Kur'ân'daki Çeliskileri, Elestirel Akil Yolu Ile Sergilemek


Dikkatli bir okuma ile görülür ki Kur'ân, insan yasaminin her yönünü, her konudaki hükümleriyle çeliskilere bogar. Örnegin, bir yandan kisi varligina “deger” verirmis gibi görünürken, diger yandan kisi'yi kul kertesine indirir. Bir yandan “hür”'lükten söz ederken, diger yandan hak ve özgürlük kavramlariyle bagdasmaz olan seyleri, örnegin kölelik kurulusunu dogal bilir. Bir yandan kisi'nin irâde serbestisine yer verirmis gibi görünürken, diger yandan özgür düsünceyi kökünden eritir. Bir yandan kadin'a deger verirmis gibi görünürken, ve örnegin “Kadinin da erkek üzerinde hakki vardir” derken, diger yandan onu “aklen ve dînen dûn”, sahitlikte ya da miras paylasiminda erkegin yari degerinde, ve her hâlü kârda erkegin egemenligi altinda bir yaratik olarak tanimlar, ve daha nice olumsuzluklarla asagilar. Bir yandan hosgörü yönlüsü imis gibi görünürken, diger yandan kendi emirlerine uymayanlari “kâfir” ve “cehennemlik” sayarak hosgörüsüzlügün en kati sekline yer verir. Bir yandan “kin”, “intikam” gibi seyleri kötülermis gibi görünürken, diger yandan "Can'a can, göze göz, dise dis" gibi insanlari birbirlerinden en acimasiz sekilde intikam aldirici “Kisas” uygulamasini getirir. Bir yandan "Din'de zorlama olmaz" derken, diger yandan farkli inançta olanlari (velev ki ana-baba olsun'lar) düsman, ya da din'den çikanlari öldürülmege layik bilir. Bir yandan Islâm'in insanlar arasi sevgi ve saygiya dayali oldugu kanisina yönelikmis gibi görünürken, diger yandan “Islâm'dan gayri gerçek din yoktur, baska dinlere yönelenler sapiktirlar, Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla dost olmayin Allah onlari kahretsin, vs..” seklinde, insanin insana sevgisini yok edici zihniyete yer verir. Bir yandan “...Allah dilemedikçe insanlar inanmazlar” seklinde hüküm sevkederek inanma'nin Tanri iznine bagli oldugunu bildirirken, diger yandan inanmayan'lara (yâni inkârcilara) lânet'ler savurur, örnegin: “Kahrolasi insan, ne inkârcidir!” der.


Bu örnekleri sonsuza dek çogaltmak kolay. Denilebilir ki Kur'ândaki her bir âyet'in ardinda, buna ters düsen buyruklar yer almistir; pek az hüküm gösterilebilir ki çelismesiz olsun. Durum, Muhammed'in “Kur'ân olmayarak” söyledigi sözler, yâni Hadîs'ler için dahi böyledir.


Kisi ve toplum yasamlarinin her yönünü düzenleyen bu buyruklar, çelisme çemberi halinde, insan beynini ters yönlerde isler duruma getirir. Bu çelismeler bazan Kur'ân'in çesitli sûre'leri arasinda, bazan ayni Sûre'nin âyet'leri arasinda, bazan da bir âyet'in tümceleri ve hattâ ayni bir tümce'nin kendi sözcükleri arasinda gizlenmistir. Her ne kadar ilerdeki kesimlerde bu çelismelere sik sik deginecek olmakla beraber, kisaca bir fikir edinmek üzere burada bir kaç örnek daha vermekte yarar vardir.


Çelismelerin en tipik örneklerini, Islâm'i hem “hösgörü” dini imis gibi gösteren, ve hem de hösgörü ilkesine asla yer vermeyen hükümler arasinda bulmak mümkündür. Örnegin, biraz önce degindigimiz Bakara sure'sinin 256. âyet'inde "Dinde zorlama olmaz" diye bir hüküm var ki, Islâm dinini "hosgörü" dini seklinde göstermege çalisanlarin elinde bayrak isini görür. Buna benzer bir hüküm, bir baska sûre'de, Gasiye Sûre'sinde söyledir: "Ey Muhammed, sen ögüt ver; esasen sen sadece bir ögütçüsün. Sen onlara zor kullanacak degilsin... Kim inkar ederse...Allah onu...azaba ugratir... Hesaplarini görmek Bize düsmektedir" (K. 88 Gasiye 21-2,24,26). Yine bunun gibi Nahl sure'sinde su var: "Eger yüz çevirirlerse, Ey Muhammed, Sana düsenin sadece açikça teblig oldugunu bildir" (K. 16 Nahl 82). Buna benzer bir ayet Sûra Sûre'sinde söyle der: "Ey Muhammed, eger yüz çevirirlerse bilsinler ki Biz seni onlara bekçi göndermedik, sana düsen sadece tebligdir". (42 Sûra 48). Yunus Sûre'sinde, "inkarcilara" karsi hosgörülü bir tutum havasi yaratan su ayet bulunur: "Ey Muhammed, seni yalanlarlarsa - Benim yaptigim bana, sizin yaptiginiz sizedir; siz benim yaptigimdan sorumlu degilsiniz, ben de sizin yaptiginizdan sorumlu degilim- de... De ki -Ey insanlar, rabbinizden size gerçek gelmistir. Dogru yola giren ancak kendisi için girmis ve sapitan da zararina olarak sapitmistir; ben sizin bekçiniz degilim-..." (K.10 Yunus 41-108)). Yine bunun gibi “müsrik”lere (puta tapanlara), inkarci olanlara ve Islâm'a yanasmayanlara karsi bu yeryüzü dünyasinda zorlama olmayacagi, onlari kendi sorumluluklariyle, kendi "günahlariyle" basbasa birakmak gerektigi, ve çünkü yaptiklarinin cezasini kiyamet günü görecekleri hususunda "Kiyâmet günü her ümmete bir sahid getiririz..." seklindeki âyet'ler, ve bu âyet'ler dogrultusunda hadîs'ler de bulunur. Örnegin Yahudiler ve Hiristiyanlarla ilgili olarak Muhammed'in: "Dinimizde mûsamaha ve cömertlik bulundugunu Yahudi ve Hiristiyanlarin bilmelerini isterdim" dedigi söylenir1. Ve iste bu tür hükümlere bakarak sanilir ki Islâm hosgörü dinidir, farkli inançta olanlara ve baska dinlere karsi saygi dinidir!


Oysa ki Kur'ân âyet'leri arasinda, bu yukardakilere ters düsen niceleri vardir ki, Islâm'dan gayri gerçek bir din olmadigini açiklamak yaninda, bir de baska din ve inançta olanlara ölüm saçmaktan geri kalmaz. Örnegin Al-i Imran sûresi'ndeki: "Kim Islâmiyetten baska bir dine yönelirse onunki kabul edilmeyecektir" (K. 85 Imran 85 vs.) seklindeki hükümlerden tutunuz da "müsrik"lerin ("putperest'lerin") öldürülmeleri gerektigine (K. 9 Tevbe 5), ya da "...artik onlarin (kâfirlerin) boyunlarini vurun, parmaklarini dograyin" (Enfal 12) seklinde yok edilmelerine, ya da Yahudilere, ve Hiristiyanlara karsi "Hak dinini (Islâm'i) kabul etmelerine kadar" savas açilmasina, ve Islâmi kabul etmedikleri takdirde “cizye” (kafa parasi) alinmasina varincaya kadar dehset saçan tehditler vardir.


Bu vesileyle hatirlatalim ki "müsrikler" sözcügü, her ne kadar “Puta tapanlar”i (yâni “Tanri'ya es kosanlar”i) anlatir olmakla beraber, genel olarak son derece genis anlamda tutulmustur: "Islam'a inanmayanlari", Kur'ân'i “Tanri sözü” olarak tanimayanlari, Muhammed'i “peygamber” saymayanlari (ve hattâ “Kitab ehli” diye bilinen Yahudileri ve Hiristiyanlari) dahi kapsayan bir sözcük seklinde kullanildigi olmustur 2. Ve iste Kur'ân, bir yandan: “Dinde zorlama olmaz” derken, diger yandan bütün bu farkli inançtaki insanlara korku ve dehset saçan hükümleri kapsar. Seriâtçi'nin kafa yapisi, birbirine ters iki ayri hükmü ayni zamanda kabule öylesine alismistir ki, müslüman olmayanlarin Islâm'a kiliç yolu ile sokulmalarini “Dinde zorlama olmaz” hükmüne aykiri bulmaz. Örnegin Diyânet Vakfi'nin büyük “üstad'lari”, “Cihad”in (yâni “vurusmali” nitelikteki savas'in) müslümanlara farz kilindigini bildiren Bakara sûresi'nin 216ci âyetini açiklamak maksadiyle söyle demekteler: “Cihad... hiç bir zaman saldiri degildir. Çünkü önce Islâm'a davet yapilir, kabul eden müslümandir. Islâm'i kabul etmeyenden tâbi olmasi istenir. Bunu da kabul etmezse, ancak o zaman savasilir. Savastaki sirri biz bilmeyiz ama Allah bilir. Bazi milletler cezaya müstehak olunca, Allah onlari çesitli belâlarla cezanlandirir. Iste onlardan birisi savastir...” 3. Yâni demek isteniyor ki Islâm'a çagirilan, fakat çagiriya kulak asmayan bir topluma karsi savas açmak, ve onu kiliç yolu ile Islâm'a sokmak Allah'in buyrugudur, ve bu buyrugun “din'de zorlama olmaz” hükmü ile, hosgörü ile çatisir bir yönü yoktur! Seriâtçi'nin çeliskiye yatkin düsünce tarzindan daha baska bir yanit beklemek, elbetteki abestir.


Yine bunun gibi Kur'ân'in bazi âyet'lerinde Muhammed'in sadece ögüt verici ve müjdeci oldugu, zor kullanmakla görevli kilinmadigi, inkârcilari Tanri'ya karsi hesap vermekle ve basbasa birakmakla görevli oldugu, ve onlarin cezalarinin Tanri tarafindan verilecegi yazili iken, diger bazi âyet'lerinde Islâm'i “cihad” yolu ile, kiliçla, zorla kabul ettirmesi emredilmistir. Bir iki örnek verelim: Daha önce de sikssik belirttigimiz gibi Bakara sûresi'nde: “Dinde zorlama yoktur...” (K. Bakara, 256) diye bir hüküm var. Gasiye Sûresi'nde Tanri'nin: "Ey Muhammed, Sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütçüsün" (K. 88 Gasiye 21-22) diye konustugu yazili. Bunun gibi Nahl ve Sûra Sûre'lerinde su var: "(Ey Muhammed) sana düsenin... sadece teblig oldugunu bildir" (K. 16 Nahl 82; 42 Sûra 48). Bundan anlasilan o ki, inkarcilarin cezasini verecek olan Tanri'dir. Nitekim Neml sûresin'de: “Rabbin süphesiz onlar arasinda hükmünü verecektir...” denmekte (K. 27 Neml: 78). Câsiye Sûre'sinde bu fikri pekistiren su âyet var:"...Rabbin kiyâmet günü, ayriliga düstükler seyler hakkinda süphesiz aralarinda hükmedecektir." (K. 45 Câsiye 17). Ayni hatirlatma Gâsiye suresi'nde söyle tekrarlanir: "Ey Muhammed sen ögüt ver! Esasen sen sadece bir ögütçüsün. Sen onlara zor kullanacak degilsin. Ama kim ...inkar ederse Allah onu en büyük azâba ugratir .Onlarin dönüsü Bize'dir. Süphesiz sonra hesaplarini görmek de Bize düsmektedir" (88 Gâsiye 21-26). Enbiyâ sûresi'nde Muhammed'in “rahmet” olarak gönderildigi ve kisileri Islâm'a çagirmakla görevlendirildigi, ve çagiriya uymayanlari kiyamet günü ile uyarmasi emredilmekte: “(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. De ki: -'Bana sadece, sizin ilâhinizin ancak bir tek Allah oldugu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak misiniz-'? Eger yüz çevirirlerse de ki: -' (Bana emrolunani) hepinize açikaldim. Artik size vâdolunan sey (mahserde toplanma zamaniniz) yakin mi, uzak mi, bilmiyorum...” (K. 21, Enbiyâ sûresi, âyet 107-109). En'âm ve Kalem ve Mü'min Sûre'lerinde Tanri, güyâ inkarcilara verilecek cezayi Kiyâmet gününde kendisinin uygulayacagini bildirerek Muhammed'e sadece insanlari uyarmakla görevli oldugunu hatirlatir: "Ey Muhammed...senin milletin Kur'an'i yalanladi; -'Cezanizi ben verecek degilim' de (onlara)"(K. 6 En'am 68); "Ey Muhammed, Kur'an'i yalanlayanlari bana birak. Biz onlari bilmedikleri yerden yavas yavas azaba yaklastiracagiz..." (K. 68: Kalem 44-45); "...Ey Muhammed... onlari kiyamet günü ile uyar..." (K. 40 Mü'min 18). "O kiyamet günü ki inkarcilarin yüreklerini agizlarina getirecektir".


Bu yukardakilere eklenebilecek daha pek çok âyet'lere bakilarak, Tanri'nin Muhammed'i sadece "uyarici" olarak gönderdigi, din'de siddet yoluna basvurulmamasini emrettigi, ve "inanmayanlarin” hakkindan ilerde, Kiyamet gününde kendisinin gelecegini bildirdigi sanilir. Yâni sanilir ki Muhammed, Islâm'i zor kullanarak degil fakat sadece insanlari uyarmak sûretiyle yaymakla görevlendirilmistir! Tanri onu sadece “rahmet” olmak uzere göndermistir!


Ancak ne var ki bu ayni Kur'ân'da Tanri'nin, yukarda söylediklerini unutmusçasina, ya da inkârlarcasina konustugu, din'de zorlama yolunu seçtigi, "müsriklere" ve "kâfirlere" ölüm saçtigi, onlara karsi “vurusmali” sekilde, yâni kiliçla savasmak üzere Muhammed'i görevlendirdigi görülür. Örnegin Tevbe Sûre'sinde: "...Ey Muhammed, inkarcilarla ... savas, onlara karsi sert davran"(K. 9 Tevbe 73) der. Enfal Sûre'sinde : "...(inkarcilarin) boyunlarini vurun, parmaklarini dograyin"(K. 8 Enfal 12) diye ekler. Tevbe Sûresi'nde "... müsrikleri nerede görürseniz öldürün" (K. 9 Tevbe 5) dedikten sonra Ehl-i kitab'a (yani Yahudi'lerle Hiristiyan'lara vs...) karsi, Islâmi kabul etmelerine ya da “cizye” (kafa parasi) vermelerine kadar savasilmasini emreder ve söyle der: "Kendi;lerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan,,allah ve Rehülünün haram kildigini haram saylamayan ve hak dini (Islâm dini'ni) kendine dine edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savasin” (K. Tevbe sûresi, âyet, 29). Enfal sure'sinde de söyle emreder: "...yalniz Allah'in dini (yani Islâm) kalana kadar savas" (K. 8 Enfal 39).


Yine bunun gibi din'de zorlama olmadigini (örnegin, Bakara 256) ve dilediginin gönlünü açip müslüman yapar oldugunu söyleyen Tanri (örnegin En'âm 125), kendisine bas egsinler diye insanlari darlik ve hastaliklara ve azab'a ugrattigini, kulaklarini sagir, gözlerini kör ettigini, kalplerini mühürledigini söylemekten geri kalmaz. Bu da yetmez, bir de vurusmali savas usûllerine basvurarak insanlari birbirleriyle bogazlastirir. Hani sanki bundan baska bir çözüm bulamazmis, yani iknâ yolu ile, ve güzellikle kendisine inandirma gücüne sahip degilmis gibi! Bu konudaki nice örneklerden biri söyle: “Andolsunki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardindan boyun egsinler diye onlari darlik ve hastaliklara ugrattik... De ki: -Ne dersiniz: eger Allah kulaklarinizi sagir, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunlari size Allah'tan baska hangi tanri geri verebilir...” (K. En'âm 42-46). Evet ama, mademki insanlari dogru yola sokabilecek güçte'dir, mademki dilediginin kalbini, gözünü kulagini açma olasiligina sahiptir, o halde neden insanlari dogru yola sokup yer yüzünü mutluluk diyari haline getirmez bu “yüce” Tanri? Insanlari diledigi gibi “Müsrik” ya da “kâfir” yapanin bizzat kendisi oldugunu söyleyen bir Tanri'nin, “müsrik'tirler, “kâfir'dirler” diye bu insanlari cehenneme atmasinin ya da bogazlatmasinin nasil bir mantikî yönü olabilir?


Yine bunun gibi Kur'ân'in sadece “ögüt” olarak gönderildigini bildiren ve “Dileyen Kur'ân'dan ögüt alir” seklindeki ifadelerle kisileri ögüt almakta serbest bilen âyet'ler yaninda, bu ayni Kur'ân'in “korkutma” amaciyle gönderildigini ve ona uymayanlarin cezalandirilmalari gerektigini belirten âyet'ler bulunur. Örnegin Abese sûresi'nde Tanri'nin söyle konustugu yazili: “... Süphesiz (bu âyet'ler), degerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle (yazilip) tertemiz kilinmis, yüce makamlara kaldirilmis mukaddes sahifelerde (yazili) bir ögüttür; dileyen ondan (Kur'ân'dan) ögüt alir...” (K. 80, Abese sûresi, âyet 11-16). Ancak ne var ki Abese sûresi'nde Kur'ân'in “ögüt” oldugunu, ve dileyenlerin “Kitap”tan ögüt alabileceklerini söyleyen bu ayni Tanri, bir baska sûre'de Kitab'i korkutmak için indirdigini bildirmekten geri kalmaz. Örnegin En'âm sûresi'nde söyle yazili: “Indirdigimiz bu kitap. mübarektir... ve Mekke ve çevresini onunla korkutasin diye gönderilmistir“ (K. En'âm, 92). Meryem sûresi'nde de su var: “Kur'ân'i....yanlista savasim verip direnen bir toplumu korkutman için senin dilinle indirerek kolaylastirdik” (K. Meryem: 97)4.


Öte yandan Kur'ân'a inanmamanin, Tanri'yi ve Muhammed'i inkâr etmek, yâni “kâfir” olmak anlamina geldigi, bunun da cezasinin, hem bu yeryüzünde ve hem de öbür dünyada çok agir oldugunu bildiren hükümler var. Sadece Kur'ân'i inkâr etmek degil, fakat Kur'ân'in anlattigi seyler hususunda kuskulanmak dahi ayni feci sonucu dogurur. Bu feci sonucun ne oldugunu Kur'ân, sayisiz denecek kadar çok âyet'leriyle ortaya vurmustur ki, bunlardan biri söyle: “Ey Peygamber! Kâfir'lerle ve munâfik'larla savas, ve onlara sert davran. Yerleri cehennemdir onlarin. Orasi ne kötü bir varis yeridir” (K. Tevbe 73; Tahrîm 9). Burada geçen “kâfir”ler deyiminden, Kur'ân'i ve Muhammed'i kabul etmeyenler anlasilir; “munafik'lar” ise, Kur'ân'a ve Muhammed'e distan inaniyormus gibi görünüp, içten inanmayanlardir.


Görülüyor ki Kur'ân'daki Tanri, hosgörüye yer verir gibi görünen hûkümler yaninda, hosgörü nedir bilmeyen hükümleri, çelismeli sekilde siralamis gibidir. Fakat buna ragmen seriâtçi'lar “Kur'ân'da çelisme yoktur” derler; zirâ çelismeleri farkedebilecek bir düsünce tarzina sahip degillerdir; farketseler de "Çelisme bize göredir, Tanri'ya göre degildir!" seklinde konusurlar.


*


Çeliskilerin bir baska sekline "özgürlülük" ve "özgürlük'süzlük, ya da "akilcilik" ve "akli dislamislik" konusunda rastlariz. Zira Kur'ân, bir yandan: "Din akildadir, akli olmayanin dini de olmaz" , ya da;"Kitabini oku, bugün kendi hesabini kendin göreceksin. Kim yola gelirse kendi lehine yola gelmis ve kim saparsa kendi aleyhine sapmistir" (K.17 Isrâ 13-15); ya da: "Kiyâmet günü adâlet terazilerini kuracagiz, hiç bir kimse hiçbir seyde haksizliga ugramayacak, hattâ hardal tanesi agirliginda bir isin bile karsiligini verecegiz" (K. 21 Enbiyâ 47) de ya da:"Kiyâmet günü yaptiginiz seylerin karsiligi verilir..." (K.36 Yâ-Sîn 54), ya da:"Kim iyi bir is yaparsa faydasi kendisinedir, ve kim kötülükte bulunursa zarari kendisinedir" (K. 41 Fussilat 46), ya da: "Yaptiklarinizdan dolayi mutlaka sorguya çekileceksiniz" (K. 16 al-Nahl 93), ya da:"Basiniza gelen her hangi bir müsibet kendi ellerinizin yaptigi isler yüzündendir" (K. Sûra 30) seklinde âyet'ler sevkeder, ve bu tür hükümlerle kisi'ye sanki “özgür” ve “akilci” davranis taniyormus, ve sanki onu "iyi" ve "kötü" tüm davranislarinin sorumlusu kiliyormus gibi görünür5, fakat buna karsilik bu ayni Kur'ân, akilciligi ve özgürlügü kökünden yok eder nitelikte hükümlere yer verir ki, asil agirlik bu tür hükümlerdedir. Örnegin Ahzab sûresi'nde:"Inanan erkek ve kadinlarin Allah ve peygamberinin verdigi kararlar disinda davranmalari ve karar almalari yakisik almaz" (K. al-Ahzab 36) diye yazilidir ki, kisinin tüm davranislarinin, en ince noktasina varincaya kadar, özgür irâde yolu ile degil fakat gökten indigi sanilan dondurulmus buyruklarla, “vahiy”lerle düzenleneceginin kanitidir. Böyle bir hükmün, biraz yukarda gördügümüz: "Basiniza gelen her hangi bir müsibet kendi ellerinizin yaptigi isler yüzündendir" (K. Sûra 30) seklindeki âyet'le uyum saglayan bir yönü olmayip çeliski yarattigi ortadadir.


Simdi muhtemelen söyle denecektir: Tanri ve peygamber buyruklari disinda davranmayi ve karar almayi yasaklayan yukardaki emrin kisi özgürlügünü kisitlayan bir yönü yoktur, çünkü kisi yasamlari esasen kanunlarla sinirlanmis olarak ayarlanmistir; Tanri ve peygamber “emirleri” de kanun isini görmektedir.


Evet ama kanun denen sey, kisinin özgür iradesinin tezahür etmis seklidir. Kisi, kendi iradesini ortaya vurmak sûretiyle kendi yasamini düzenler. Ve zamana ve ihtiyaçlara göre bu kanunlari degistirir. Oysa Tanri ve Peygamber buyruklari, kisinin özgür irâdesiyle konabilen ya da degistirilebilen bir sey degildir.


Öte yandan kisi'yi "iyi" ya da "Kötü" yapanin Tanri olduguna dair hükümler vardir Kur'ân'da; örnegin Nahl Sûresi'nde söyle der: "Süphesiz Allah diledigini saptirir, diledigini de dogru yola eristirir..." (16 Nahl 36,93; ve ayrica bkz. 35 Fâtir 8; Müddessir 31, 42 vs.). Ra'd Sûresi'nde: "Allah dileseydi bütün insanlari dogru yola sevkederdi" (K. Ra'd 31) der. En'âm Sûresi'nde: "Allah isteseydi puta tapmazlardi" (K.6 En'âm 107) diye yazilidir. Yunûs Sûresi'nde: "Ey Muhammed! rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanlarin hepsi inanirdi..." (K.10 Yñnus 99) der. Secde Sûresi'nde Tanri'nin cehennemi insanlarla dolduracagina dair kendi kendine söz verdigi, ve bu nedenle herkesi dogru yola sokmadigi su sekilde anlatilmakta: "Biz dilesek herkese hidâyet verirdik, fakat Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracagima dâir Benden söz çikmistir" (K.32 Secde 13). Kehf Sûresi'nde, Tanri'nin bazi kimseleri gaflete sürükledigi bildirilmekte: "Bizi anmamalari için gönüllerine gaflet verdigimiz (vs... kisi)..." (K.18 Kehf 28) diye yazilidir. Bunlara eklenebilecek daha nice hükümler var ki, hepsi de kisi davranislarinin özgür irâdeye dayali olmayip, “Tanri”nin dilegine göre ayarlandigini gösterir; bu nedenle bunlar (ve benzerleri) biraz yukarda belirttigimiz hükümlerle çeliski halindedirler. Ancak seriât egitiminden geçmis kisiler bu hükümlerde çeliski bulmazlar.

Tanri'nin "adâleti" ya da “keyfiligi” konusunda ayni çelismeler ve ayni tutarsizliklar kendisini gösterir. Örnegin Bakara Sûresinde Tanri, müslüman'larin dostu ve kurtaricisidir; müslüman olmayanlarin dostu ise Seytan'dir: "... Allah dostudur inananlarin. Onlari karanliklardan isiga çikarir. Inanmayanlarinsa dostlari seytandir, onlari isiktan karanliga götürür. Onlardir ates ehli, onlardir orada ebedî kalanlar" (K. 2 Bakara 257). Ancak ne var ki bir baska Sûre'de bu ayni Tanri, kisileri "kâfir" yapan, "Karanlikta tutan", "inandirmayan", "saptiran" durumundadir; hani sanki seytan'dan geldigini söyledigi seyleri seytan'a yaptirandir. A'raf sûresi'nde Tanri'nin insanlara: “Sakin seytan sizi aldatip yoldan çikarmasin...!” seklinde konustugu ve fakat hemen ardindan: ”Biz, seytanlari inanmayanlara dost kildik” (K' A'raf 27) diye ekledigi yazili. Ancak ne var ki insanlari “inanmaz” (örnegin “puta tapar”) yapan da yine bu ayni Tanri'dir. Yine bunun gibi En'âm Sûresi'nde: "Allah isteseydi puta tapmazlardi" (K. 6 En'âm 107) diye yazili. Bundan anlasilan su ki Tanri bir kisim insanlari puta tapar olmaktan kurtarmis, bir kismini ise puta tapar olarak birakmistir. Ayni Sûre'nin bir baska âyet'inde: "Tanri dilediginin gönlünü açar onu müslüman yapar... dilediginin kalbini dar kilar (kâfir yapar)..." (K. 6 En'âm 125) diye yazili. Ibrahim Sûresi'nin 14. âyetinde: "Allah diledigini saptirir...ve diledigini de dogru yola eristirir " (K.14 Ibrahim 4) denmekte. Kehf suresinde: "Allah'in dogru yola eristirdigi kimse hak yoldadir. Kimi de saptirirsa artik ona dogru yola gösterecek bir rehber bulamazsin" (K.18 Kehf 17; ayrica bkz. 17 Isra 97) diye açiklanmistir. Yine bunun gibi Isrâ sûresi'nde:"Allah... kimleri saptirirsa artik onlar için Allah'in katinda dost bulamazsin. Biz onlari kiyâmet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sagirlar olarak hasrederiz. Varacaklari yer cehennemdir. Onun atesi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini arttiririz." (K. 17 Isrâ 97) diye yazili.


Görülüyor ki bütün bu âyet'lerde Tanri, diledigini “saptiran”, “kâfir” kilan, “kötü yola sokan”, ya da diledigini “dogru yola ileten” durumundadir. Fakat ne var ki Tanri, insani kötü yola sokmakla, saptirmakla, inanmaz kilmakla kalmayip, bir de inanmaz kildiklarini ve saptirdiklarini, “kâfir”dirler, “sapik”tirlar, “kötü”dürler diye lâ'netlemekte, örnegin: “Kahrolasi insan! Ne inkârcidir!” (K. Abese, 17) demekte, ya da cehennemlere layik görmektedir. Kuskusuz ki bütün bunlar çelismeden baska bir sey degil!


Yine Muhammed'in söylemesine göre Tanri, iyice anlasilsin için Kur'âni, “Arapça” ve “apaçik” olarak indirdigini bildirmis ve örnegin : "Onu akil edesiniz diye Arapca indirdik" (12 Yusûf 2); "Kusku yok ki Biz, akil edesiniz, anlayasiniz diye Kur'ân'i Arap diliyle meydana getirdik" (43 al-Zuhruf 3) seklinde âyet'ler göndermistir; böylece kullarindan Kur'ân'i okuyup anlamalarini istemis, dogru yola girip girmemek hususunda onlari güyâ serbest birakmistir. Fakat ne var ki bu ayni Tanri, anlasilsin diye Arapça olarak yolladigi Kur'ân'in anlasilmamasi için elinden geleni yapandir; kisilerin kalplerini, kulaklarini kapatandir; örnegin söyle der:"Kur'ân'i anlarlar diye kalblerine örtüler ve kulaklarina da agirlik koyduk" (K. 17 Isrâ 46; ayrica 18 Kehf 57). Yâni Tanri, Kur'ân'i anlamasinlar diye kisilerin kalblerine örtüler, kulaklarina agirlik koymakta! Görülüyor ki Kur'ân'daki Tanri, bir söyledigini, diger söyledikleriyle yalanlamaktadir. Ilerdeki sayfalarda buna benzer baska örnekler yer alacaktir.

Kur'ân'da yer alan çelismeli âyetler, ayni bir Sûre'nin kendi içerisinde oldugu gibi, çesitli Sûre'ler arasinda da yer almis durumdadirlar. Örnegin A'raf suresi'nde Tanri'nin kötülük emretmez oldugu bildirilmekte:"...Allah fenaligi emretmez... Rabbim adâleti emretti" (7 A'raf 28-29). Bunun gibi Nahl suresi'nde kötülügün ve iyiligin kisi'nin kendi davranislarindan dogdugu, ve iyi is yapanin Tanri tarafindan mükafatlandirilacagi belirtilmekte: "...inanmis olarak kim iyi is islerse, ona hos bir hayat yasatacagiz. Ecirlerini yaptiklarindan daha güzeli ile verecegiz" (16 Nahl 97) diye yazilidir. Fakat bunlari söyleyen ve kisiyi kendi davranislarinin sorumlusu gibi gösteren Tanri, bu söylediklerinin tam tersine olarak ayni zamanda söyle konusur: "...Allah'in dogru yola eristirdigi kimse hak yoldadir. (Allah) kimi saptirirsa artik ona, dogru yola götürecek bir rehber bulunmaz ..." (K.18 Kehf 17).


Yine bunun gibi Kehf sûresi'nde “... (Allah) kimi saptirirsa artik ona, dogru yola götürecek bir rehber bulunmaz ..." (K.18 Kehf 17), diyerek kisi'leri dogru yoldan çikarip kötülüge dogrulttugunu söyleyen bir Tanri, Nisâ sûresi'nde, bu söyledigini inkâr edercesine:"...sana ne kötülük gelirse kendindendir" (K. 4 Nisâ 79) diyerek kötülüge yönelmenin kisi'ye âit bir is oldugunu bildirmekte, ve böylece kendi kendisiyle çeliskiye düsmektedir. Bu çeliski yetmiyormus gibi Ra'd suresinin 27ci âyet'inde:"...Süphe yok ki Allah diledigini sapikliga... sevkeder " (K.13: 27), ya da Ibrahim Sûresi''nin 4. âyetinde: "Allah diledigini saptirir ve diledigini de dogru yola eristirir"(K. 14: 4) diye eklemekle, bir çeliski'den bir baska çeliskiye geçmektedir.

Yahudi'lerin, Hiristiyan'larin, ve Müslüman'larin birbirlerine karsi tutumlariyle ilgili âyet'ler konusunda da bir çok çeliskilere tanik olmaktayiz. Örnegin Maide sûresi'nde Yahudi'lerle Hiristiyan'larin birbirleriyle dost olduklari ve müslümanlarin onlarla dost olmamalari yazili: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hiristiyanlari dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafini tutarlar). Içinizde onlari dost tutanlar, onlardandir...” (K. Mâide, 51). Bunun gibi Bakara sûresi'nde, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, müslümanlara Tanri'dan bir hayir gelmemesi için hem fikir olduklari belirtilmekte: “(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayir indirilmesini istemezler...” (K. Bakara 105). Buna karsilik Bakara sûresi'nde Yahudi'lerle Hiristiyan'larin birbirlerini kâfirlikle suçladiklarina dair su var: “Hepsi de kitabi (Tevrat ve Incil) okumakta olduklari halde Yahudiler: -Hiristiyanlar dogru yolda degillerdir- dediler. Hiristiyan'lar da: -Yahudi'ler dogru yolda degillerdir- dediler... Allah ihtilafa düstükleri hususlarda kiyamet günü onlar hakkinda hükmünu verecektir” (K. Bakara 113). Yâni Mâide sûresi'nde (âyet: 51ci) Yahudilerle Hiristiyanlarin birbirleriyle dost olduklari, fakat Bakara sûresi'nde (âyet:113) dost olmayip düsman olduklari bildiriliyor. Görülüyor ki iki ayri sûre'nin birebiriyle çeliskili iki âyet'i var karsimizda!

“Müslüman” olmak ya da olmamak hususlarini hükme baglayan âyet'ler bakiminda ayni çeliskiler karsimizda. Bazî âyet'ler kisilerin müslüman olup olmamak, ya da Muhammed'e inanip inanmamak hususunda serbest olduklari kanisini yaratir; oysa ki çogu âyet'ler, böyle bir serbestinin söz konusu olmadigini, kisi'yi “müslüman” ya da “kâfir” yapanin, dogrudan dogruya Tanri oldugunu ortaya vurur. Örnegin Zumer Sûresi'nde "Inanmayan'lardan", "Kalpleri katilasmis olanlardan” söz edilirken söyle denmistir:"Kalbleri Allah'i anmak hususunda katilasmis olanlara yaziklar olsun; iste onlar apacik sapikliktadirlar"(K. 39 Zümer 22). Bundan anlasilan o ki Tanri'ya inanmayanlar “sapik”lardir, ve “sapik” olmalarinin nedeni, kalblerinin katilasmis olmasidir. Oysa kalplerini katilastiran yine Tanri'dir, çünkü bu ayni Zûmer Sûresi'nde kisilerin kalblerini katilastiranin, kisileri "kâfir" yapanin Tanri oldugu açiklanmistir: "Allah kimin gönlünü Islâm'a açmissa o Rabbi katinda bir nûr üzere olmaz mi?... Allah kimi saptirirsa da ona yol gösteren bulunmaz" (K. 39 Zûmer 22-23). Ayni sekilde En'am suresinin 125 ayet'inde: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyete açar, (onu müslüman yapar) kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. Allah inanmayanlari küfür batakliginda birakir."(K. 6 En'am 125) diye yazilidir. Görülüyor ki Kur'ân'a göre "müslüman" olup olmamak, kisi'nin kendi irâde ve istegine degil fakat Tanri'nin keyfine baglidir. Ancak ne var ki bu ayni Tanri, kalbini dar ve sikintili kilmak sûretiyle "kâfir” kildigi kisiyi, her ne hikmetse, küfür batakligina atmaktadir.


Yine bunun gibi, Yunus suresinde Tanri'nin izni olmadan hiç kimsenin müslüman olamayacagi belirtilmis, söyle denmistir: "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanlarin hepsi inanirdi ... Allah'in izni olmadikça hiç kimse inanamaz. O akletmeyenlere kötü bir azâb verir" (K. 10 Yunus, 99-100). Dikkat edilecegi gibi burada Tanri, dilemis olsa yer yüzündeki insanlarin tümünü müslüman yapabilecek iken yapmadigini bildirmekte, ve kendi izni olmadan hiç kimsenin müslüman olamayacagini eklemektedir. Bunu dedigi halde müslüman olmayi akletmeyenlere kötü bir azâb takdir etmektedir!

Esitlik ya da esitsizlik konularinda Kur'ân'da yer alan âyet'ler arasinda da benzerî çelismelere rastlamaktayiz. Bazi âyet'lerde Islâm'in esitlik dini oldugu, kisiler arasinda ayricalik tanimadigi, irkçiliga olanak birakmadigi kanisini yaratan hükümler oldugu söylenir ve örnek olarak: "Ey insanlar! Biz sizi kadin erkek olarak tek nukfeden yarattik...Tanri indinde içinizde en serefli olaniniz, en dogru olaninizdir" seklindeki âyet'ler gösterilir. Bunu desteklemek üzere Muhammed'in, Yahudi'ye âit cenaze geçerken ayaga kalkarak: "Bu bir insandir (ruh'tur)" dedigi ve böylece insanlar arasinda din, irk. cins, v.s farki gözetmedigi belirtilir 6.

Fakat öte yandan Kur'ân'da, köleligi dogal bir kurulus sayan (örnegin: al-Nahl 75), ya da Islâm'dan gayri inançta olanlari asagilayan, ya da hattâ Müslümanlar arasinda esitsizlikler yaratan, örnegin Arap'lari üstün sayan, ya da rizik bakimindan farkli durumlar olusturan, kadinlari esitlik disi kilan hükümler vardir ki, ya da Muhammed'in, Kur'ân olmayarak koydugu hükümlerle pekistirilmistir (ki bunlar arasinda insanlari derilerinin rengine göre degerlendiren ve siyahî'leri asagi gören sözleri vardir) 7.

Görülüyor ki Kur'ân'da, “hosgörü'ye” ya da “adâlet” duygusuna, ya da kisinin “sorumlulugu”na ve irâde “özgürlügü”ne deger tanir, ya da esitlik ilkesini benimser gibi görünen hükümlere karsilik, bütün bunlari hiçe sayan, yâni Tanri'yi keyfî'lik kaynagi gibi tanitan, ya da kisileri sorumlu bulunmadiklari davranislarindan dolayi cezalandiran, ya da esitlik tanimayan hükümler, çelismeli olarak yanyana yer almistir.


Öte yandan Kur'anin bazi âyet'lerinde Muhammed'in “peygamber” sayilmakla beraber, her insan gibi “normal” bir kimse oldugu ve bu nedenle kendisinden mucize beklenmemesi gerektigi belirtilmis, fakat bazi âyet'lerinde mucize yaratir oldugu bildirilmistir. Örnegin Ankebût Sûresi'nde: "...Mucizeler ancak Rabbimin katindadir. Dogrusu ben sadece apaçik bir uyariciyim" ( 29 Ankebñt 50) diye yazilidir. Bu dogrultuda olmak üzere Isrâ Sûresi'nde Muhammed'in "...Ben peygamber olan bir insandan baska bir sey miyim?" diye konustugu görülür (K. 17 Isrâ 90-93). Bu âyetleri Muhammed, kendisinden mucize bekleyen kimselere, böyle bir sey beklememeleri için koymustur. Ancak ne var ki al-Kamer Sûresi'nde Muhammed'in, iki parmagiyle ay'i ikiye yardigi (K. 54 al-Kamar 1-2), Tevbe Sûresi'nde gözle görünmeyen askerler marifetiyle desteklendigi (K.9 Tevbe 40), Rûm Sûresi'nde Iranli'larin Heraclius tarafindan yenilecegine dair kehânette bulundugu (K. 30 al-Rûm 2); Necm Sûresi'nde, Mirac sirasinda da Cebrail'i gördügü, Tanri katina çikarak O'nunla görüstügü ve bes vakit namaz emrini getirdigi (K. 53 Necm 5-15) yazilidir. Muhammed'in Kur'ân olmayarak söyledigi sözler, yâni Hadis'ler içerisinde de, onun mucizevî isler yaptigina dair olanlar çoktur: Mekke'den Medine'ye uçtugu, kayalari toz haline soktugu, bin kisiyi bir anda doyuracak gida malzemesi ürettigi, yagmurlar yagdirtdigi, agaçlara yer degistirtip uyurken kendisine gölge sagladigi, kurtlari konusturdugu vs... gibi mucize örneklerini, Ibn-i Ishak, Ibn Hisâm, Taberî, Vakidî, Buhârî gibi (ve daha nice) kaynaklarda bulmak mümkündür.


*


Kur'ân'daki çeliskiler, uyumsuzluklar ve tutarsizliklar sadece farkli Sûre'lerin farkli ayetlerinde degil bazan ayni Sûre'nin kendi âyetleri, ya da ayni bir âyetin kendi tümceleri ve hattâ ayni tümcenin kendi sözcükleri arasinda da kendisini gösterir.


Ayni Sûre'nin birbirini izleyen âyetleri arasindaki çelismelerden bir iki örnek vermek gerekirse al-Nahl Sûre'sini 2.ci âyetini beraberce okuyalim:"Allah kullarindan diledigine buyrugunu hâvi vahyini iletip melekleri indirerek söyle der: -'Benden baska tanri yoktur, benden sakinin-'..." (K. Nahl: 2). Diledigi kimselere böylece buyruk indirdigini bildiren Tanri, ayni sûre'nin 9cu âyeti ile, bu keyfiligini pekistiren ve kisileri “egri” ya da “dogru” yola götürenin kendisi oldugunu belirten su sözleri söyler: "Yolun dogrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun egri olani da vardir. Allah dileseydi hepinizi dogru yola iletirdi". (K. Nahl: 9). Su hâle göre Tanri, her kesi dogru yola iletmek istememis, sadece diledigi bazi kisileri iletmistir. Daha baska bir deyimle, dogru yola girip girmemeyi kisi'nin irâdesine birakmamis, kendisi ayarlamistir. Ancak ne var ki bu ayni Nahl sûresi'nin biraz ilerisinde çeliski yaratan su âyet yer almistir: "... Bu dünyada iyi davrananlara iyilik vardir... Allah sakinanlari böylece mükafatlandirir... onlar kendilerine yazik ediyorlar. Bu yüzden isledikleri kötülüklere ugradilar..." (K. 16:30-34).


Görülüyor ki bu âyet'lerde, üç boyutlu bir çelisme söz konusudur: su bakimdan ki, kisi'leri “iyi” ya da “kötü“ yola götürenin kendisi oldugunu söyleyen Tanri, ayni zamanda onlari sorumlu olmadiklari davranislar yüzünden “mükafatlandirmakta”, ya da “cezalandirmakta” oldugunu açiklamistir. Bir kaç âyet ilerde Tanri, putperestlerin kendi aralarinda söyle konustuklarini söyler: "Allah dileseydi O'ndan baska hiçbir seye ne biz ne de babalarimiz tapardi..." (K. 16:35). Onlari bu sekilde konusur göstermekle, “sorumluluk” durumunu yok kilmis oldugunu unutur ve üç âyet ilerde: "Allah içlerinden kimini dogru yola eristirdi..." diyerek keyfiligini tekrar dile getirir. Ve hemen sonra söyle konusur.:"Ey Muhammed! onlarin dogru yolda olmalarina ne kadar özensen, yine de Allah saptirdigini dogru yola iletmez" (K. Nahl 37). Dikkat edilecegi gibi, insanlari dogru yolu soksun diye Muhammed'i gönderdigini söyleyen bir Tanri, bu söyledigini unutmuscasina: “Ey Muhammed! sen onlari dogru yola sokmak istiyorsun ama, ben onlari saptirmis oldugum için, artik ne kadar ugrasirsan ugras, onlari dogru yola iletemezsin. Çünkü insanlari saptiran ya da dogru yola sokan benim!” seklinde konusabilmektedir? Bu da yetmiyormus gibi bir de az geçmeden bu söyledigini dahi cerhedercesine, ve sanki dogru yola sokan ya da saptiran kendisi degilmis gibi: "...Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki, dünyada güzel bir yerde yerlestiririz"(K. Nahl: 41) diye eklemektedir. Olacak sey midir bu? Hiç Tanri böyle bir çelismeye düsebilir mi? Hemen ekleyelim ki çeliskiler, bu ayni sûre boyunca birbiri pesine böylece sürer gider.


Daha önce deginmis olmakla berabere, puta tapmak ya da tapmamak konusundaki çelismelere tekrar göz atmakta yarar var: Kur'ân'a göre puta tapmak en büyük günahlardandir; tapanlar Tanri'ya "sirk" (es) kosanlardan olup "müsrik" diye çagirilirlar ve cezalari öldürülmektir. Tevbe Sûresi'nde: "Müsrikleri nerede bulursaniz öldürün"(K. Tevbe 5) diye emredilmistir. Ancak ne var ki diger bazi âyet'lere göre puta tapip tapmamak kisilerin elinde olan bir sey degildir. Onlari puta taptiran (ya da tapmaktan alikoyan) bizzat Tanri'dir. Çünkü En'âm Sûresi'nde:"Allah dileseydi puta tapmazlardi..." (K. 6 En'am 107) diye yazilidir. Ayrica da Nahl Sûre'sinde de: "Ey Muhammed! Onlarin dogru yolda olmalarina ne kadar özensen, yine de Allah saptirdigini dogru yola iletmez" (K.16 Nahl 37) diye açiklanmistir. Görülüyor ki Tanri hem diledigini puta taptirmakta, hem de puta tapiyorlar diye lânetleyip, öldürtmektedir.


Tanri'nin “adâleti” ve "yüceligi" fikrini zedeler nitelikte çelismeli âyet'ler de var Kur'ân'da: bunlar arasinda Tanri'yi hem “merhametli” ve “bagislayan”, ve fakat hem de “acimasiz'liklar” içerisinde gösterenleri bulunmakta. Gerçekten de Kur'ân'in pek çok yerinde Tanri'nin “Rahman” (Herkese çok aciyan), “Rahim” (özellikle Ahirette inanirlara aciyan) ve “bagislayan” oldugu yazili; örnegin Hasr sûresi'nde su var: “... (Allah) aciyici olandir (Rahman), Aciyandir (Rahim)...” (K. Hasr sûresi, âyet, 22-24). Ancak ne var ki “aciyan” ve “bagislayan” bu Tanri, çogu kez hiçte aciyan ve bagislayan degildir. Örnegin A'raf Sûresi'nde Adem ile Havva'nin pismanlik (nedâmet) duyarak:"Rabbimiz kendimize yazik ettik, bizi bagislamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" (7 A'raf 23) diye merhamet dilendikleri görülür. Fakat ne var ki bir sonraki âyet'de "merhametli ve bagislayan" Tanri'nin, bu “pesimanliga” ve “yalvarmalara” karsi, hiç yumusamadan:"Birbirinize düsman olarak (yeryüzüne) inin. Bir süre böyle yasayacaksiniz" (7 A'raf 24-25) diye konustugu yazilidir. Bu “acimasiz” tutum, Enbiyâ Sûresi'nde biraz daha pekistirilmis gibidir; çünkü orada: "Tanri onlarin nedâmetini kâbul etmemistir, çünkü içlerini ve gizlediklerini bilmistir" (K. 21 Enbiyâ 111) diye yazilidir. Pek güzel ama, insanin kalbini açan ya da kapayan, onu dogru yola sokan, ya da saptiran yine Tanri, degil mi? Su durumda Adem ile esi'nin sapmalarina da, yine Tanri sebeb olmus degil midir? O halde onlarin nedamet duymalarini dahi hiçe sayarak onlari cezalandirmasi haksizlik ve acimasizlik olmaz mi?


*


Kur'ân'daki çelismeler, sadece sûre'ler arasinda, ya da ayni bir sûre'nin çesitli âyetleri arasinda degil, fakat çogu zaman ayni bir âyet'in kendi satirlari ve sözcükleri arasinda da kendisini belli edebilir. Örnegin Nahl suresinin 93.cü âyeti söyle: "Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardi. Ama O, istedigini saptirir, istedigini dogru yola eristirir. islediklerinizden, and olsun ki sorumlu tutulacaksiniz" (K. 16 Nahl 93). Görülüyor ki âyet'in ilk iki tümcesi ile son tümcesi arasinda çelisme yatmakta: ilk iki tümcede kisileri “dogru” ya da “egri” yola sokanin Tanri oldugu yazili! Böyle olduguna göre Tanri'nin kisilere, "egri" yola sapmis olmalarindan dolayi sorumluluk yüklememesi gerekir iken "yaptiklarinizdan dolayi mutlaka sorguya çekileceksiniz" diye cezalandiracagi anlatilmakta!


Ayni seyi Mâide Sûre'sinin 41.ci âyet'inde görmekteyiz. Bu âyet'in ilk kisminda "Munafik”larin, samimî sekilde Islâm'a bagli olmadiklari ve Yahûdi'ler'in de Müslümanligi kabule yanasmadiklari ve bu yüzden Muhammed'in üzüldügü, oysa ki böyle bir üzüntüye kapilmamasi gerektigi yazilidir: "Ey Peygamber! Kalbleri inanmamisken, agizlariyle -'inandik-' diyenler, Yahûdilerden yalana kulak verenler ve sana gelmey(ip inkâra) kosanlar seni üzmesin..." (K. Mâide 41). Fakat bu âyet'in devami olan ikinci kisminda, munafiklarla Yahûdi'lerin, bu sekilde hareket etmelerinin "fitneden dogma" bir sey oldugu ve onlari fitneye sürükleyenin de bizzat Tanri oldugu yazilidir. Zirâ âyet söyle devam ediyor: "Al­lah'in fitneye düsmesini diledigi kimse için Allah'a karsi senin elinden bir sey gelmez. Iste onlar Allah'in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir. Onlara âhirette büyük azâb vardir" (K. Mâide 41). Tekrar edelim ki bu âyet'in iki kesimi arasinda çelisme var: çünkü ilk bölüme göre Tanri, Muhammed'i gönderirken, kisileri Müslümanliga çagirmasini, ve eger çagiriya uymayacak olurlarsa hiç üzülmemesini söylemis, ve fakat diger yandan da bu kimselerin kalblerini aritmayip fitneye düsmelerini istemistir. Yani hem onlari günahkâr duruma itmis, hem de cezalandirma yoluna gitmistir8; üstelikde Muhammed'e, bütün bunlardan dolayi “üzülmemesini” söylemektedir!


Yine bunun gibi Nisa Sûresi'nin 78ci âyet'inde: “... (Ey Muhammed!) Kendilerine bir iyilik dokununca: -Bu Allah'tandir- derler. Baslarina bir kötülük gelince de: -Bu senden- derler. (Sen onlara): -Hepsi Allah'tandir- der...” (K. Nisâ, 78). Görülüyor ki burada, “iyilik” ve “kötülük” denen seylerin kaynagi olarak “Allah” gösterilmekte. Yâni insanlarin basina gelen iyilik'lerin ve kötülük'lerin Tanri tarafindan verildigi bildirilmekte. Öte yandan bir âyet sonra iyiligin Tanri'dan, kötülügün ise kisi'nin kendinden geldigi bildiriliyor: “Sana gelen iyilik Allah'tandir. Basina gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik...” (K. Nisâ, 79). Görüldügu gibi Nisa sûresi'nin 78ci âyeti'nin son tümceleri ile, 79cu âyeti'nin ilk tümceleri çatisma halinde. Fakat bir de her iki âyet'in söz konusu tümvceleri, kendi iclerinde çelismeli durumda. Çünkü “iyilik”: kaynagi sayilan ve dilemis olsa her insani dogru yola sokup iyilikte bulunma gücüne sahip bulunan bir Tanri'nin, kendi kendisini “kötülük” kaynagi olarak göstermesi sasirticidir. Öte yandan, iyiligin ve kötülügün kendinden geldigini söyliyen bir Tanri'nin"...Sana ne kötülük gelirse kendindendir" seklinde konusmasi daha da sasirticidir, çünkü “kötü” yola girmekten dolayi sorumlulugun kisi'ye âit oldugunu söyliyen Tanri, onu iyilik yoluna sokmadigini söylemekle katmerli sekilde çeliskili bir dil kullanmis olmaktadir.


Yine ayni sekilde Ra'd Sûresi'nin 27ci ayetinde söyle bir tümce bulunuyor: "... De ki -' Süphe yok ki Allah diledigini sapikliga, ve gönlüyle ona, onun tapisina dönenlereyse dogru yola sevkeder" (K.13 Ra'd 27). Burada da tümcenin ilk kismina göre Tanri diledigini sapikliga sürüklemektedir; yani kisinin iradesine yer vermeden keyfî sekilde onu kendisine kukla ve oyuncak yapmaktadir. Bu durumda kisi için, kendiliginden dogru yola dogrulmak mümkün degildir. Biraz önce gördügümüz gibi Tanri'nin kötü yola soktugunu Muhammed bile dogru yola yöneltememekte (K. Nahl, 37). Fakat bu ayni Ra'd sûresi'nin 27ci âyet'indeki tümcenin ikinci kismina göre Tanri, "gönlüyle kendisine yönelenleri" dogru yola sokmakta, yani sanki kisi iradesine itibar eder bulunmaktadir. Evet ama kisi'nin gönlünü açip müslüman yapan, ya da kapyip kâfir kilan Tanri degil miydi? (Örnegin En'âm 125).


Yine bunun gibi Nahl suresinin 93 ayeti'ndeki tümce, birbiriyle çelisen sözcüklerden olusuyor: "...(Tanri) istedigini saptirir, istedigini dogru yola eristirir; islediklerinizden, and olsun ki, sorumlu tutulacaksiniz" (K.16 Nahl 93). Görülüyor ki Tanri, hem kisiyi saptiran ya da dogru yola sokandir (yani ona irade özgürlügü tanimayandir) ve hem de onu, "islediklerinden" dolayi sorumlu tutmaktadir. Ayet'in iç içe girmis tümcelerinin birinci kismi ile ikinci kismi arasinda çatisma ve çelisme var!


Bütün bunlardan anlasilacagi üzere çelismeler, sadece insan aklini sasirtici ve islemez hale sokucu degil, ve fakat Tanri'yi çelismeler içerisinde bocalar sekilde göstermek bakimindan olumsuzluk yaratmakta, daha dogrusu Tanri fikrini ve kisideki deger ölçülerini ve kutsallik anlayisini zedeleyici bir nitelik tasimaktadir.


*


Genel olarak Mekke döneminde indigi söylenen âyet'lerle (ki bunlara “Mekkî” denir), Medine döneminde indigi kabul edilen âyet'ler (ki bunlara da “Medenî” denir) arasinda da büyük çeliskiler vardir. Mekkî âyet'ler nispeten yumusak, barisci ve hosgörülü imis gibi görünen, ve Muhammed'i ögüt verici ya da teblig edici imis gibi gösteren âyet'lerdir. Örnegin Gasiye sûresi'nde: “(Ey Muhammed!) Sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütücüsün” (K. Gasiye 21-22) diye yazilidir. Nahl sûresin'de: “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artik sana düsen ancak açik bir teblig'dir” (K. Nahl, 82). En'âm sûresi'nde: “(Ey Muhammed!) Ayet'lerimiz hakkinda ileri geri konusmaya dalanlari gördügünde, onlar baska bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur...” (K. En'âma 68). Kâfirûn sûresinde, müsriklere karsi Muhammed'in: “Ben de sizin taptiklariniza asla tapacak degilim. Evet siz de benim taptigima tapiyor degilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadir” (K. Kâfirûn, 6) seklinde konustugu yazilidir. Yine Nahl sûresi'nin 35-37ci âyet'lerinde: “peygamber'lere” apaçik tebligden baska bir görev ve yetki verilmedigi açiklanmistir9. Bunlara eklenebilecek daha çok örnekler var. Tekrar edelim ki “yumusak” ve “hosgörülü” imis gibi görünen bu âyet'ler, Mekke döneminde indigi kabul edilen âyet'lerdendir.


Ancak ne var ki Medîne'de indigi söylenen (yâni Medenî olan) âyet'ler, bu yukardakilerden çok farklidir. Su bakimdan ki bunlar, yumusaklik yerine sertligi, bariscilik yerine saldirganligi ve savasçiligi, hösgörü yerine hosgörüsüzlügü öngören âyet'lerdir. Örnegin Mekke döneminde Muhammed'i “teblig edici” “ögüt verici” olmak üzere gönderdigini söyleyen, ve örnegin Kur'ân'a: “(Ey Muhammed!) Sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütücüsün” (K. Gasiye 21-22) seklinde âyet'ler gönderen, ya da müsriklere karsi yumusak bir dille konusarak: “Ben de sizin taptiklariniza asla tapacak degilim. Evet siz de benim taptigima tapiyor degilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadir” (K. Kâfirûn, 6) diyen Tanri, Medine döneminde korku, dehset ve ölüm saçar sekilde söyle der: “Müsrikleri buldugunuz yerde öldürünüz” (K. Tevbe sûresi, âyet 5). Mekke döneminde Muhammed'i barisci imis gösteren Tanri, Medîne döneminde: “Kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun. Ve onlara kati davran!...” (K. Tevbe 74), seklinde konusur ve kâfirlerle savasmanin, onlari öldürmenin, ellerindeki mallarini mülklerini yagmalamanin, ganimet olarak almanin, putlarini kirmanin Islâmî bir görev oldugunu anlatici hükümler koyar (Örnegin: Bakara 191, Nisâ 89-91, Tevbe 5).


Hemen belirtelim ki Mekkî âyet'lerle Medenî âyet'ler arasindaki çeliskiler, herhangi felsefî bir nedene dayali degildir; sadece Muhammed'in Mekke döneminde zayif durumda bulunup siddet kullanamamasindan, ve Mekke'ye geçtikten sonra güçlenip dehset saçabilir ve savas yapabilir duruma girmis olmsindandir. Ilerdeki sayfalarda bu konuya tekrar dönecegiz.

1 Bu hadis için bk. Gazali, age (1975) Cilt II,sh. 280)

2 Bu hususta bkz. Sahih-i...(Cilt XI sh 281)

3 Diyânet Vakfi'nin Kur'ân çevirisinde, Bakara sûresi'nin 216ci âyeti'nin açiklanmasi böyle yapiliyor.

4 Bu âyet'lerde geçen “korkutma” ve “korkutucu” deyimlerinin Arapça asli ”inzâr ve “nezir” oldugu, ve her ne kadar bu deyimleri “uyarma” ve “uyarici” seklinde kullanmak mümkün ise de asil agirlikli anlamin “korkutma” oldugu hususunda, Bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi (Cilt VII, sh. 185)

5 Buna benzer Sûre'ler ve âyetler için bk:2: 24; 6: 2; 7: 92-99; 11:103; 3:154; 4:85; 18:16; 24:21 ; 76:79 ; 10:99 ; 81:27;


6 bk. Mahmoud Said Muhammad, age. sh.32-36

7 Yasar Nuri Öztürk, Kendi Dilinden Son Peygamber (Istanbul, 1944) sh. 131

8 Sahih-i..., (Cilt X, sh. 119-120)

9 128 âyet'ten olusan Nahl sûresi'nin 126, 127, 128 âyet'leri hariç geri kalanlari hep Mekke döneminde inmis sayilir