II) Irâde özgürlügü'ne yer verir gibi görünen âyet'lerle, böyle bir özgürlügü tanimayan âyet'ler arasindaki çeliskileri var eden nedenler:
Kur'ân'in Mekkî ve Medenî olan âyet'leri dikkatle incelenecek olursa görülür ki, birincilerde irâde özgürlügüne yer verir gibi görünenler yaninda, yer vermez olanlar bulundugu halde, ikincilerde bu tür bir özgürlügü yok sayar nitelikte olanlar agir basmaktadir. Birbirleriyle çeliski yaratan bu hükümler, Muhammed'in hem bir yandan günlük siyâsetinin gereksinimlerinin ve hem de Medîne'ye geçmekle güçlenmis olmasinin sonucu olmak üzere ortaya çikmistir. Nitekim birazdan görecegimiz gibi Ebû Bekr'in müslümanligi kabul etmesini "özgür irâde" davranisi gibi göstermek üzere Kur'ân'a "Her kese islediklerinin karsiligi ödenir" seklinde hüküm koyarken, amucasi Ebû Talib'in müslümanligi kabul etmemesi üzerine "Tanri dilediginin kalbini açar müslüman yapar, diledigininkini kapar saptirir" seklinde âyet koyarak inanç sahibi olmanin, özgür irâde ile ilgisiz, bir davranis (yâni Tanri'nin keyfine kalmis bir is) bulundugunu belirtmistir. Çünkü aksi taktirde amucasini müslüman yapamamis olmaktan dogma basarisizligi üstlenmek zorunda kalmis olacakti; böyle bir hâlde çevresindekilerin Bu nasil peygamberdir ki kendi amucasini bile müslüman yapamaz? seklinde konusmalarina sebeb yaratacak, mahcup durumda kalacakti. Müslüman olmanin özgür irâde isi olmadigini belirtmekle bu sorumlulugu sirtindan atmis olmayi, çikarlarina uygun bir is saymistir.
Müslüman yapmaga çalisipta yapamadigi diger kisiler hakkinda da Kur'ân'a yukardakine benzer âyet'ler koymaktan geri kalmamistir. Örnegin Islâm olmak istemeyen al-Nadir Ibn al-Haris hakkinda: "Allah diledigini saptirir, diledigini de dogru yola eristirir" (K. 14 Ibrahim 4) seklinde âyet yerlestirmistir. Yine bunun gibi Ümeyye b. Ebi's-Salt (ya da Nu'man b. Sayfi er-Rahib) hakkinda Tanri'nin söyle konustugunu bildirmistir: "Ey Muhammed!... dileseydik onu âyetlerimizle üstün kilardik... Durumu, üstüne varsan da, kendi hâline biraksan da, dilini sarkitip soluyan köpegin durumu gibidir" (K. 7 A'râf 176)
Bununla beraber Medîne'ye geçtikten sonra, taraftarlarinin sayisinin artmasi ve giderek güçlenmesi nedeniyle, kisilere irâde özgürlügü tanima egiliminden kendisini siyirabilmistir. Bu vesileyle tekrar belirtelim ki, Mekke döneminde daha henüz güçsüz bulundugu için, zaman zaman kisileri kendi serbest irâdelerine göre davranabilir ve bu davranislarinin sorumlulugunu yüklenebilir imis gibi durumlarda birakmayi, günlük siyâsetinin gereksinimlerinden saymistir. Eger "Tanri ve peygamber" buyruklarina uygun hareket edecek olurlarsa Cennet'lere kavusacaklarini, etmeyecek olurlarsa Cehennemi boylayacaklarini anlatmayi, o an için isine gelir bulmustur. Çünkü bu ilk baslangiç döneminde taraftarlarinin sayisi pek azdi; siddet usulleriyle ve kiliç yolu ile insanlara hükmünü geçirebilecek yeterlige henüz erismemisti. Bundan dolayidir ki kisileri, irâde özgürlügü disindaki davranislara sürüklemesi kolay olamazdi. Nitekim Mekke döneminde (ya da Medîne'ye yeni geçtigi zamanlarda) Kur'ân'a koydugu hükümler arasinda: "Her kese islediklerinin karsiligi ödenir" (K.46 Ahkâf, 19); ya da: "Dileyen Rabbine giden yolu tutar..."(K. 76 Insan 29); ya da"Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanliklarda kalmis sagir ve dilsizlerdir...". (K. 6 En'âm 39) seklinde, irâde serbestisini yer verirmis gibi görünen buyruklar vardir.
Ayni nitelikte olmak üzere Kur'ân olmayarak yerlestirmeyi ihmâl etmedigi hükümler (hadîs'ler) de vardir ki bunlardan en çok bilineni Ömer b. el-Hattâb'in rivayetine dayali su hadîs'tir: "Ameller(in kiymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettigi ne ise eline geçecek olan ancak odur. Artik nâil olacagi bir dünyâ veya nikâh edecegi bir kadindan dolayi hicret etmis kimse varsa hicreti (Allah'in ve Resülünün rizâsina degil) sebeb-i hicreti olan seye müntehîdir" 1.
Ve iste bu tür buyruklari yerlestirmek sûretiyle Muhammed, Mekke'den Medine'ye hicret etmek isteyenlerin bu isi, Tanri'nin ya da "Resûlünün emri ile degil, kendi irâdeleriyle yapmis olacaklarini anlatmak istemistir. Düsünmüstür ki "Cennet" nîmetlerine konmak için kisiler kendiliklerinden Medine'ye hicret edeceklerdir. Bu ve buna benzer hükümlerle su kaniyi yaratmak istemistir ki kisi, kendi davranislarinin, kendi kararlarinin sorumlulugunu yüklenmistir: yâni iyi bir is yapmis ise, yaptiginin karsiligini alir, kötü is yapmis ise cezasina katlanir. Ya da kendi istegiyle ve iradesiyle müslüman olacak olursa Cennetlere gidecektir, olmazsa Cehennem azabini göze almis demektir. Yukardaki hükümler (ve benzerleri) bu dogrultuda anlam tasir.
Bununla beraber sunu da belirtelim ki, bu Mekke döneminde dahi, kisi irâdesine hiçe sayan ve kisiye özgürlük birakmayan, örnegin müslüman olup olmamanin, ya da Kur'ân'i anlayip anlamamanin, kisi irâdesine degil, fakat dogrudan dogruya Tanri irâdesine bagli bir sey oldugunu gösteren hükümler koymamis degildir. Bunlar arasinda:
"Kur'ân'i anlarlar diye (onlarin) kalplerine örtüler, kulaklarina da agirlik koyduk"(K. 6 En'âm 25); ya da:
"Kur'ân okundugu zaman seninle, âhirete inanmayanlarin arasina gizlice bir perde gereriz Biz... Anlamamalari için gönüllerine perdeler gerer, kulaklarina agirlik veririz, ve sen Kur'ân'da Rabbini bir olarak andin mi, yüz çevirirler, uzaklasirlar senden" (K.17 Isrâ 45-46), ya da:
"Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyete açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar"(K. 6 En'Ém 125);
seklinde olanlari vardir. Görülüyor ki bu âyet'lere göre müslüman olup olmamak kisilerin irâdesine bagli degil Tanri'nin irâdesine bagli bir seydir; Tanri, diledigi kimse'yi müslüman yapar; dilemedigini yapmaz; diledigini saptirir diledigini saptirmaz; diledigine Kur'ân'i okuyup anlama olanagini verir, dilemediginin de gönlüne perde serip kulaklarina agirlik koyar ve böylece onun Kur'ân'i okumasina, ya da anlamasina engel olur. Söylemeye gerek yoktur özgür irâde'yi sok sayan bu hükümlerle, özgür irâdeye yer verir görünen yukardaki hükümler çeliski halindedirler. Henüz güçlü durumda olmadigi için zor ve siddet yolu ile çevresindekileri Islâm'a sokma olanagina sahip degildi; zorlama ve kiliçla is görme usullerine, daha sonra Medine'ye geçipte güçlendigi an'dan itibaren basvuracaktir.
Görülüyor ki, Birinci Mekke döneminde iken yapabildigi tek sey, Cennet va'd'leriyle ya da Cehennem korkutmalariyle ya da lânetlemelerle is görmekti. Islâm'i kabul edecek olanlarin Cennet'e alinip oradaki güzel kizlara, yesil irmaklara, meyve ve sarap bolluklarina kavusacaklarini anlatmak üzere Kur'ân'a: "Süphe yok ki çekinenlere bir kurtulus,... ve murada eris var; bahçeler, üzümler, ve memeleri yeni sertlesmis yasit kizlar, ve dopdolu kadeh..." (K. al-Naba 29-38; ya da A'raf 42 vs) seklinde âyet'ler koyarken, kabul etmeyenlerin bütün bunlardan mahrum kalip Cehennem atesinde yakilacaklarina dair hükümler eklerdi. Bu sayede Mekke'nin en fakir, en cahil, ve en basit insanlarindan bazilarini, ve kendi yakin akrabalarindan da bir iki kisi'yi (örnegin amucasinin oglu Ali ile kölesi Zeyd'i) kendisine inandirabilmisti. Peygamberligini ilân edisinden iki yil sonra Ebû Bekir'i, ve biraz daha sonraki yillarda da onun oglu Abdurrahman'i Müslüman edebilmisti. Bu kisilerin Islâm'i özgür irâde yolu ile seçtiklerini söyleyip baskalarina örnek kilabilmek için Tanri'dan:"Her kese islediklerinin karsiligi verilir" (K. 46 Ahkaf 19) seklinde âyet'ler indigini bildirmistir. Ve sanmistir ki cehennem atesinden korunmak ve cennet nîmetlerine konmak hevesiyle kisiler, tipki Ebû Bekir ve oglu Abdurrahman gibi, kendiliklerinden Islâm olacaklardir. Ancak ne var ki evdeki hesap çarsiya uymamis ve düsündügü gibi olmamistir. En yakin akrabalari arasindan olupta Mekke'nin ileri gelenlerinden sayilanlarin çogu, örnegin Ebû Talib (ki amucasidir ve kendisine babalik yapmistir), ya da Ebû Leheb, ve Ebu Cehl gibi kimseler Müslüman olmamislardir; ona inanmamislar, onu peygamber saymamislardir. Amucasi Ebû Tâlib bile, ona en büyük bir yakinligi göstermis, onu her türlü tehlikeye karsi korumus oldugu halde, Islâm olmamis, putperest olarak kalmistir. Söylemeye gerek yoktur ki onlari müslüman yapamamis olmak, Muhammed bakimindan prestij yikici bir basarisizlik idi. Ve iste bu basarisizliginin Mekkeli'ler arasinda kendi aleyhine söylentiler yaratabilecegini, ve bu söylentilerin kendi otoritesi bakimindan tehlikeli olabilecegini düsünerek Kur'ân'a, müslüman olup olmamanin Tanri'nin dilek ve iradesine ve iznine bagli olduguna dair âyet'ler koymustur ki sik sik belirttigimiz gibi, bunlardan biri En'âm Sûre'sinin 125.ci âyeti'dir:"Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini islâmiyete açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. " (6 En'âm 125). Buna benzer bir diger örnek su: "Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kilardi, fakat O, diledigini saptirir, diledigini de dogru yola iletir..." (K. 16 Nahl 92). Bir digeri de söyle: "Allah dileseydi, onlar artik ortak kosmazlardi (puta tapmazlardi)" (K. 6 En'âm 107). Baska bir örnek de su: "Allah kimin gönlünü Islâm'a açmissa o, Rabbinden bir nûr üzerinde olmaz mi?..." (K. 39 Zümer 22).
Böylece kisilerin müslüman olup olmamalari sorumlulugunun kendisine degil, fakat Tanri'ya âit bulundugunu belirterek kendisini peygamber saymak istemeyenleri susturmak, aleyteki konusmalari önlemek yolunu bulmustur. Bu yukardaki âyet'lerden bazilarini, bir türlü müslüman yapamadigi amucasi Ebû Tâlib vesilesiyle koymustur. Gerçekten de Muhammed, kendisine babalik eden Ebû Talib'i müslüman yapmak için çok ugrasmistir; bu isi kendisi için büyük bir prestij meselesi saymistir; çünkü Ebû Talib Kureys'in ileri gelenlerinden oldugu için onu müslüman yapmakla hem manen, ve hem de maddeten çok sey kazanabilirdi. Fakat bütün israrlarina ragmen Ebû Tâlib Islâm'i kabul etmemistir. Onun hastalanipta ölüm dösegine düsmesi üzerine Muhammed, yanina giderek son bir gayretle çagirida bulunmus, onu Islâm'a sokmaga çalismistir; o kadar ki razi edebilmek üzere: "(Ey amuca!) Allah yaninda hakkinda sefaat edebilirim" diyerek onu, eger müslümanligi kabul edecek olursa, Cehennemlerden kurtarip Cennetlere sokacagini anlatmistir. Fakat buna ragmen Ebû Talib müslümanligi kabul etmemistir2. Etmeyince Muhammed, bunun sorumlulugunu Tanri'nin sirtina atarak isin içinden kolaylikla siyrilmak üzere Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Habibim sen, her sevdigine hidâyet edemezsin! Lâkin Allah diledigi kisiyi hidâyette kilar. Ve O hidâyete lâyik olanlari çok iyi bilir". (K. 28 Kasas 56). Ayrica da En'âm sûresi'nin biraz yukarda belirttigimiz 125ci ayet'inin de bu olayla ilgili olarak Kur'ân'a girdigi kabul edilir. Bununla, ve bu dogrultuda koydugu diger âyet'lerle anlatmak istemistir ki bir seyi istemek ya da istememek, kisinin kendi irâdesine degil fakat Tanri'nin iznine baglidir. Tanri kisi'nin bir seyi istemesini (ya da istememesini) istedigi zaman, kisi o seyi ister ya da istemez3. Daha baska bir deyimle müslüman olup olmamak özgür irâde isi degildir; kisi, kendi dilegiyle, kendi irâdesiyle müslüman olamaz; meger ki Tanri ona müslüman olma dilegini vermis olsun. Nitekim Kur'ân'da Allah dileseydi puta tapmazlardi (müsrik olmazlardi ...) (K. En'am , 107) diye yazili. Bu dogrultuda olarak Tanri'nin, kisileri söyle konusturttuyor: Hidayetiyle hamdolsun! Allah bizi dogru yola iletmeseydi kendiligimizden dogru yolu bulacak degildik... (K. A'raf, 43). Neden Tanri bütün kullarini hidayete eristirip müslüman yapmaz? diye sorulacak olursa Muhammed, bunun cevabini Kur'âna' koydugu âyet'lerle söyle veriyor: Çünkü Tanri Cehennem'i insanlarla dolduracagina dair kendi kendine söz vermistir (K. Secde sûresi, âyet: 13); ve iste bu sözünü tutmak için insanlardan bir çogunu kâfir kilip cehennem'e atar. Cehennem'in dolup dolmadigini anlamak için ikide bir Cehennem'e sorar: Doldun mu?. Cehennem de ona (Hayir) Daha var mi? der (K. Kaf sûresi, âyet 30) ve bu nedenle Tanri insanlardan bir kismini kâfir kilmaga devam eder. Ve iste anlasilan o ki Ebû Tâlib bunlardan biridir; yâni Tanri ona, müslüman olma istek ve dilegini vermemis, onun kâfir olarak canini almistir. Bununla beraber, Muhammed, amucasindan gördügü iyilikler nedeniyle onun sadece topuklarina kadar Cehennem atesinde kavrulacagini, beyninin kaynayacagini bildirmistir4. Daha sonraki bir tarih itibariyle (yâni Medine'ye geçtikten sonra) kâfir olarak ölenler için (akraba dahi olsalar) "magfiret'te" bulunmanin yasaklandigina dâir âyet'ler koyacaktir (K. Tevbe 113)
Görülüyor ki Muhammed, Ebû Bekir'in müslümanligi kabul etmesi vesilesiyle Kur'ân'a:"Her kese islediklerinin karsiligi ödenir" (K. 46, Ahkaf:19) ya da "Dileyen rabbine giden yolu tutar" (K. 76 Insan 29) diyerek müslüman olup olmamayi sanki kisi'nin istek ve iradesine bagli imis gibi gösterirken, müslümanligi kabul etmeyen Ebû Talib'in tutumu karsisinda: "Allah kimi dogru yola iletmek isterse onun kalbini Islâm'a acar; kimi de saptirmak isterse... kalbini iyice daraltir... (K. En'âm 125; Kasas 56, vs...) seklinde âyet koymus, böylece çeliskili iki hükmün Kur'ân'da yer almasina sebeb olmustur5.
Fakat bütün bu çeliskilere sebeb olurken, bir de Tanri'yi, hem bir yandan kisileri kâfir yapan ve hem de diger yandan cezalandiran, yâni haksizlik, adaletsizlik yaratan olarak göstermis olmaktadir, ki bu da âyet'lerin tümcelerinin tertipsiz bir sekilde düzenlemis olmasindandir. Çünkü yukardaki âyetlerden her biri, ayrica kendi içlerinde, birbiriyle çelismelidir. Örnegin En'âm Sûresi'nin 125.âyetini tekrar okuyalim: "Allah kimi dogru yola iletmek isterse onun kalbini Islâm'a açar; kimi de saptirmak isterse... kalbini iyice daraltir. Allah inanmayanlarin üstüne iste böyle murdarlik verir" (K. 6 En'âm 125). Görülüyor ki burada, ilk iki tümce ile son tümce birbirleriyle celismekte, çünkü Tanri, diledigi gibi kisilerin kalbini daraltip kâfir yapmakta, ve yaptiktan sonra onu cezalandirmaktadir. Ayni seyi Nahl Sûresi'nin 93. âyet'inde görmekteyiz:"Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kilardi, fakat O, diledigini saptirir, dieldigini de dogru yola iletir. Yaptiklarinizdan mutlaka sorumlu tutulacaksiniz" (K. 16 Nahl 93). Burada anlatilan o ki, Tanri diledigini dogru yola sokuyor, diledigini saptiriyor, ve sonra da onlari, böyledirler diye sorumlu tutuyor. Zümer Sûresi'ndeki su âyet bir baska örnek: "Allah kimin gönlünü Islâm'a açmissa o, rabbinden bir nûr üzerine olmaz mi? Allah'i anmak hususunda kalpleri katilasmis olanlara yaziklar olsun! Iste bunlar apaçik bir sapiklik içerisindedirler... Allah kimi de saptirirsa artik ona yol gösteren olmaz" (K. 39 Zümer 22-23).
Bütün bu âyet'lerde Tanri, birbirleriyle çelisen tümcelerle buyruklarda bulunmaktadir: zirâ bir yandan Ben diledigimi saptirim, dogru yoldan uzaklastiririm seklinde konusuyor, ve sonra da bu sekilde saptirmis olduklarina Yaptiklarinizdan sorumlusunuz diyor! Bir yandan Allah'i anmak hususunda kalpleri katilasmis olanlara yaziklar olsun... diyor, diger yandan kalpleri katilastiranin yine kendisi oldugunu bildiriyor!
*
Yine bunun gibi Muhammed Kur'ân'a: "Sana ne kötülük gelirse kendindendir" (K. 4 Nisâ 79), ya da: "Inananlar... iste cennetler onlaradir" (K.7 A'raf 42) seklinde âyet'ler koyarak müslümanligi kabul edenlerin Cennet'e, etmeyenlerin Cehennem'e gideceklerini bildirerek taraftar kazanacagini sanmis, fakat basarisiz kalipta çevresindekiler: "(Muhammed peygamber degil) büyülenmis bir adamdir" (K.6 En'âm 7) seklinde konusmaga baslayinca sorumlulugu Tanri'ya yüklemek üzere: "Allah dileseydi onlari dogru yolda toplardi" (6 En'âm 35) ya da "Allah kimi dilerse onu saptirir ve kimi dilerse de onu dogru yola koyar" (K. 6 En'âm 39) seklinde ve biraz yukarda belirttigimiz hükümlerle çeliski yaratan âyet'ler koymustur.
Yine bunun gibi putlara tapmanin ve Tanri'ya es kosmanin "cehennemlik" bir sey olduguna dâir Kur'ân'a: "Allah'a ortak kosan kimse derin bir sapikliga sapmis olur"(K. 4 Nisâ 116), ya da "Puta tapanlardan yüz çevir" (K. 6 En'âm 106) seklinde âyet'ler 6 koymasina ragmen, henüz güçsüz bulundugu dönemde kisileri puta tapma geleneginden uzaklastiramayagini anlayinca, basarisizligini örtmek üzere, bu kez, puta tapmanin Tanri dilegine bagli oldugunu bildirmis ve Kur'ân'a su tür âyet'ler koymustur: "Allah dileseydi puta tapmazlardi" (K6 En'âm 107)
Yine ayni sekilde, Kur'ân'a inanip inanmama'nin kisilere kalmis bir is olduguna dair Kur'ân'a âyet'ler koyarken, bu isin Tanri'ya âit oldugunu bildiren âyet'lere yer vermistir. Bunun sebebi sudur: ilk zamanlar Mekkeli Arap'lara Kur'ân'i sundugunda bunun Tanri sözleri oldugunu ve bu sözlere inanan kimselerin Cennetlik olacaklarini söylemis ve: "Dileyen Rabbine giden yolu tutar" (K. 76 Insan 29) seklinde âyetler koymustur. Ancak ne var ki bu söylediklerine pek az kimse inanmisti; bunlar genellikle Mekke'nin fakirler ve düskünlerdi; sirf cennet'e gitme hayaline kapilarak Islâm'a girmislerdi. Buna karsilik inanmayanlar pek çoktu; ôzellikle Kureys'in ileri gelenleri Muhammed'i, belli bir Kitab'la gönderilmis bir peygamber olarak ciddiye almamislar7, Kur'ân'i Tanri sözleri olarak tanimamislardir; söyle demislerdir: "Bu (Kur'ân) öncekilerin masallarindan baska bir sey degildir" (K. 6 En'âm 25). Böylece eski geleneklerine uyarak kendi ilahlarina tapmaga devam etmislerdir. Muhammed'in Tanri'dan geldigini söyledigi Kur'an'i dinlemek bile istememislerdir. Ve iste onlarin bu sekildeki davranislarina karsi Muhammed Kur'ân'a: "Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlikta kalmis sagir ve dilsizlerdir" (K. En'âm 39, ), ya da "...zalimlerdir" (K. En'âm: 21) seklinde âyet'ler koymus, Cehennem tehditleri savurmus ve fakat yine basari saglayamayinca: "Eger onlar Kur'ân'a inanmiyorlarsa bunun nedeni Tanri'dir, çünkü Tanri onlarin kalblerini kapamis, kulaklarini tikamistir" seklinde su tür âyet'ler koymustur:
"Kur'ân'i anlarlar diye (onlarin) kalblerine örtüler, kulaklarina da agirlik koyduk" (K. 6 En'âm 25);
"Kur'an okundugu zaman seninle ahirete inanmayanlarin arasina gizlice bir perde gereriz Biz... anlamamalari için gönüllerine perdeler gerer, kulaklarina agirlik veririz ve sen Kur'an'da Rabbini bir olarak andin mç yüz çevirirler, uzaklasirlar senden" (K. 17 Isrâ 45-46).
Dikkat edilecegi gibi bu âyet'lerde tehdit, korkutma var fakat vurusmali saldiri isâreti yok; çünkü, dedigimiz gibi Muhammed, o tarihlerde henüz güçsüz durumdadir; sidddet kiliç yolu ile insanlari Islâm'a sokmasina olanak yoktur. Böylece bir yandan "Dileyen Rabbine giden yolu tutar" (K. 76 Insan 29) ya da "Sana ne kötülük gelirse kendindendir" (K. 4 Nisâ 79) diyerek, ya da buna benzer âyet'leri getirerek8 kisileri, kendi eylemlerinden dolayi sorumlu kilmak isterken, yâni Kur'ân'i Tanri sözleri saymanin, ve okuyup anlamanin, kisi iradesine bagli bulundugunu söylerken, diger yandan, bu söylediklerinin tam tersine, kisi irâdesi'ni hiçe sayar nitelikte olmak üzere: "Kur'ân'i anlamasinlar için onlarin kalblerini perdeledik, kulaklarina agirlik koyduk" (K. 6 En'âm 25) seklinde âyet'ler koymaktan geri kalmamis, böylece çeliskili hükümlerin Kur'ân'da yer almasina sebeb olmustur.
Yine tekrarlayalim ki bu çelismelere sebeb, Muhammed'in bir yandan Kureys'lileri kendisine inandirmaga çalisirken, diger yandan inandiramamaktan dogma basarisizliklarini örtmek (ya da özürlü göstermek) için farkli bir mantik ve taktik kullanmis olmasindandir. Isine geldigi zaman kisileri sanki irâde özgürlügüne sahip ve "sorumluluk" altinda imisler gibi göstermis, isine gelmedigi zaman ise her seyi Tanri irâdesiyle olurmus gibi yapmis, kaderciligi ön plana almistir. Kuskusuzki bütün bunlari, günlük siyâsetinin gereksinimlerine uyarak yapmistir.
*
Bu dogrultuda olmak üzere verilebilecek bir baska örnek, biraz yukarda degindigimiz gibi, Ebî Bekir ile, oglu Abdurrahman'in müslüman olmalari olaylariyle ilgilidir. Hatirlatalim ki Ebû Bekir, Muhammed'in Islâmiyeti yaymaga baslamasindan iki yil sonra müslüman olmustur. Olduktan sonra oglu Abdurrahman'i da müslüman yapmak istemistir; yapabilmek için ona, eger Islâm'a girecek olursa, öldükten sonra dirilip cennetlere kavusacagini söylemistir. Ancak ne var ki Abdurrahman, babasinin ve anasinin israrlarina ragmen Islâm'i kabul etmemis, direnmistir. Hem de öylesine ki, kendisini müslüman yapmak isteyorlar diye onlara kafa tutmus, güyâ "Öf artik yeter seklinde konusmustur. Hattâ Kur'ân'in masal kitabindan baska bir sey olmadigini söyliyerek onlarla alay bile etmistir. Onun bu direnisini gören Muhammed, Tanri'nin gazabi'nin onun (ve onun gibilerin) üzerinde oldugunu öne sürerek Kur'ân'a su âyet'i koymustur:"Annesine, babasina -'Öf ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmisken beni tekrar diriltilmemle mi tehdit ediyorsunuz?-' diyen kimseye, anne ve babasi... -'Sana yaziklar olsun! Inan, dogrusu Allah'in sözü gerçektir-' dedikleri hâlde -'Bu Kur'ân ötekilerin masallarindan baska bir sey degildir-' diye cevap veren kimse gibiler, iste onlar ... Allah'in azâb vâdinin aleyhlerinde gerçeklestigi kimselerdir" (K. 46 Ahkâf 17-18). Fakat az geçmeden Abdurrahman tutumunu degistirip babasinin yolunda gitmis, islâm olmustur: muhtemelen, cennetteki güzel hürî'lere kavusmanin pek kötü bir sey olmadigini düsünmüs olmalidir! Ve iste Muhammed, gerek Ebû Bekir'in ve gerek oglu Abdurrahman'in, kendiliklerinden müslüman olduklarini öne sürerek putperest Arap'lara ayni yolu seçmelerini bildirmis, ve Islâm olacak olurlarsa mutlaka Cennet'lere gireceklerini söylemis, Kur'ân'a su tür âyet'ler yerlestirmistir: ... Islediklerinden ötürü her kesin bir derecesi vardir; her kese islediklerinin karsiligi ödenir" (K. 46:19).
"Basiniza gelen her hangi bir müsibet, ellerinizle islediklerinizden ötürüdür..." (K. 42 Sûra 30).
"Iste orada her kes, dünyâda yapmis oldugunu bulur" (K. 10 Yunus 21-30, 52).
"Islediklerinden ötürü her kesin bir derecesi vardir. Her kese islediklerinin karsiligi ödenir. Kendilerine haksizlik yapilmaz; Inkâr edenler, atese sunulduklari gün, onlara -' ...Dünyâdaki hayatinizda sizin için güzel olan her seyi harcadiniz... yoldan çikmanizin karsiliginda alçaltici bir azâb göreceksiniz" (K. 46 Ahkâf 19-20).
Dikkat edilecek olursa bu âyet'ler, irâde özgürlügüne yer veriyormus, ve sanki müslüman olmanin kisi irâdesine bagli bir seymis oldugu kanisini yaratacak anlamdadir. Ancak ne var ki, kisi'nin, kendi davranislarinin sorumlusu olarak Cennet'e ya da Cehennem'e gidecegine dâir görünen bu hükümlere bakipta Muhammed'in irâde özgürlügünü tanidigini sanmak yanlis olur. Tekrar edelim ki, bu hükümleri o, genellikle henüz güçlü bulunmadigi birinci Mekke döneminde koymus ve Cennet ve Cehennem usulleriyle kisileri müslüman yapmanin yollarini aramistir. Sunu anlatmak istemistir ki kendisini peygamber olarak benimseyen ve müslümanligi seçenler, tüm günahlarindan siyrilmis olarak Cennet'in güzellerine ve nimetlerine erisecekler, böyle yapmayanlar ise Cehennem'e gireceklerdir. Daha baska bir deyimle onlari, bu ilk baslangiç döneminde, sorumluluk duygusu içinde tutmustur ki Cehennem azâbindan korksunlar, ya da Cennet hayalleriyle yogurulsunlar da Islâm olsunlar diye. Bu fikri pekistirmek maksadiyle Kur'ân'a koydugu âyet'lerden bir diger örnek söyle: "Onlar sorumlu tutulacaklardir (Tanri'yi birakip tanrilar mi edindiler?)..." (K. 21 Enbiyâ 24)
Yukardaki açiklamardan anlasilacagi gibi Muhammed, Islâm'i kendi dilegi ve irâdesiyle kabul eden Ebû Bekir (ve benzerleri) vesilesiyle dogru yola girmenin özgür irâde isi oldugunu, ve bu sekilde davrananlarin cennet'lere kavusacaklarini söylerken, Islâm'a girmekten kaçinan Ebû Tâlib (ve benzerleri) vesilesiyle dogru yolu seçmenin özgür irâde'ye degil fakat Tanri'nin dilegine bagli bir is oldugunu bildirmistir (Örnegin, K. En'âm sûresi, âyet 125).
Yine bunun gibi, Mekke döneminde henüz güçsüz bulundugu için kisileri, kendi irâdelerine göre hareket serbestisi içerisinde birakici nitelikte âyet'ler koyarken, Medîne'ye geçipte güçlenince irâde özgürlügünü kökünden yok edici âyet'lere agirlik vermistir. Özellikle müslüman olmanin, kisi irâdesine degil fakat esas itibariyle Tanri irâdesine bagli oldugunu ve Tanri irâdesi'nin cihad (kiliç) yolu ile is gördügü tema'sini islemeyi, kendi günlük siyâsetinin gereksinimlerinden saymistir. Su bakimdan ki Medîne döneminde, çete saldirilari ve savaslar sayesinde güçlenmege ve, bol miktar ganimetler elde etmege baslamisti. Bu basarilardan yararlanmak ve ganimetlerden pay almak amaciyle, Arap'lardan pek çogu Müslüman olmaga baslamislardi. Müslüman olanlar: Biz müslüman olduk diyerek Muhammed'i minnet altina sokma yolunu tutmuslardi; ikide bir onun basina bunu kakarlardi. Ve iste onlarin bu sekilde konusarak kendisini minnet altinda birakmalarini önlemek üzere Muhammed, onlari Müslüman yapanin Tanri oldugunu söylemis ve Kur'ân'a su tür âyet'ler koymustur: (Ey Muhammed!) Onlar Islâm'a girdikleri için seni minnet altina sokuyorlar. De ki: -Müslümanliginizi benim basima kakmayin... Bilesiniz ki, sizi imana erdirdigi için asil Allah size lutufta bulunmustur (K. 49 Hucurât sûresi, âyet 17)9.
Ve iste hep buna benzer nedenler yüzündendir ki Muhammed, birbiriyle çeliskili âyet'lerin Kur'ân'da yer almasina sebeb olmustur. Daha baska bir deyimle, irâde özgürlügüne yer verir görünürken, ya da aksine, böyle bir özgürlügü yok bilirken, hep kendi günlük siyâsetinin gereksinimleri dogrultusunda is görmüstür.
1 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt I, sh. 1, Hadîs no. 1)
2 Bu konuda Müseyyeb Ibn-i Hazn'in rivâyetine dayali hadîs için bkz. Sahih-i..., (Cilt IV: sh. 533 Hadîs no. 665)
3 Bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VII, sh. 5626 ve d.)
4 Bkz. Sahih-i... (Cilt.IV, sh. 533 Hadîs no. 665; ve ayrica bkz. Sahih-i... (Cilt X. sh. 54 ve d.)
5 Bunu yaparken Ebû Tâlib'i "Tanri'nin hidâyetine lâyik görmedigi" kisiler arasina katmaktan ve cehenemlik saymaktan geri kalmamistir. Su bakimdan ki yükardaki âyet'e sunu koymustur: " Allah diledigi kisiyi hidâyette kilar. Ve o, hidâyete lâyik olanalri çok iyi bilir" (K. 28 Kasas, 56) (Bu konuda bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 52 Hadîs no. 1548, 1549)
6 Ayrica bkz. Furkan 3; Tevbe 28, 114; Kasas 62-74; Nisâ 50, 51, 116 vs
7 Aralarinda konusurlarken "Büyülenmis bir adam" oldugunu düs¶ünerek "Muhammed'e bir melek indirilmeli degil miydi?" (K. En'âm 7); "Rabbinden Muhammed'e bir belge indirilseydi ya" (K. En'âm 37) dediklerini söyleyor Muhammed.
8 Ayrica Ra'd Sûresi'nde "Allah... gönlüyle O'nun tapisina dönenleri... dogru yola sevkeder" (K. 13 Ra'd 27) diye yazilidir.
9 Bu konuda bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VI, sh. 4467)