Takîye” Uygulmasinin Kaynagi Olarak Kur'ân


(Nahl sûresi, âyet: 106-107;

Al-i Imrân sûresi, âyet: 28-20;

En'âm sûresi, âyet: 119)




“Takîye” (Takiyye) deyimi, belli durumlarda Islâmî buyruklara uyma zorunlugundan uzak kalarak is görme anlamina gelir. Bu durumlar, genel olarak canini, irzini ya da malini düsman serrinden korumakla ilgili oldugu kadar, Islâm'in yayilmasini kolaylastirmak, Islâm adina çikar saglamak vs... gibi sekillerde de kendini gösterir. Örnegin Islâm'dan çikmak günâh islemek sayildigi halde, müslüman bir kisi'nin, ölüm tehdidi altinda Islâm'dan çikmasi (irtidat etmesi) “günah” sayilmaz; bunun gibi, Islâm çikarlari adina kâfir'lerle “dost” imis gibi görünmesi, ya da Islâm çikarlari adina yalan ve hile yollarina basvurarak onlari yok etmesi de ayni sekilde günah sayilmaz. Öte yandan kisilerin gönüllerini Islâm'a isindirmak maksadiyle, onlara çikar saglamak, örnegin haklari olmadigi halde ganimet mal'larindan pay ayirmak, bir bakima takîye etmek'tir ki uygulanisi, birazdan belirtecegimiz gibi, Muhammed dönemine iner.


Günümüzde Islâmcilarin laik Cumhuriyet'i yikmak için basvurduklari kurnazliklardan biri de takîye'ciliktir. Din ve Devlet ayriligina dayali demokratik sistem anlamina gelen ve akli vahyin önüne diken laik'ligin Islâm ile bagdasamayacagini bildiklerinden, bu bagdasmazligi göz ardi etmek, hattâ birbirine zit seyleri uyumlu imis gibi göstermek için her türlü esneklige yönelirler. Fakat bu kurnazligi biraz daha etkili kilabilmek için takîye yanlisi degilmis gibi görünmek isterler ve örnegin: “Müslümanlikta takîye yoktur” derler. Ya da Sunnî ve Si'î ayirimina dayali olarak Sunnî'ligin takîye'ye yer vermedigini, buna karsilik Si'î'likte takîye uygulamasinin esas oldugunu öne sürerler. Oysa bütün bu söyledikleri yalandir, çünkü takîye, Kur'ân'dan ve Muhammed'in Kur'ân'a dayali tutum ve davranislarindan kaynaklanan Islâmî bir kurulus olarak 1400 yil boyunca uygulana gelmistir. Bu itibarla “Sunnî'likte takîye yoktur, Sii'likte vardir” seklindeki beyanlar, yalan olmak yaninda Islâm'i inkâr anlamina da gelir. Hemen ekleyelim ki seriâtçi'arimizin takîye dogrultusundaki tutum ve davranislarinin amaci, kisilerin bagnazligini körükleyip onlari birer saldiri ögesi haline getirmek, bu sayede lâik Cumhuriyet'i içten fethetmek, din ve devlet ayriligina son verip Islâmî devleti yerlestirmektir.


*


Muhammed'in Kur'ân'a koydugu âyet'lere ve kendinden verdigi örneklere göre, müslüman bir kisi'nin din'den çikmasi, yâni Islâm'i terketmesi (“irtidat” etmesi) büyük bir günah sayildigi halde, eger bir kimse bu isi zorluk karsisinda kalmak nedeniyle (örnegin ölüm tehdidi altinda) yapmis ise günâh islemis olmaz, yeter ki kalbi “iyman”ini yitirmememis olsun. Çünkü “iyman” denen sey, kalp ile, ya da dil ile, ya da el ile kendisini belli eden bir sey olarak kabul edilir. “Iyman”, dil ve el ile belli edilemeyipte kalp yolu ile korunabildigi takdirde sorun yoktur. Çünkü müslüman kisi, kendisinin (ya da din kardesi'nin) cani ve mali bakimindan tehlike içinde bulundugunu ve zarara ugrayacagini anladigi zaman, bundan kurtulmak için dili ve eli Islâm'a aykiri bir sey yapmis ve fakat kalbindeki iymani saklamis ise, takîye etmis sayilir. Bunda suç ve günah yoktur, zirâ yaptigi seyi “ilahî müsâade” ile (yâni Allah'in ruhsatini tutmus olarak) yapmis gibi kabul edilir; ve sunu düsünür ki Tanri insanlari “kalplerinin inandigina” göre degerlendirir.


Yine bunun gibi Müslüman kisilerin, kâfirlerle, müsrik'lerle (puta tapanlarla) dostluk kurmalari, onlara yakinlik göstermeleri, yardimda bulunmalari günah sayilmakla beraber, bir takim “zaruret”ler ve çikarlar ugruna onlara yakinlik göstermeleri, onlarla dost olmalari câiz görülmüstür. Yine ayni sekilde, Islâm'in, yiyecek ve içecek seyler konusunda getirdigi haram ve yasaklara, belli zorunluklar altinda uyamayan, yâni haram seyleri yeyip içen Müslüman kisiler, günahtan ve dini iztirabtan uzak kalmis olurlar. Muhammed'in söylemesine göre Tanri, Müslüman kullarina takîye yolu ile hareket serbestligi bagislamistir; hem de öylesine ki, kimi yorumculara göre takîye, müslüman kisi için bir tür “örtü” isini görür ve takîye'si olmiyan kisinin dini de yok sayilir.


Biraz önce isâret ettigimiz ve biraz asagida belirtecegimiz gibi, bütün bu hususlar, Muhammed'in Kur'ân seklinde, ya da Kur'ân olmiyarak koydugu hükümlerle, ve kendi yasamindan verdigi örneklerle ortadadir. Bu itibarla takîye'nin, Islâm'in belli bir kesiminde geçerli, diger bir kesiminde geçersiz oldugunu söylemek, ve örnegin “Sünnî'likte takîye yoktur ama Si'î'likte vardir” seklinde konusmak yanlis olur. Her ne kadar “takîye”nin Si'i'ler bakimindan çok önemli oldugu, ve örnegin tehlike ve zorunluk karsisinda Islâmî emirlere uymamak bakimindan Si'î'lerin kendilerini daha rahat hissettikleri, ve takîye etmek için gerekçe dahi göstermeye yanasmadiklari ve hattâ Kur'ân'daki “... haberiniz olsun ki Allah yaninda ekreminiz (en degerliniz) en takvalinizdir (ondan en çok korkaninizdir)...” (K.49 Hucurat sûresim âyet 13) seklindeki âyet'i “Içinizde takîye'yi en çok kullanan (kisi), Tanri'dan en çok korkandir” diye yorumladiklari öne sürülür ise de, su muhakkak ki, si'î'ler için takîye, hiçbir zaman “temel ilke” olarak kabul edilmis ya da gönül rizasiyle de benimsenmis bir sey degildir. Nitekim Si'î'ler, çogu zaman kendilerini Sunnî çogunlugu karsisinda tehlikede görmek nedeniyle “takîye” yolunu seçme zorunlugunda bulmalarina ragmen, zaman zaman ölümü dahi göze alarak isyanlarda bulunmuslar, kahramanlik örnekleri vermisler, ve böylece inançlarini “takîye'siz” yollarla kanitlamaktan geri kalmamislardir. Kuskusuz ki bunda rol oynayan etkenler arasinda, Ali'nin su sözleri vardir: “Inancin alâmet-i fârikasi, sana zarar verecek olan adâletin, sana fayda getirecek olan adâletsizlige tercih edilmesidir” .


Sünnî'lere gelince, onlar için “takîye”, kisi davranislarinin Kur'ân âyet'leriyle ve Muhammed'in eylem ve islemleriyle ahenkli kilinmasindan, baska bir sey degildir. Nitekim Taberî, ünlü “Tafsir” adli yapitinda, takîye'yle ilgili Kur'ân âyet'lerine dayali olarak su yorumu yapmistir: “Bir kimse zorlanirsa, ve düsmanlarindan kurtulmak için, kalbi muhalefet ettigi halde, dili ile küfrü kabûl ederse, ona cezâ terettüb etmez; zirâ Allah, kullari hakkinda , bunlarin kalplerinin inandigina göre hüküm verir” *


Bu hususlari böylece açikladiktan sonra simdi geliniz, her seyden önce Kur'ân'in takiye'yi öngören âyet'lerinden bazilarini inceleyelim ve incelerkende bu âyet'lerin yerlesmesine vesile olan olaylari özetleyelim:


Kur'ân'da Nahl sûresi 'nin 106ci âyet'inde su yazili: “Her kim iman ettikten sonra Allah'i inkâr ederse - kalbi iman ile dolu oldugu halde (inkâra) zorlanan baska- fakat kim kalbini kâfirlige açarsa, iste Allah'in gazabi bunlaradir; onlar için büyük bir azap vardir. Bu (azap) onlarin dünya hayatini ahirete tercih etmelerinden ve Allah'in kâfirler toplulugunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür” (K. 16, Nahl sûresi, âyet 106-107).


Dikkat edilecegi gibi bu âyet'de “... kalbi iman ile dolu oldugu halde (inkâra) zorlanan baska...” diye bir tümce yer almis. Bu sekliyle âyet'in anlatmak istedigi sey su: Gönlü imanla dolu Müslüman bir kisi, Islâm'dan çiktigi takdirde günah islemis olur ve Tanri'nin gazabina ugrar. Fakat eger bu isi, öldürülmek ya da iskenceye sokulmak vs... gibi bir tehdit ve baski altinda kalarak yapmis ise, bu takdirde günah islemis olmaz; bunu Tanri'nin “ruhsati” ile yapmis sayilir. Fakat eger böyle bir tehdit ve tehlike olmadigi halde, yâni sirf kendi rizasiyle Tanri'yi inkâr ve Islâm'i terk yoluna gitmis ise ona “Allah'tan bir gadab ve bir de azab vardir”. Islâm kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki bu yukardaki âyet'i Muhammed, su olay vesilesiyle Kur'ân'a koymustur:


Müslümanligi kabul etmis olan Yasir ile karisi Sümeyye, ve ogullari Ammar, bagli bulunduklari inanç yüzünden Kureys'lilerin (yâni putperest Arap'larin) tehdidine ugrarlar. Eger Islâm'dan çikmayacak olurlarsa öldürüleceklerdir. Fakat bu tehdide ragmen Islâm'i terketmeyeceklerini ilân ederler. Bunun üzerine Kureys'liler, önce Sümeyye'yi iki ayagindan iki deve'nin arasina baglarlar ve: “Sen erkekler için müslüman oldun” diye hakâretler yagdirip kadincagizin orasini burasini bir harbe (mizrak) ile delerler; sonra da onu develere sürükletip parçalatarak öldürtürler. Onun arkasindan kocasini, yâni Yasir'i de öldürürler. Bütün bunlar Yasir ile Sümeyye'nin ogullari Ammar'in gözleri önünde olmaktadir. Kendisinin de ayni akibete ugrayacagini anliyarak dehsete düsen Ammar, canini kurtarmak için Tanri'yi inkâr ve Islâm'i terk ettigini bildirir. Bunu duyanlar derhal Muhammed'e giderek: “Ya Resullullah Ammar küfretmis” derler. Fakat Muhammed onlara: “Hayir! Ammar bastan asagi iyman dolmus, iyman onun etine kanina karismistir” diye karsilik verir. Bu arada Ammar, iki gözü iki çesme agliyarak Muhammed'in yanina gelir. Muhammed onu yatistirmaga çalisir ve gözlerinin yasini silerek: “...(Eger Kureys'liler ayni seyi) tekrar ederlerse sen de dedigini tekrar et” der; yâni ona takîye'yi tavsiye etmis olur** . Daha dogrusu demek ister ki: “Eger Kureysli'ler seni tehdit altinda tutup Tanri'yi ve Islâm'i inkâr'a zorlarlarsa sen de onlarin dedigi gibi yap”. Böylece takîye etmenin, yukardaki âyet'ler (yâni Nahl sûresi'nin 106-107 âyet'leri) geregince bir bakima fazilet anlamina geldigini anlatmis olur.


Ancak ne var ki “takîye”yi öngören yukardaki iki âyet (yâni Nahl sûresi'nin 106-107ci âyet'leri), kendilerinden hemen sonra gelen iki âyet ile çelisme halindedir. Gerçekten de Nahl sûresi'nin bu yukardaki 106-107ci âyetlerini izleyen 108ci ve 109cu âyet'ler aynen söyle: “Iste onlar Allah'in, kalplerini, kulaklarini ve gözlerini mühürledigi kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir. Hiç süphesiz onlar ahirette ziyana ugrayanlarin ta kendileridir” (K. Nahl sûresi, âyet 108-109). Burada geçen “onlar” sözcügü, Tanri'yi inkâr eden ve Islâm'i terkeden müslüman kisilere atiftir. Ve iste bu âyet'lere göre bu kisilerin kalplerini, kulaklarini ve gözlerini mühürleyen, yâni onlarin kâfir olmalarina ve Cehennem'e atilmalarina sebeb olan dogrudan dogruya Tanri'dir. Ve bu ayni Tanri, kâfir kildigi kisileri takîye yoluna sokmaktadir. Olacak sey midir bu? Hiç “Yüce” oldugu kabul edilen bir Tanri, kul'larinin gönüllerini diledigi gibi iymanla doldurur, ya da imansiz kilar ve sonra kendi kendine takîye eder mi?


*


Takîye etmek konusunda Kur'ân'da yer alan âyet'lerden bir digeri, Al-i Imrân sûresi'nin 28ci ve 29cu âyet'leridir, ki söyledir: “Müminler, müminleri birakip da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artik onun Allah nezdinde hiçbir degeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakinmaniz baskadir. Allah kendisine karsi (gelmekten) sizi sakindiriyor. De ki: -Içinizdekileri gizleseniz de açiga vursaniz da Allah bilir. Göklerde ve yerde olanlari da Allah bilir...” (K. 3, Al-i Imrân sûresi, âyet 28-29).


Görülüyor ki bu âyet'lere göre Tanri, Müslüman kisilerin, müslüman olmayanlarla dostluk kurmalarini yasaklamistir; bu emrine uymayacak olanlari cezalandiracaktir. Ve Tanri her seyi bildigi için, insanlarin ne düsündüklerini, ve ne hissettiklerini çok iyi bilir. Bu nedenle, eger müslüman kisi, Tanri'nin bu yasak emrine ragmen kâfirlere kalben bagli ise, yâni kalbinde kâfirlere karsi sevgi ve dostluk besleme egiliminde ise, bu egilimini gizlemis olsa dahi Tanri bunu bilir ve bu gibi kisileri cezalandirmaga “kâdir'dir”. Fakat eger müslüman bir kisi, kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakinmak için, onlarla dostluk kurmus ise, yâni takîye etmis ise, Tanri'nin gazabina ugramaz, çünkü yukardaki âyet'lerde bu husus: “...Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakinmaniz baskadir...“ seklinde açikca dile getirilmistir.


Al-i Imrân sûresi'nin bu âyet'leriyle söz konusu edilen “takîye” yolu, sadece kisiler bakimindan degil fakat, kuruluslar ve hattâ devlet bakimindan da geçerli sayilir. Örnegin müslüman bir devlet'in kâfir'lerle baris andlasmalari imzalamasi ve müslüman olmiyan (yâni gayri müslim) bir devlete karsi onunla isbirligi yapmasi câiz'dir, yeter ki bu andlasma ve bu is birligi, baska müslümanlarin aleyhine olmasin.


al-i Imrân sûresi'nin Müslüman'lara “takîye” edebilme olasiligini veren bu yukardaki 28.ci ve 29. âyet'lerinin inmesine sebeb olan olaylarin pek çesitli oldugu söylenir. Bir rivâyete göre Yahudi'lerden bazi kimseler, müslümanlardan (Ensar'dan) bazi kimseleri Islâm'dan vazgeçirmek istemisler ve bunun üzerine Muhammed'in yakin arkadaslarindan bazilari (örnegin Abdurrahman ibn Cübeyr ve Said ibn Hayseme gibi kimseler), müslümanlara o Yahudi'lerden sakinmalarini tavsiye etmislerdir. Fakat buna ragmen müslümanlar onlari dinlememislerdir. Iste güyâ bu nedenle Tanri yukardaki âyet'i göndermistir!


Baska bir rivâyete göre güyâ müslümanlardan bazilari (örnegin Hatib ibni ebi bel'eta) Mekke kâfirlerine sevgi ve yardim gösterdikleri için Tanri kizmis ve onlari bundan yasaklamak için yukardaki âyet'i indirmistir!

Diger bir rivâyet'e göre münafiklardan Abdullah ibni Übeyy ve arkadaslari Yahudi'lerle ve müsrik Arap'larla dost imisler, güyâ onlara haberler verirlermis. Bu nedenle Tanri onlari bu tür davranislarini önlemek için âyet indirmistir!


Bir baska rivâyet'e göre Tanri bu âyet'i, Muhammed ile “peygamberlik” yarisina çikmis olan Müseylime'nin tutum ve davranislari vesilesiyle indirmistir. Kisaca belirtelim ki Müseylime, Yamame'de Beni Hanifa'ya mensup biri olup, tipki Muhammed gibi “peygamber” olarak taninmak istyeyen bir kimse idi. Kendisini Beni Hanife'nin peygamberi (Resuli Beni Hanife) olarak ilân etmisti; bu nedenle “Yamamali Rahmân” diye taninirdi. Muhammed'i de Kureys'in peygamberi (Resuli Kureys) olarak görürdü *** . O kadar ki bazi kimseler, Muhammed'in bütün bilgileri Müseylime'den edindigini söylerlerdi. Bu yüzden Muhammed ona çok içerler, ve onu “Müseylimetül'kezzab” lakabiyle asagilardi.


Söylendigine göre Müseylime, bir gün iki kisiyi tutuklatir ve bunlardan birine sorar: Muhammed hakkinda ne dersin?”. Bu kisi yanit verir: “Muhammed Resulullah'dir” . Bu yanita karsi Müseylime tekrar sorar: “Benim hakkimda ne dersin?”. Bu soruya: “Sen de Resullullahsin” diye karsilik verir. Yâni Muhammed gibi Müseylime'nin de “peygamber” oldugunu söylemis olur, çünkü korku içerisindedir ve bu sekilde konusmamis olsa kafasinin kesilecegini bilir. Takîye yolu ile kellesini kurtarmis olur. Bu yanit'tan hoslanan Müseylime adami serbest birakir. Ve bu kez diger kisiye ayni sorulari sorar: “Muhammed hakkinda ne dersin?”. Bu kisi yanit olarak Muhammed'in “Resûlullah” oldugunu söyler. Müseylime tekrar sorar: “Benim hakkimda ne dersin?”. Bu soruya adamcagiz yanit vermek istemez; çünkü onu “peygamber” olarak kabul etmemektedir. Bu nedenle “dilsizim” diye karsilik verir. Daha baska bir deyimle takîye yoluna gitmez. Müseylime sorusunu üç kez tekrar eder ve her üçünde de adam'dan “dilsizim” seklinde yanit alinca adamin kellesini kestirtir. Haberi alan Muhammed, takîye eden kisi için (yâni Müseylime'yi de Muhammed gibi “peygamber” olarak kabul ettigini söyliyen birinci kisi için) ”Allah'in ruhsatini tuttu” der. Ikinci kisi için (yâni Müseylime'yi “peygamber” olarak kabul etmedigini “dilsizim” diyerek ifâde eden ve takiye yoluna gitmeyen kisi için) “Hakki izhar etti” (yâni “dogruyu söyledi”) der**** . Böylece sunu anlatmis olur ki din ugruna takîye yapmak ne kadar uygun ise “helâk” olmayi (ölmeyi) göze almak da o kadar yerinde bir davranistir.


*


Kur'ân'da “haram” yiyeceklerin, “muztar” (çaresiz) durumlarda kalindigi zaman yenilmesini câiz kilan hükümler vardir ki “takîye”nin bir baska seklidir. Bunlardan biri olarak En'âm sûresi'nin su âyeti'ni okuyalim: “Üzerine Allah'in adi anilip kesilenden yememenize sebeb ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldiginiz disinda, haram kildigi seyleri size açiklamistir...” (K. 6, En'âm sûresi, âyet 119). Görülüyor ki, yenecek olan seyler, üzerlerine Allah'in adi anilarak kesilmis olan seyledir. Yâni müslüman bir kisi, ancak besmeleli seyleri yemelidir. Besmeleli olmiyan seyler, Tanri'nin haram kildigi seylerdir. Bununla beraber Tanri, çaresiz kalinan hallerde, haram seylerin, yâni besmelesiz olarak kesilmis seylerin yenmesine izin vermekte ve bunu, yukardaki âyet'de görüldügü gibi: “...Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldiginiz disinda, haram kildigi seyleri size açiklamistir...” diyerek belli etmektedir. Daha baska bir deyimle Müslüman kisi, çaresizlik içerisinde kalip yemek zorunlugunda bulundugu haram seyler yüzünden günâhkâr duruma düsmez; takîye etmis sayilir.


*


Takîye uygulamasi konusunda Kur'ân tek kaynak degildir; Kur'ân kadar etkili bilinen diger bir kaynak daha vardir ki o da Muhammed'in Kur'ân olmiyarak koydugu hükümlerden olusur. Bu kaynak, Muhammed'in yasamlarindan verilecek örneklerle doludur. Bunlardan biri, sair Ka'b b. el-Esref'in öldürtülmesiyle ilgili olan olaydir ki Hicret'in üçüncü yilina rastlar. Konuyu, “Seriât'tan Kissa'lar” adli kitabimizin ikinci cild'inde açiklamis olmakla beraber****** burada kisaca animsatalim ki Ka'b b. el-Esref, Mekke ve Medîne'de ün yapmis olan bir sair'dir. Son derece güçlü kalemiyle Muhammed'i elestirdigî ve Islâm'a karsi geldigi için Muhammed'in düsmanligini kazanmistir. Ondan kurtulmanin ancak onu öldürtmekle mümkün olacagini düsünen Muhammed, müslümanlara çagirida bulunur ve: “...Ka'b Ibn-i Esref'i öldürmek için kim hazirdir... Çünkü (Ka'b) Allah'a ve Resûlüne ezâ vermistir” diye konusur. Daha baska bir deyimle hasmini öldürtmek için gönüllü arar. Muhammed'in çagirisini isiten Muhammed Ibn-i Mesleme adinda biri, bu isi yapmakla cennete gidecegini düsünerek, gönüllü oldugunu söyler ve: “Yâ Resûla'llah! Ister misin onu ben öldüreyim” der. Bundan pek hosnud olan Muhammed: “Evet isterim” diyerek sevincini açiga vurur. Bunun üzerine Ibn-i Mesleme, bir kaç arkadasi ile anlasir ve onlarla birlikte cinâyet hazirligina girisir. Bu arkadaslari arasinda, Ka'b'in süt kardesi Ebû Nâile adinda biri de vardir. Kuskusuz ki onun sayesinde Ka'b'i ele geçirip hakkindan gelmek kolay olacaktir. Hazirladigi plani açiklamak maksadiyle Ibn-i Mesleme, arkadaslarini da yanina alarak Muhammed'in huzuruna çikar ve cinâyeti ne sekilde isleyecegini anlatir. Bu plana göre Ka'b'in evine gidecek ve ona Muhammed hakkinda kötü seyler söyliyerek kendisini Muhammed'in düsmani imis gibi gösterecek, böylece onun güvenini elde edecek ve sonunda cinâyeti isleyecektir. Daha baska bir deyimle Ibn-i Mesleme, hile ve yalana dayali bu planini gerçeklestirmek için Muhammed'ten izin istemektedir. Anlatilanlari dikkatle dinleyen Muhammed, hiç tereddüd etmeden plani uygun buldugunu söyler ve bir aksam vakti, Ibn-i Mesleme ile arkadaslarini sehrin kapisina kadar geçirir ve: “Tanri sizinle beraberdir, Tanri yardimciniz olsun” diyerek onlari ugurlar. Kafadarlar mehtapli gecede yürüye yürüye Ka'b' in evinin önüne gelip kapiyi çalarlar. O tarihlerde henüz yeni evli bulunan Ka'b, karisi ile birlikte yataginda yatmaktadir; gece karanliginda pencereden basini uzatarak gelenlerin kim oldugunu kesfetmege çalisir. Tam o sirada Ibn-i Mesleme sesini yükselterek Muhammed hakkinda kötü seyler söylemege baslar ve onun gelisinin Arap'lar için bir belâ ve felâket oldugunu, bu yüzden halkin agir vergiler altinda inledigini vs... anlatir. Onun ardindan Ebû Nâile, yâni Ka'b'in süt kardesi olan kisi, kendisini tanitir ve tipki Ibn-i Mesleme gibi Muhammed'ten yakinir ve sonunda: “Ben sana bir meseleyi söylemek üzere geldim...” der. Ka'b bu söylenenlere inanir ve kapiyi açmak için yatagindan kalkar. Fakat karisi onu alikomak ister, çünkü gelenlerin seslerinden iyi niyetli olmadiklarini sezmistir. Kocasina söyle der: “Bu saatte nereye çikiyorsun? Emin ol! ben bir ses isittim ki onda kan damliyor (ser seziliyor)”. Karisinin bu sözlerini hafife alan Ka'b, onlardan kendisine kötülük gelmeyecegini söyler ve: “O benim kardesim Muhammed Ibn Mesleme ile süt kardesim Ebû Nâile'dir” diyerek kadincagizi haslar. Ve sonra gelenlerle konusmak üzere kapiyi açar. Ibn-i Mesleme ve arkadaslari kendisini büyük bir dostluk görünüsü içerisinde karsilarlar ve bu güzel mehtapli gecede sohbet etmek için yürüyüse çikmayi teklif ederler. Teklifi uygun bulan Ka'b, onlarla beraber yürümege baslar. Fakat biraz ileriye gittiklerinde Ibn-i Mesleme ve digerleri kiliçlarini çekip Ka'b'in vucudunu delik desik ederler. Ve sonra onun basini kesip Medine'ye dönerler ve kesik basi Muhammed'e teslim ederler. Onlarin bu “basarisi”ndan fazlasiyle mutlu olan Muhammed, Ka'b'in kanli kesik basini eline alarak diz çöker ve Tanri'ya duâ'lar eder. Bu olay çevrede öylesine bir dehset ve korku havasi yaratir ki çogu kisiler, bu arada bazi Yahudi'ler, Islâm olduklarini bildirirler. Bu kanli olayin baskalari için ders olmasini isteyen Muhammed söyle konusur: “Kâ'b beni fesat dolu konusmalariyle ve kötülük kaynagi siirleriyle igneledi. Eger içinizden her hangi biriniz bu sekilde davranacak olursaniz, biliniz ki kiliçla yine ayni sekilde kanlar akitilacaktir”.#


Görülüyor ki Muhammed, “cinâyet” islemenin, ya da hile ve yalan yollarina gitmenin günâh islemek demek olduguna dâir hükümler koymakla beraber, Kâ'bi öldürmek için kendisinden hile ve yalan için izin isteyen, (yâni takîye etmek isteyen) Ibn Mesleme'ye ve arkadaslarina bu olasiligi saglamistir. Böylece Ibn Mesleme ve arkadaslari, hile ve yalan usullerine basvurarak cinâyet islemekten dogma günâhlardan kurtulmuslardir.



*


Takîye'nin dinsel ahlâk bakimindan sorun teskil eden bir yönü olmayabilir; fakat akilci ahlâk açisindan savunulacak bir yönü yoktur. Su bakimdan ki takîye, amac'a (gaye'ye) ulasmak için her türlü arac'i (vasita'yi) mesrû (özürlü) kilan bir uygulamadir. Bundan dolayidir ki “takîye” sayesinde kisi'nin (ya da kuruluslarin, örnegin devlet'in) davranislari, bu davranislardan dogacak sonuç'lara göre degil, fakat sadece gaye (amaç) esasina göre degerlendirilir. Böylece kisi, günâh islemis olma huzursuzlugundan uzak tutulmus olur. Daha baska bir deyimle, kalben “iyman” sahibi kalmak sartiyle, belli durumlarda, yalan, hile ya da cinâyet gibi eylemlere basvurmayi, seriât ahlâkîligi bakimindan “fazilet” bilebilir. Bu inançtaki kisilerin olusturduklari toplumlarda “takîye”nin “giderek içtenlige dönüsebilecegini” düsünmek hayalperestlik olur. Eger toplum yasamlarina “içtenlik” getirilmek isteniyor ise, bu takdirde insanlari akilciliga yöneltmek gerekir. Zirâ akilci temele dayali ahlâk anlayisinda “takîye'ye” yer yoktur: “Yalan” her zaman için “yalan”dir, ve “hile” her zaman için “hile”dir, ve “cinâyet” her zaman için “cinâyet”tir.

* Taberî'nin Tafsîr'inden yapilan alinti için Islâm Ansiklopedisi'nde “Takîye” sözcügüne bakiniz.

** Bkz. Elmalili H. Yazir, Hak Diîni, Kur'ân Dili, (Cilt 4, sh. 3131).

*** Bkz. Elmalili H. Yazir, age, (Cilt 2, sh 1073).

**** Bkz. Elmalili H. Yazir, age, (cilt 4, sh. 3131-2)

****** Kaynak Yayinlari, Istanbul 1997, sh. 61.


# Bkz. Ilhan Arsel, Seriât'tan Kissa'lar 2, (Kaynak Yayinlari, Istanbul 1997), sh. 61-68].