Kur'ân'da çeliski olmadigini, çeliskili bir mantikla öne sürme kurnazligi!


Fransizlar: “Le coeur a sa raison, que la raison ne connait pas!” derler, ki “Kalbin kendine özgü bir mantigi vardir ki mantik dahi onu tanimaz” anlaminadir. Kur'ân'da çelisme bulunmadigi iddiâsina sarilan Islâmcilar, hani sanki bu yukardaki formülü dogrularcasina, kalb denen uzvun “iyi” ve “kötü” yönde belli bir görüs ve bilgilere sahip oldugunu, bu görüs ve bilgilerin oraya Tanri tarafindan kondugunu, ve iste kalbin bunlardan birine dogru egilim göstermekle kisinin “dogru yola”, ya da aksine “sapikliga” sürüklendigini söylerler. Hani sanki kalb denen sey, “aklin” görevini üstlenmis gibi, bu yönlerden birini seçmektedir. Ya da “akil” denen sey, insandaki bes duygunun algilarinin varip dayandigi algilama yolunu aydinlatmaktadir1. Bu görüsü açikliga kavusturmak maksadiyle seriâtçi'lar, En'âm sûresi'nin 125ci âyet'ini örnek alirlar. Bir çok kez belirttigimiz gibi bu âyet aynen söyle: “Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyete açar. Kimi de saptirmak isterse, göge yükseliyormus gibi kalbini dar ve sikintili kilar. Allah inanmayanlari, küfür batakliginda birakir” (K. En'âm 125).


Dikkat edilecegi gibi bu âyet'in tümceleri çelismeyle dolu: su bakimdan ki Tanri diledigini müslüman, diledigini de saptirip kâfir yapiyor, ve kâfir yaptigini küfür batakligina sokuyor! Yâni kisi'yi kâfir yapan da Tanri'dir, “kâfir”dir diye küfür batakliginda birakan da O'dur. Ve iste bu çelismeyi örtbas edebilmek için, Fahruddin Râzî gibi yorumcular söyle derler: Tanri insanin kalbinde, hem “iman”in iyi , ve hem de “imansizligin” kötü bir sey olduguna dair görüs ve bilgiler yaratir. Bu ikisinden birini seçmek kalbin isidir. Daha baska bir deyimle Tanri, “Insan'da iman olmasini ‘murad' ettigi zaman, onun kalbinde buna iliskin egilim olusturup güçlendirir. Tersini murad ettigi zaman da tersini yapar” 2 . Ve iste güyâ kalb, bu iki egilimden “dogru” olani, yâni Islâm'a yönelik olani, seçtigi zaman kendi yararina is görmus olur, aksini yaptigi zaman ise, kendisi için kötü olur. Daha baska bir deyimle Islâmcilara göre, eger kalb “geçerli bir akla” sahip ise iman yolunu seçer; sahip degilse, Tanri'nin gösterdigini anlayamayacagi için “inanmaz”3.


Söylemeye gerek yoktur ki bütün bu laf canbazliklarinin altinda, kalbin kendine göre ve kendisinin dahi anlayamayacagi bir mantigi bulundugu safsatalari yatar. Daha baska bir deyimle seriâtçilar, Kur'ân'da çeliski olmadigini, çeliskili bir mantikla kanitlama yolunu seçmislerdir. En'âm sûresi'nin yukardaki âyet'i vesilesiyle öne sürdükleri yukardaki görüslerin safsata oldugunu ortaya vuran olaylar vardir ki bunlardan biri, ilerdeki sayfalarda ele alacagimiz Ebû Tâlib olayidir. Çünkü Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre bu âyet, Ebû Talib'le ilgili olara, daha dogrusu onun ölümü sirasinda konmustur. Kisaca belirtelim ki Ebû Tâlib, Muhammed'in amucalarindan biri olup onu kendi oglu gibi yetistiren bir kimseydi. Kuyreys'in ileri gelen etkililerinden biri oldugu için Muhammed onu müslüman yapmak için çok ugrasmistir. Ebû Talib ölüm dösegine düstügü zaman, onun basi ucuna giderek müslüman olmasi için çok yalvarmis fakat basari saglayamamistir. Saglayamayinca, çevresindekilere karsi kendisini temize çikarmak üzere sorumlulugu Tanri'ya yüklemis, ve “Tanri diledigini Islâm'a sokar, diledigini sokmaz” seklindeki âyet'i Kur'ân'a yerlestirmistir. Yâni demek istemistir ki Ebû Talib'in Islâm olmadan ölmesini Tanri istemistir! Bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a koydugu âyet'ler arasinda: Tanri'nin “iman” denen seyi insan'in kalbine süslü (sevimli) bir sekilde yerlestirip onu insana sevdirdigini (örnegin, Mücâdele sûresi, âyet 22), ya da aksini yapip insanlarin kalblerini muhürledigini, kulaklarini perdeledigini (Bkz. Bakara 6-7; Nahl 106-109; Casiye 23, vs...) ve hattâ Muhammed'e hitaben: “Ey Muhammed! Tanri dilese senin kalbini de mühürler...” (K. Sûrâ 24) dedigini yansitanlar vardir.


Öte yandan yine Muhammed'in söylemesine göre Tanri, diledigini dogru yola soktugunu anlatmak üzere söyle demistir.: “(Ey Muhammed!... (Tanri) seni yetim bulup barindirmadi mi? sasirmis bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi?...” (K. 93 el-Duha, 6-8)


Yine bunun gibi Tanri, iman etmek konusunda tereddüd eden kimseleri, diledigi zaman inandirma yoluna gitmistir. Örnegin Kur'ân'da Ibrahim'in, Tanri'ya inanmak hususunda tereddüd gösterdigi, ve tereddüdünü gidermek için O'ndan “ölüleri nasil dirilttigini bana göster” diye mucize bekledigi, ve bunun üzerine Tanri'nin: “(Sen) Bana inanmadin mi?“ demekle beraber mucize gösterme yoluna gittigi yazili (K. Bakara 260). Yine bunun gibi Isa'nin havârî'lerinin de, Tanri'ya inanabilmek için: “Ey Meryem oglu Isa, Rabbin bize gökten donatilmis bir sofra indirebilir mi?” diye Tanri'dan mucize bekledikleri, ve Tanri'nin da onlari inandirmak için gökten sofra indirdigi yazili (K. Maide, 111-115).


Muhammed'in Kur'ân olarak ve Kur'ân olmiyarak ortaya vurdugu yukardakilere benzer hükümlerden anlasilan su ki, kisileri diledigi gibi dogru yola sokan, ya da saptiran ne akil'dir, ne kalb'dir; sadece ve sadece Tanridir. Ve Tanri, yine Muhammed'in söylemesine göre, dogru yola soktuklarini mükafatlandirmakta, saptirdiklarini da azaba sokmaktadir. “Nereden geliyor bu çeliski?” diye sorulacak olursa cevabini asagida özetleyecegiz.

1 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi, (Kaynak Yayinlari,, Istanbul 1994, Cilt I, sh. 295)

2 Fahruddin Razî'den bu alinti için bkz. Dursun, age, (Cilt I, sh. 308)

3 Ibid.