranan diger kâfirlerlerin tutumlariyle) ilgilidir. Ancak dikkat edilecegi gibi, Kur'ân'in bu hükmüne göre Tanri, diledigini sapiklikta birak yâni inkarci yapan, ya da dogru yola sokandir. Yâni Tanri, hem diledigi gibi kisileri (ki olayimizda bu Velîd b. Mugire'dir) sapiklikta birakip kâfirlerden yapiyor, ve hem de kâfirdirler diye lânetleyip cehenneme atiyor! Böylece kendi kendisiyle çeliskiye düsmüs oluyor!
Hemen ekleyelim ki çeliski niteligindeki bu tema, Kur'ân'in çogu âyet'lerinde devamli sekilde islenmistir. Örnegin En'âm sûresi'nin 125.ci âyet'inde, Tanri'nin, diledigi gibi insanlari müslüman yaptigi, ve diledigini de kâfir kildigi, ve kâfir kildiklarini da cehennemlik saydigi yazili. Zirâ âyet aynen söyle: Allah, kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyet'e açar; kimi da saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. Allah, inanmayanlari küfür batakliginda birakir (K. En'âm 125; Zümer 22-23; Mâide 41, 49, vs...). Bunun gibi, yine Kur'ân'da, müsrikleri, yâni puta tapanlari (ki Tanri'nin en büyük düsmanlari olarak damgalanmislardir) müsrik yapanin bizzat Tanri oldugu yazili: Allah dileseydi, (onlar) puta tapmazlardi... (K. En'âm sûresi, âyet 107). Ra'd sûresi'nde: Allah dileseydi, bütün insanlari dogru yola sevkederdi (K. Ra'd sûresi, âyet 31). Secde sûresi'nde su var: Biz dilesek herkese hidayet verirdik... (K. Secde, hayet 13). Örnekleri çogaltmak mümkün. Ancak anlasilmasi güç olan su ki, müsrik'leri müsrik, ve kâfir'leri kâfir yapan bu ayni Tanri, onlarin cehennemlik olduklarini ilân edip öldürülmelerini emretmekten geri kalmiyor; örnegin: ... müsrikleri buldugunuz yerde öldürün, onlari yakalayin, onlari hapsedin, ve onlari her gözetleme yerinde oturup bekleyin... diyor (Bkz. Tevbe sûresi, âyet 5). Bunu dahi yeterli bulmiyor, bir de insanlari birbirleriyle savastirip bogazlastira'nin kendisi oldugunu açikliyor: ... Allah dileseydi... milletler, kendilerine açik deliller geldikten sonra, birbirleriyle savasmazlardi... Allah dileseydi onlar savasmazlardi (birbirlerini öldürmezlerdi); lâkin Allah diledigini yapar (K. Bakara sûresi, âyet, 253). Buna benzer daha nice örnekler var. Anlatmak istedigimiz su ki, Muhammed'in Kur'ân'a yerlestirdigi âyet'lere göre Tanri, insanlari diledigi gibi müslüman yapip cennet'e sokuyor, ya da diledigi gibi müsrik, kâfir yapip cehennem'e atiyor. Kuskusuz ki bu da bir çelisme!
Neden dolayi Tanri insanlari kâfir yapip cehenneme atiyor? diye sorulacak olursa bunun yanitini yine Kur'ân'da ve Muhammed'in günlük siyâseti'nin gereksinimlerinde bulmak mümkün! Gerçektende, Kur'ân'da yazilanlardan ögrenmekteyiz ki Tanri, cehennemi insanlarla dolduracagina dâir kendi kendine söz vermistir. Örnegin Secde sûresi'nde su var: Biz dilesek herkese hidâyet verirdik. Fakat cehennemi cin ve insanlarla dolduracagima dâir Benden söz çikmistir (K. 32 Secde sûresi, âyet 13). Yani Tanri, eger dilemis olsa herkese hidâyet verebilecek iken vermiyor, çünkü vermis olsa, cehennemi insanlarla doldurmak hususunda kendi kendine verdigi sözü tutamamis olacaktir. Ve iste sözünü yerine getirmek içindir ki Tanri, insanlarin tümünü hidâyete erdirip tek bir ümmet yapmak imkânina sahip bulundugu halde, böyle yapmayip kimini mümin, kimini müsrik (putperest) ve kâfir kiliyor. Bunun böyle oldugunu da, Hûd sûresi'nde, apaçik bir sekilde söylemekten geri kalmiyor: Eger Rabbin dileseydi insanlari tek bir ümmet kilardi. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hâlâ ayriliktadirlar; esâsen onlari bunun için yaratmistir. Rabbinin: -And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracagim- sözü yerine gelmistir (K. 11 Hûd sûresi, âyet 118-119).
Dikkat edilecegi gibi Tanri burada ...esâsen onlari bunun için yarat(tik)... diyerek amacinin insanlari ayriliklar, düsmanliklar içinde yaratmak oldugunu, ve bunu yapmakla cehennemi insanlarla dolduracagina dâir kendi kendine vermis oldugu sözü tuttugunu bildirmekte. Böyle olunca cehennemi doldurabilmek için yeteri kadar kâfir bulmak ihtiyacindadir, çünkü cehennem, âdeta doymak bilmeyen bir ejderhadir; su bakimdan ki Tanri'nin: Ey cehennem! Doldun mu? diye sordugu her def'asinda, cehennem Tanri'ya: Daha var mi? diye karsilik vermektedir (K. Kaf sûresi, âyet 30). Oysa Tanri için, cehennemi doldurabilmek üzere dilediginin gönlünü darlatip onu kâfir kilmaktan (örnegin bkz. En'âm sûresi, âyet: 125), ve kâfir kildiklarini cehenneme atmaktan daha kolay ne vardir ki? Hattâ Kur'ân'dan ögrenmekteyiz ki Tanri, bazi hallerde kisilere, günahlari artsin da biraz daha kâfir olsunlar diye, mühlet dahi tanimaktadir. Örnegin Imrân sûresi'nde söyle yazili: Inkâr edenler, kendilerine vermis oldugumuz mühletin sakin kendileri için hayirli oldugunu sanmasinlar. Biz onlara ancak, günahlari çogalsin diye mühlet veriyoruz... (K. Al-i Imrân, âyet 178). Burada geçen inkâr edenler deyimi, Tanri'nin gönüllerini kapayip kâfir kildigi kimseler için kullanilmistir. Tanri onlara mühlet veriyor ama, bu mühlet'i onlarin hayrina olmak üzere vermiyor; sadece günahlarinin biraz daha artmasini saglamak için veriyor. Böylece cehennem'e atacagi insanlarin sayisini biraz daha arttirip, cehennemi doldurmak hususunda kendi kendine vermis oldugu sözü tutmus oluyor!
Bu yukarda söz konusu olan âyet'lerin ortaya vurdugu bir husus daha var ki o da su: Her gizli seyi bildigini söyleyen Tanri, cehennem'in dolup dolmadigini bilmez görünmekte! Bilemedigi içindir ki, dolup dolmadigini anlamak maksadiyle cehenneme sormak ihtiyacini duymakta. Nitekim biraz önce degindigimiz gibi, Kur'ân'in Kaf sûresi'nde Tanri'nin, cehennem'e: (Ey Cehennem!) Doldun mu? (K. 50 Kaf sûresi, âyet 30) diye sordugu yazili. Ancak cehennem öylesine aç gözlü ve öylesine insanlari yakmaga heveslidir ki, Tanri'nin bu sorusuna: Daha var mi? (K. Kaf sûresi, âyet 30) diye karsilik vermekte (Bu konuda ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari, Cilt II, sh. 826). Böylece cehennem, Tanri'yi biraz daha fazla sayida kâfiri atese atmaga zorlamis gibidir. Bu zorlama altinda Tanri, ille de cehennemin açligini giderecegim diye, diledigi gibi insanlari sapik yapar, kâfir kilar; tipki muhafiz meleklerin sayisi'nin 19 oldugunu bildiren yukardaki âyet'de ... Allah diledigini sapiklikta birakir, diledigini dogru yola eristirir... (K. Müddessir 30-31) dedigi gibi!
Söylemeye gerek yoktur ki saglikli bir insan akli, Tanri'nin bu yukarda belirttigimiz sekilde is görebilecegini kabul edemez. Edemedigi içindir ki 19 sayisi'nin, mucizevî nitelikte oldugu dogrultusundaki seriâtçi iddiâlarini ciddiye alamaz.
Gerçekten de, örnek olmak üzere verdigimiz yukardaki seriât verilerini tekrar gözden geçirerek, söyle bir düsünecek olursak su sorulari sormaktan kendimizi alamayiz: Yüce ve her seyi yapmaga kâdir oldugu söylenen bir Tanri, bütün insanlarin gönlünü açip müslüman yapma olasiligina sahip iken, onlari, sirf cehenneme atmak için kâfir yapmis olabilir mi? Ya da kendi kendisine: Ben Cehennemi kâfirlerle dolduracagima söz verdim! deyip, kâfir yaptiklarini cehenneme atar, ve attiktan sonra da: Doldun mu, ey cehennem? diye sorabilir mi? Ya da hiç insan akli, Cehennem'in (sembolik nitelikte bile olsa) dile gelip Tanri'ya: Daha var mi? diye soracagini kabul edebilir mi? Elbette ki bütün bunlar akli dislar nitelikte, ve dolayisiyle aydin kisilerin havsalasi disinda kalan seyledir.
Pek iyi ama, neden acaba Kur'ân'da, Tanri'nin, diledigi gibi insanlarin gönüllerini açip müslüman yaptigi, ya da dar ve sikintili kilip kâfir ya da müsrik (putperest) kildigi yazilmistir? Bunun nedenini, biraz önce degindigimiz gibi, Muhammed'in yasam siyâsetine egemen olan gereksinimlerde aramak gerekir. Su bakimdan ki Muhammed, kisileri ve özellikle önemli ve etkili kimseleri (örnegin kendi amucasi Ebû Tâlib'i) müslüman yapmaga çalisipta yapamayinca, kendisini, çevresindekilere ve taraftarlarina karsi, güç durumda hissederdi. Bir yandan peygamber oldugunu söylerken, diger yandan, kendisine en yakin olan kisileri dahi müslüman yapabilecek kudretten yoksun görünmenin, kendi prestij ve otoritesi bakimindan yikici oldugunu bilirdi. Özellikle Mekke döneminde, yâni daha henüz güçlenmedigi ve insanlari zorla, kiliçla Islâm'a sokma olasiligindan yoksun bulundugu dönemde, bu tür bir basarisizlik, onun peygamberlik iddiâlari bakimindan pek tehlikeli sonuçlar yaratabilirdi. Nitekim bunun ilginç örneklerinden biri, kendisine babalik etmis bulunan amucasi Ebû Tâlib'i müslüman yapamamasiyle ilgili olaydir. Biraz yukarda belirttigimiz gibi Ebû Tâlib, Kureyslilerin çok saydigi ve sevdigi bir kimse oldugu için, Muhammed sunu hesaplamisti ki, eger Ebû Tâlib'i müslüman yapacak olursa, onun sayesinde Kureysli putataparlardan pek çogunu Islâm'a kolaylikla sokabilecektir. Ancak ne var ki Ebû Tâlib, kendi atalarinin dininden, yani putataparliktan ayrilmak istememistir. Son derece hosgörülü bir insan oldugu için, Muhammed'in inançlarina saygi göstermis, hattâ onu pek çok tehlikelerden korumus, fakat bununla beraber ölünceye kadar inançlarini terketmemistir. Ölüm döseginde iken dahi, Muhammed'in kendisini son bir def'a olmak üzere Islâm'a çagirmasina ragmen, atalarinin dininden dönmemis, ve kâfir olarak ölmüstür. Söylemeye gerek yoktur ki bu, Muhammed bakimindan büyük bir basarisizlikti. Bunu örtbas etmenin tek yolu, müslüman, ya da kâfir olmanin dogrudan dogruya Tanri'nin dilek ve keyfine bagli bulunduguna dâir Kur'ân'a: Allah, kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyet'e açar; kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. Allah, inanmayanlari küfür batakliginda birakir (K. En'âm, 125) seklinde âyet'ler koymakti. Böylece Ebû Tâlib'in müslümanligi kabul etmemesinin sorumlulugunu kendi sirtindan atip Tanri'ya yükleyivermis ve bir bakima: amucam'in müslüman olmasini Tanri istemedi! Benim yapabilecegim bir sey yoktu demek istemistir.
Sadece bu olay vesilesiyle degil, fakat Islâm'a sokmak isteyipte sokamadigi, ve bu yüzden düsmanlik besledigi diger kimseler vesilesiyle de Kur'ân'a, yukardakine benzer daha nice âyet'ler koymustur ki, bunlardan biri, 19 sayisi ile ilgili ve simdi üzerinde durdugumuz Müddessir sûresi'nin 30 ve 31.ci âyet'leridir. Yukarda degindigimiz gibi, Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre bu âyet'leri, Kureys esrafindan Velîd b. Mugire vesilesiyle konmustur. Söylendigine göre Velîd, önceleri Muhammed'e yakinlik göstermis, ve hattâ bir def'asinda Muhammed'in okudugu Kur'âni dinleyince fevkalade etkilenmis, ve etkilendigini de etrafa hissettirmistir. Onun bu sekilde etkilendigini gören Kureysli müsrik'ler telasa düsüp kendi kendilerine: Eyvah! demisler Velid dininden dönüp müslüman olacak; artik ona bakarak bütün Kureys dininden dönecektir . Ve iste güyâ bunu önlemek için Velîd'in yegeni Ebû Cehil devreye girmis, ve bir gün yanina giderek bir sürü kandirmalarla onun Islâm'a girmesini önlemistir. Hattâ onu yanina alip müsriklerin yanina getirmis ve onlarin önünde konusturmustur. Güyâ Velid onlara, Muhammed'in, yalanci, mecnûn, kâhin ya da sair gibi lakaplardan ziyâde sihirbaz lakabiyle çagirilmasinin uygun olacagini söylemis ve söyle demistir: Olsa olsa, o (Muhammed) bir sihirbazdir. Görmüyor musunuz: kisi'yi ailesinden, evlâdindan, kölesinden ayiriyor. Onun bu sekilde konusmasi üzerine Kureysli müsrikler Muhammed'i sihirbaz olarak çagirmaga baslamislardir (Bu konuda Diyânet Vakfi'nin, Müddessir 21-25 âyet'leriyle ilgili açiklamasina bakiniz). Yine hatirlatalim ki Velîd, cömertligiyle ve halk'a karsi adâletiyle, halk'in çok sevdigi bir kimse idi. O kadar ki, Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre, kendisini vahiy gönderilmege layik bilir, ve biraz yukarda degindigimiz gibi: Kureys'in reisi olarak ben varken, nasil olur da vahiy bana degil fakat Muhammed'e gönderilir? seklinde konusurdu. Söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlar, Velid b. Mugire'nin cehenneme atilacagini ve cehennem'de 19muhafiz melek bulundugunu bildiren Müddessir süresi'nin, yukarda belirttigimiz 30. ve 31.ci âyet'lerinin Muhammed tarafindan Kur'ân'a alinis nedenlerini anlatmaga yeterlidir26.
Yukardan beri belirttiklerimizden anlasilacagi gibi, Müddessir sûres'nin söz konusu âyet'lerinde yer alan 19 sayisinin, seriâtçilarin pek yanlis olarak sandiklari gibi, bilimsel ya da mucizevî bir niteligi yoktur. Bu sayi, Kur'ân'in Tanri sözleri olmaktan ziyâde, olsa ola, yine Kur'ân'da yazili oldugu gibi, Muhammed'in sözleri (ya da hiç degilse Kur'ân'i derleyenlerin sözleri) olduguna kanittir ki, el-Hâkka sûresi'nin 40.ci âye'inde ifâdesini söyle bulmus olmaktadir: Hiç süphesiz o (Kur'ân) çok serefli bir elçinin sözüdür (K. 69, Hâkka sûresi, âyet 40) .
1 Bu dogrultuda olmak üzere su âyet'leri de eklerler:
"Kur'ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerlesen apaçik âyet'lerdir" (K. 29 Ankebut 49)
"Kendilerine ilim verilenler, sana Rabbinden indirilenin hak oldugunu (ve Allah'a) layik olanin yolunu gösterdigini bilirler" (K. 34 Sebe 6);
"Allah... kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin..." (K. 58 Mücâdele 11)
2 Kur'ân'dan önce diger ümmetlere, örnegin Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara verilen kitaplar için dahi ilim sözcügü kullanilmakta. Örnegin Isrâ sûresi'nde su var: De ki: Siz ona ister inanin, ister inanmayin; su bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere O (Kur'ân) okununca derhal yüz üstü secdeye kapanirlar (K. 17, Isrâ, 107)
3 Diyânet Vakfi çevirisinde Kehf sûresi'nin 109. âyeti'yle ilgili açiklamaya bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age, (Cilt IV, sh. 3296)
4 Elmalili H. Yazir, age (Cilt IV, sh. 3499)
5 Gazalî, Ihyâ-u Ulum îddin, (Istanbul , Cilt I-VII)
6 H. Özdemir, "Kur'ân'i Kerim ve Müspet Ilim" (Diyânet Dergisi, Cilt XIII, No. 4, sh. 234). Ayrica bkz. Muhammed Wazed Ali, "Science In The Quran" (in The Islamic Litterature, 1966, Vol. XII. no. 9, sh. 37-45)
7 Hûd sûresi'nin 40.ci âyet'inin Diyânet Vakfi'nca yorumuna bakiniz.
8 Diyânet Vakfi'nin En'âm 125 âyeti ile ilgili yorumundan.
9 Bu konuda benim Aydin ve Aydin!'... adli kitabima bakiniz.
10 Bu konuda ilginç bir kaynak olarak bkz. Leonard W. Levy, Treason Against God : A History of the Offense of Blasphemy, (New York 1981); ayrica bkz. Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bible: Is te Bible Holy? Is it The Word of God? (New Yorek 1979)
11 Bkz. Lloyd M. Graham, age (sh. 1, 5 ve d.). Ayrica benim Aydin ve Aydin adli kitabima bakiniz.
12 Dogu Perinçek'in Aydinlik Dergisi'nin 7 Aralik 1997 tarihli sayisinda yayinlanan Fussilet Sûresi baslikli yazisina bakiniz.
13 Bu çeviri Elmalili H. yazir'indir. Diyânet Vakfi'nin cebirisi söyle: (Ey Muhammed! Madem ki seni gönderdik) O halde, kâfirlere boyun egme ve (Kur'ân ile) onlara karsi olanca gücünle büyük bir savas ver. Birinin suyu tatli ve susuzlugu giderici, digerininki tuzlu ve aci iki denizi saliveren ve aralarina bir engel, asilmaz bir sinir koyan Allahtir)... (K. 25, Furkan sûresi, âyet: 52-53)
14 Yukardaki çeviri Elmalili'nin. Diyânet çevirisi söyle: Iki denizi birbirine kavusmak üzere salivermistir. Aralarinda bir engel vardir, birbirine geçip karismazlar. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? (K 55, Rahman, 19-21).
15 Bu konuda Beyzavî gibi kaynaklara bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili, H. Yazir, age (Cilt V. sh. 3593, 3600-360; ve Cilt VI, sh. 4661, 4672-3
16 Bu konuda bkz. Elmalili, H. Yazir, age (Cilt VI, sh. 4672)
17 Diyânet Vakfi çevirisinde Lokman 10 hayet'inin yorumuna bakiniz.
18 Bkz. Gölpinarli, age (sh. CXI)
19 Bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VII, sh. 5253 ve d.)
20 Diyânet Vakfi'nin Isra 44 âyetiyle ilgili açiklamasina bakiniz.
21 Diyânet Vakfi'nin yorumu böyle.
22 Diyânet Vakfi'nin yorumu böyle.
23 Diyânet Vakfi'nin yorumu böyle.
24 Elmalili H. Yazir, age (Cilt IV. sh. 3005
25 Bu konud bkz. Elmalili H. Yazin, age (Cilt IV, sh. 3004)
26 Muhammed bununla da yetinmemis, el-Hümeze sûresi'nde de Velîd'in cehennem atesine atildigini söylemistir (Bkz. K. 104 el-Hümeze, 1-9) . Bununla beraber bu sûre'de sözü edilen kisinin baska birileri oldugunu söyleyenler de vardir .