IX. Günlük siyâsetin gereksinimlerinden dogma çeliskiler (Devam):


Yukarda belirttigimiz gibi Kur'ân'da, "iyilik" ve "kötülük" denen seylerin, kisi'nin kendi "ameli" (kendi is'i, kendi davranisi, kendi uygulamasi vs...) oldugunu bildiren âyetler yaninda, bu “amel”lerin Tanri yaptirimi (ya da Tanri'nin iznine bagli) seyler olduguna, ve iyiligin de, kötülügün de Tanri'dan geldigine dâir âyet'ler vardir, ki çeliski yaratir niteliktedir. Örnegin Nisâ Sûre'sinin 78ci âyetinde “iyi'lik” ve “kötü'lük” denen seylerin Tanri'dan gelme olduguna dâir su var: "Ey Muhammed de ki - '(iyilik ve kötülük) hepsi Allah'tandir" (K. 4 Nisa 78). Fakat bir sonraki âyet'de bunun tam tersine olmak üzere, “iyilik” ya da “kötülük'lerin, kisi'nin kendisinden gelme seyler oldugu bildirilmekte:"Sana ne kötülük gelirse kendindendir..." (K.4 Nisa 79). Surâ sûresin'de de bu dogrultuda su var: “Basiniza gelen her hangi bir musibet, kendi ellerinizle isledikleriniz yüzündendir...” (K.42, Surâ, 30). Bunlara benzer daha nice çeliskilerle dolu örnekleri çogaltmak mümkün. Pek güzel ama nasil olur da Tanri, hem “(iyilik ve kötülük) hepsi Allah'tandir" der ve hem de “Basiniza gelen her hangi bir musibet, kendi ellerinizle isledikleriniz yüzündendir...” diye ekleyerek kendimkendisiyle çeliskiye düser?


Bu âyet'lerin Kur'ân'a konmasina vesile olan olaylar incelendigi takdirde çelismelerin kaynaginin ne oldugunu anlamak kolaylasir. Bu olaylardan biri su: Muhammed'e inanip müslüman olanlar, hoslanmadiklari ve islerine gelmeyen bir sey oldugunda, ya da basarisizlikla karsilastiklarinda, hemen sikayete baslarlar ve bütün bu olumsuzluklarin Muhammed yüzünden baslarina geldigini söylerlerdi. Örnegin Muhammed'in Medîne'ye hicret'inden sonra, oradaki Arap'lar ve Yahudi'ler, tarla ve arazilerinin ürün vermez oldugunu, kitlikta kaldiklarini söyliyerek onun gelisini ugursuzluk saymislardi. Iste gerek “munafiklarin” ve gerek Yahudi'lerin yakinma'larindan kurtulmak ve her türlü sorumluluktan siyrilmak için Muhammed, kurnazca bir yol bulmustu: sorumlulugu bazan Tanri'ya bazan da sikayette bulunanlara, ya da halka yüklerdi. Eger kendi verdigi kararlardan, ya da kendi davranislarindan dogma bir basarisizlik, bir olumsuzluk, bir kötü durum var ise, ve eger kusuru baskalarina yamayacak olasilikta degil ise, her türlü iyiligin ve her türlü kötülügün Tanri'dan gelme oldugunu söylerdi. Böylece sorumlulugu Tanri'ya yüklemis ve kendisini temize çikarmis olurdu. Verilebilecek örneklerden biri söyle: Muhammed'in Mekke'den Medîne'ye hicreti tarihlerinde Medîne bolluk ve ucuzluk diyari diye bilinirdi. Fakat Muhammed'in gelisinden sonra Medîne'de kitlik ve pahalilik görülür. Bundan zarar gören halktan kisiler yakinmaga baslarlar. Beyzavî gibi yorumcu'larin söylemesine göre, Medîne'deki Yahudi'ler ve “munafik”lar, Muhammed'in Medine'ye gelmesi yüzünden topraklarinin bereketsiz kaldigini, mahsul alamaz olduklarini söylerler; hattâ onu “sum (ugursuz) adam” diye tanimlayip söyle konusmaga baslarlar: “Biz böyle sum bir adam görmedik; bu geleli beri meyvalarimiz az biter oldu ve es'arimiz galâlandi, bahalandi (Kitlik ve pahalilik oldu)”1. Oysa topragin bereketsiz kalmasinin ve az mahsul verir olmasinin asil sebebi, o mevsimde yagmurlarin az yagmasi, hububat ve meyve bahçelerinin eskisi gibi fazla mahsul vermemesidir. Fakat Muhammed, bu nedenleri öne sürüp akilci yoldan onlari ikna edecek yerde, Tanri'dan geldigini söyledigi “vahiy'lerle” is görmek ister. Her türlü kötü'gün (tipki bütün iyilik'ler gibi) Tanri'dan geldigini bildirmek üzere Kur'ân'a su âyet'i koyar: "(Ey Muhammed!)... kendilerine bir iyilik dokunsa: -Bu Allah'tan- derler; baslarina bir kötüluk gelince de: -Bu senden- derler. -(Sen de onlara) Hepsi(de) Allah'tandir- de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü anlamiyorlar” (K. Nisa sûresi, âyet: 78). Görüldügü gibi burada Muhammed, Medine'ye gelisinin ugursuzluk olmadigini anlatmak cabasindadir; bunu da, kötülüklerin ve iyiliklerin, hep Tanri'dan gelme seyler oldugunu açiklamak sûretiyle yapmaktadir. Hattâ bu taktigini pekistirmek için bir de sunu ekler ki Tanri, her ülkeye peygamber gönderdiginde, o ülkeyi önce kitlik ve zaruret içerisinde kilar2


Ancak ne var ki, her iyiligin ve kötülügün Tanri'dan gelme olduguna dair koydugu yukardaki âyet'i izleyen âyet (ki Nisâ sûresi'nin 79cu âyet'idir), bunun tam tersini belirtir; çünkü Nisâ sûresi'nin 79cu âyeti'nde, Tanri'dan sadece iyiligin geldigini, kötülüklerin ise insanlarin kendi nefislerinden dogma seyler oldugunu vurgulamaktadir: Ayet söyle: “Sana gelen iyilik Allah'tandir. Basina gelen kötülük ise nefsindendir...” (K. Nisâ 79). Buna benzer bir diger âyet, Sûrâ sûresi'nde söyle demekte:“Basiniza gelen her hangi bir müsibet, kendi ellerinizle isledikleriniz yüzündendir...” (K. 42, Surâ, 30). Çünkü bu âyet'leri, daha önce belirttigimiz gibi, kisileri sorumlu tutabilmek maksadiyle ve diger bir takim olaylar vesilesiyle Kur'ân'a koymustur. Birbirini izleyen âyet'ler arasindaki çeliski, bundan dogmustur.


Dikkat edilecegi gibi Muhammed, “ugursuzluk” damgasindan kurtulmak için sadece: “Iyilik ve kötülük, her sey Tanri'dandir” seklinde seklinde âyet'ler koymakla yetinmemistir. Bir de sunu eklemistir ki, her peygamber'in gönderildigi memlekette ilk önceleri böyle bir siddet ve zaruret'in yüz göstermesi Tanri'nin geleneklerindendir. Yâni Tanri bir kavme peygamber gönderdigi zaman, o gönderdige kavme bir takim kötülükler musallat eder! Kuskusuz ki bu sözlerde de çeliski yatmakta; su bakimdan ki bu sözler Tanri'nin “Rahman”, “Rahim”, “Mütekebbir” (ulu), vs... seklindeki niteliklerine ters düsmekte. Yukardaki âyet'i okuyan bir kimse'nin tepkisi elbetteki su olacaktir: Evet ama Tanri, bir memleketi dogru yola sokmak için peygamber gönderirken, neden önce orada siddet ve kitlik yaratsin ve halki zaruret içinde kilsin? Böyle yapacak yerde peygamber'lerini bolluk ve mutluluk getirir sekilde yollasa, o kavmi daha kolaylikla kazanmis olmaz mi? Her seyi iyi bilen Tanri bunu düsünemez mi?


Yine tekrar edelim ki Muhammed, yukardakilere benzer âyet'leri, hep kusuru baskalarinin üstüne atabilecek durumlarda oldugu zamanlar koymus, böylece çelismeler zincirine yenilerini eklemistir.


*


Kur'ân'da, “Iman” ile “Islâm”in hem ayni ve hem de farkli seyler oldugunu belirten âyet'ler yaninda, bir de Islâm olmayi (ya da Islâm ugruna is görmeyi) hem “çikarcilikla” (maddiyat'la) bagdastirmayan, ve hem de bagdastiran âyet'ler vardir ki, çesitli sûre'lerde ya da ayni bir sûre'de çelismeli sekilde yer almislardir. Gerçekten de Kur'ân bilginleri ve yorumculari, “iman” ile “Islâm”in ayni sey mi, yoksa ayri seyler mi oldugu hususunda görüs ayriligindadirlar3. Örnegin Ebû Hanife, her ne kadar din dilinde bu ikisi arasinda fark olmayabilecegini (yâni “Islâm'siz iman, ve “iman'siz” Islâm olmayacagini) savunmakla beraber, sözlük anlaminda fark oldugunu söyler. Ona göre “Islâm” sözcügü “teslimiyet” anlaminda olmak üzere “boyun egmek” demektir; “iman” ise “Tanri'ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, vs... inanmak” demektir. Imam Gazalî gibi ünlüler ise, “iman” ile “Islâm”in hem ayni ve hem de farkli seyler olduguna dâir âyet'ler ve hadîs'ler bulundugunu söylerler ve örnek olarak Hucûrat sûresi'nin 14. âyeti ile Zâriyat sûresi'nin 35. vce 36.ci âyet'lerini örnek verirler. Hucûrat sûresi'nin 14.cü âyet'i söyle: “Bedevîler: -'Inandik'- dediler. De ki: -'Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun egdik-' deyin. Henüz iman kalplerinize yerlesmedi. Eger Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah islerinizden hiçbir seyi eksiltmez...” (K. 49, Hucûrat, 14). Güyâ burada, Cebrail'in Muhammed'e “iman” ve “Islâm” konularinda ayri ve farkli sorular sordugu, ve Muhammed'in de bu sorulara cevap verirken “iman”i ve “Islâm”i farkli bir tanimla anlattigi açiklanmaktadir4. Buna karsilik Zâriyat sûresi'nde söyle yazili: “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çikardik. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkindan baska kimse bulmadik” (K. 51, Zâriyât, 35-36). Anlatilmak istenen sey Lût “peygamber” ile ilgili bir olaydir ki, günâhkar bir toplum içerisinden bulunan “mü'min”lerin (imanli'larin) çikarilip kurtarildiklarini bildirmekte5, böylece “iman” ile “Islâm”in es anlamda seyler oldugu belirtilmektedir6.


Fakat her ne olursa olsun bu konu, Islâm olmanin, ya da Islâm'da kalmanin, ya da Islâm ugruna davranista bulunmanin “maddî çikar” ögesiyle ilgisini de kapsar niteliktedir. Su bakimdan ki Kur'ân'da, müslümanligi “maddî çikar” duygusu disinda tutan âyet'ler yaninda, “maddî çikar”lara baglayan âyet'ler de vardir. Gerçekten de Muhammed, her ne kadar “iman” sahibi olmanin, ganimet'e konmak duygusunun üstünde oldugunu söyler ve örnegin “Benimle cihâd'a çikarken yalniz cihâd arzusiyle çikiniz, yoksa ganimeti aklinizdan geçirmeyin” seklinde konusur olmakla beraber, maddî çikar saglamaksizin taraftar toplayamayacagini bildigi için, bir yandan Cennet vâd'lerinde bulunurken diger yandan da ganimet paylasimi konusunda hükümler koymus, böylece birbiriyle çelisir durumlar yaratmistir.


Örnegin Hayber seferine çikmak üzere çagirida bulunup, hazirliklar yaparken, daha önce Hudeybiye seferine katilmayanlar, ganîmetten yararlanma amaciyle onun çagirisina uymak istemisler, savasa gideceklerini bildirmislerdir. Fakat Muhammed, Hudeybiye seferine katilmayanlarla birlikte Hudeybiye'de kendisine sadakat yemininde bulunmayanlari (Ridvan biat'i'ni yapmayanlari), bir bakima cezalandirmak düsüncesiyle, ganimet paylasmasi disinda birakmak istemis, ve biraz önce degindigimiz gibi, “Benimle yalniz cihâd arzusiyle çikiniz. Yoksa ganimeti zihninizden geçirmeyiniz” demistir 7. Ama bunu yaparken, Hayber'de edindigi büyük ganimeti, kendisine sadakat gösterenlerle birlikte paylasmaktan geri kalmamistir.


Yine bunun gibi Islâmcilar, az önce inceledigimiz Hucûrat sûresi'nin 14.cü âyet'ini, Islâm olma'nin, iman beslemenin ya da Islâm ugruna is görmenin, maddî çikarlar düsüncesine bagli kilinmadigina örnek verirler. Ayet'le ilgili olay söyle: Medîne civarinda yasayan Esed Ibn-i Hüzeyme kabilesi, Muhammed'in savas yolu ile ganimetler edindigini ve ganimetleri taraftarlariyle paylastigini görerek, Islâm'a girmenin kazançli bir is oldugunu düsünürler. Nitekim bir kitlik yilinda, âileleriyle birlikte Medîne'ye, Muhammed'in yanina giderler, “iman ettik“ diyerek ve “iki kelimei sehâdet” izhar ederek Müslüman olurlar. Olduktan sonra da ganimet'ten pay beklerler, sadaka isterler. Muhammed onlarin bu tutumunu hos karsilamaz. Iki bakimdan hos karsilamaz: çünkü bir kere onlarin “Biz inandik, Müslüman olduk” diyerek, Islâm olmayi basina kakip kendisini minnet altinda birakmak istediklerini düsünür. Minnet altinda kalmanin kendisi bakimindan sakincali sonuçlar doguracagini, örnegin onlara diledigi gibi buyrukta bulunamayacagini, egemen olamayacagini bilir. Ikincisi, Islâm olmanin kazançli bir sey oldugunu hesaplayan bu kisilerin, sanki böyle yapmakla kendisine “iyilikte” bulunmus gibi davranacaklarini, ve yaptiklari “iyilige” karsilik kendisinden dâima bir seyler bekleyeceklerini düsünür. Bu nedenle Hucûrat sûresi'ne yukardaki âyet'i koyar, ki söyle:“Bedevîler: -'Inandik'- dediler. De ki: -'Siz iman etmediniz, ama ‘Boyun egdik-' deyin. Henüz iman kalplerinize yerlesmedi. Eger Allah'a ve elçisine itaat ederseniz, Allah islerinizden hiçbir seyi eksiltmez...” (K. 49, Hucûrat, 14). Bununla onlara anlatmak ister ki, “inandik” demekle “iman etmis” degillerdir, ve esasen Islâm olmak, kisinin kendi istek ve irâdesine degil, fakat Tanri'nin istek ve iznine bagli bir seydir. Yâni onlara sunu demek ister: “Siz müslüman olduk diye basa kakarsaniz, dogrusu Allah size minnetinin agirligini yükletir, ni'metini basina kakar, çünkü sizi iymana hidâyet buyurmustur”8. Bununla güyâ onlara, ayni zamanda sunu anlatmis olur ki Müslüman olmanin, maddiyat saglamakla ilgisi bulunmamak gerekir.


Ancak ne var ki Muhammed, bütün bunlara karsilik Kur'ân'a, bu yukardakilerle taban tabana zit ve çeliskili nitelikte âyet'ler koymaktan (ya da Kur'ân olmiyarak hükümler olusturmaktan) geri kalmamistir. Bunlar, maddî çikar düsüncesiyle Islâm olmanin, ya da kisileri maddî çikar yolu ile Islâm yapmanin, ya da Islâm'da tutmanin, ya da Islâm ugruna is görmege zorlamanin, Tanri buyrugu oldugunu bildiren âyet'lerdir, ki aralarinda “Elde ettiginiz ganimetten helâl olarak yiyiniz” (K. 8, Enfâl sûresi, âyet 69), ya da “Allah'in verecegi çok ganimetler vardir” (K. 4, Nisâ, 94, 96-97) seklinde olanlardan tutunuz da: “Ele geçirdiginiz ganimet'in beste biri Allah'in, oeygamberi'nin ve yakinlarinin, yetimlerin ve düskünlerindir...” (K.Enfâl, 42) seklinde, ya da hattâ vurusmasiz savas yolu ile elde edilen ganimet'in Muhammed'e ait olduguna dâir (K. 59 Hasr sûresi, âyet 6), olanlar varincaya çesitli nitelikte bulunanlari vardir. Fetih sûresi'nin 18-21, ve Tevbe sûresi'nin 60.ci âyet'leri, bu konuda verilebilecek ilginç örneklerdendir ki söyledir:


Fetih sûresi'nin 18-21 âyet'lerinde, Tanri'nin, “iman” sahibi olanlara, yâni inanan'lara, “yakin bir zafer” ve “ele geçirecekleri bol ganimetler” vâ'd ettigi yazilidir. Ayet aynen söyle: “Ey Muhammed! Allah inananlardan, agaç altinda sana bas egerek el verirlerken andolsun ki hosnud olmustur. Gönüllerinde olani da bilmis, onlara güvenlik vermis, onlara yakin bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler vâdetmistir. Allah güçlü olandir... Allah size, ele geçireceginiz bol bol ganimetler vâdetmistir. Inananlar için bir belge olmasi, ve sizi dogru yola eristirmesi için bunlari size hemen vermis ve insanlarin size uzanan ellerini önlemistir. Henüz elde edemediginiz baska ganimetler de vardir ki, Allah'in bilgi ve kudreti dahilindedir...” (K. 48, Fetih sûresi, âyet: 18-21). Görülüyor ki Tanri, Muhammed'e bas egen ve Islâm ugruna is gören kimselerin gönüllerinde olani (yâni maddî çikar saglamak, ganimet edinmek hususundaki duyguyu) bilmis ve onlara bol ganimetler verecegini bildirmistir. Sadece bunu bildirmekle kalmamis bir de onlara, baskaca ganimetler vâd'etmistir ki bunu o an için gizli tutmustur.


Hemen belirtelim ki bu âyet'i Muhammed, Hudeybiye seferi sirasinda, ve kendi günlük siyâsetinin bir gereksinimi olarak Kur'ân'a koymustur. Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre olay su: Hicret'in altinci yilinin son aylarinda Muhammed, silahli 1600 kisilik bir kuvvetle Medîne'den hareket ederek, Mekke'ye 17 kilometre mesafede bulunan Hüdyebiye denen vâdi'ye iner. O tartihlerde artik taraftarlarinin sayisini bir hayli çogalttarak güçlendigi (ve bu arada Yahudi kabilelerini yok ettigi) için, Mekke'yi ele geçirme tasavvurlarini sonuçlandirma amacindadir. Her ne kadar Islâmcilar, Hudeybiye seferine çikan Muhammed'in, Mekke'ye saldirmak degil fakat Kâ'be'yi ziyâret ve “omre” maksadiyle hareket ettigini söylerlerse de dogru degildir. Muhammed'in asil maksadi, Mekke'ye girip Kureys'leri kendisi ile andlasma yapmaga zorlamakti. Fakat Kureysler onun maksadini anlayarak karsi koymaga karar verirler. Nitekim Muhammed ve taraftarlari “haram” sâhasina girmek üzere iken, Kureys'lerin mukavemeti karsisinda geri çekilip Hüdeybiye'ye dönmek zorunda kalirlar. Bunun üzerine Muhammed, savas için degil fakat ibâdet için geldigini bildirmek üzere Osman'i elçi olarak gönderir. Az geçmeden Osman'in Kureys'ler tarafindan öldürüldügü haberini öne sürerek taraftarlarini “Semüre agaci” diye bilinen bir agacin altinda toplar ve onlardan “kaçmamak ve ölümü göze almak” üzere kendisine sadakat yemini etmelerini (biat etmelerini) ister. Isterken de Tanri'nin kendilerine yardimci olacagini, ganimetler saglayacagini söylemeyi ihmal etmez. Çünkü bilir ki taraftalarinin gönlünde ganimet edinme istegi yatmaktadir. Istegi geregince taraftarlari sadakat yemini ederler ki buna “Ridvan biati” adi verilmistir. Bu yemin üzerine Muhammed: “Siz bugün ehl-i arzin en hayirlisisiniz” diyerek iltifatta bulunur ve müjde olmak üzere onlara yukardaki âyet'leri okur. Ayet'lerden anlasilacagi gibi Tanri, “agaç” altinda sadakat yemini edenlerden hosnud oldugunu söylemekte, ve onlarin gönüllerinde yatan seyleri bilmis olarak “yakin bir zafer” ve bu zaferden elde edilecek “ganimetler” vâd'etmektedir. Fakat bununla da yetinmeyip bir de ayrica: ...”Henüz elde edemediginiz baska ganimetler de vardir ki, Allah'in bilgi ve kudreti dahilindedir...” (K. Fetih, 21) diyerek onlara, daha sonra elde edecekleri zaferleri ve ganimetleri haber vermektedir ki, yorumcularin açiklamalarina göre, bu sözleriyle Tanri, Hayber zaferini ve Hayber'den elde edilecek ganimetleri kastetmistir9.


Görülüyor ki Tanri, Muhammed'in söylemesine göre, Islâm ugruna is gördürmek için Müslüman kullarini, kâfirlere karsi savas yapmaga çagirmakta, ve çagirirkende onlara maddî çikarlar vâd'etmektedir. Hemen hatirlatalim ki Kur'ân'da, savaslardan elde edilecek ganimetlerden beste biri'nin Tanri'ya ve Muhammed'e ait bulundugu yazilidir (Bkz. K. Enfâl sûresi, âyet 41). Ve ne ilginçtir, maddî çikarlar vâadinde bulunmak sûretiyle Müslümanlari “kâfir”lere karsi savasa çagiran Tanri, diledigini “Müslüman” ve diledigini “Kâfir” yapanin kendisi oldugunu çesitli vesilelerle bildiren bir Tanridir (örnegin En'âm sûresi, âyet 125)!



Yine bunun gibi Kur'ân'da, örnegin Tevbe sûresi'nde, gönülleri Islâm'a isindirmak için maddî çikar saglamanin Tanri buyrugu olduguna dâir âyet'ler vardir. Tevbe sûresi'nde söyle yazili: “Sadakalar (zekâtlar)... gönülleri Islâm'a isindirilacak olanlara... Allah yolunda çalisip cihad edenlere... mahsustur... “ (K. 9, Tevbe sûresi, âyet 60). Yorumcularin açiklamalarina göre Muhammed, Kureys'in ileri gelenlerini ve zenginlerini (halleri vakitleri yerinde oldugu halde) Islâm yapabilmek için onlara ganimet'ten fazlasiyle ve sürekli sekilde pay verme yolunu seçmistir. Islâm'da bu gibi kimselere “Müellefetü'l-Kulub” adi verilmistir ki: “Gönülleri Islâma isindirilan ve pekistirilen kimseler” demektir. Bunlar arasinda, Muhammed'in kendisi için çok yararli olabileceklerini bildigi Ebû Süfyan, Abdu'llah Uzzaoglu Huaytip, Amr oglu Sehl, Amr el Cüheyl oglu Süheyl, Avf oglu Malik gibi çok taninmis ve etkili kisiler vardir. Taberî gibi ünlü tarihçilere ve din bilginlerine göre bu âyet, kisileri “rüsvet” karsiliginda Islâm'a sokmak ya da “gönülleri Islâm'a isindirmak” maksadiyle konmustur10.


Yine bunun gibi Muhammed, Huneyn seferinden sonra Taif'e kaçarak Sakif kavminin himayesine siginmis olan Mâlik bin Avf'e elde edebilmek için: “(Gidiniz) Mâlik'e söyleyiniz: müslüman olarak yanima gelirse ona âilesini iâde ettikten baska yüz tâne deve verecegim” demistir. Hemen ekleyelim ki Mâlik, o zamana kadar Islâm olmaga yanasmamis iken, bu sözler üzerine bulundugu yeri terkedip derhal Muhammed'in yanina gelir, ve Islâm'i kabul ettigini söyliyerek ganimetlere konar. O andan itibaren de, evvelce kendisine siginma olasiligi ve himaye saglamis olan kavme karsi düsman kesilir ve onlara karsi savaslara girer11.


Görülüyor ki Muhammed'in, bu konuda Kur'ân olarak ya da Kur'ân olmiyarak koymus oldugu hükümler, çelismelerle doludur, ve bu çelismelerin nedeni, Muhammed'in günlük siyâsetinin gereksinimlerinden dogmadir.



*


Mucize'lerle ilgili olarak Kur'an'da yer alan çelismeler var ki bunlari da, Muhammed'in “güçsüz” durumdan “güçlü” duruma geçmesiyle, ya da günlük siyâsetinin gereksinimleriyle ilgili olaylarla izah etmek mümkündür; söyleki:


Biraz yukarda belirttigimiz gibi, Kur'ân'in bazi âyet'lerinde Muhammed'in, herkes gibi bir insan oldugu ve bu itibarla kendisinden mucize beklenmemek gerektigi açiklanmistir. Bu âyet'ler, genellikle halktan kisilerin kendisinden mucize göstermesini ister olmalariyle ilgili olaylar vesilesiyle konmustur.


Bu gibi istekler karsisinda önceleri, kendisinin sadece bir insan oldugunu ve mucize'lerin ancak Tanri'dan geldigini söylerdi. Örnegin Ankebût sûresi'nde su var: “... -Ona (Muhammed'e) Rabbinden mucizeler indirilmeli degil miydi?- derler. De ki: -Mucizeler ancak Allah katindadir. Ben ise sadece apaçik bir uyariciyim...” (K. 29 Ankebût 50). Isrâ sûresi'nde “müsrik”lerin, Muhammed için “Sen bizim için yerden bir kaynak fiskirtmadikça, sana asla inanmayacagiz” (K. Isrâ, 90-93) dedikleri ve ondan buna benzer mucizeler bekledikleri, ve fakat onlarin bu isteklerine karsi Muhammed'in: “Ben, sadece beser bir elçiyim” dedigi yazili. Onlarin bu tür isteklerinden kurtulabilmek maksadiyle Muhammed, bir de söyle derdi: “Benimle sizin aranizda gerçek sahit olarak Allah kâfidir...” (K. Isrâ 96). Imrân sûresi'nde


Kiimi kisiler de: “Dogrusu Allah bize (gökten inen) atesin yakip kor edecegi bir kurban getirmedikce hiçbir peygamber'e inanmamizi emretti...” derlerdi (K. Al-i Imrân sûresi, âyet 183). Yorumcularin söylemesine göre bunlar Medîne'deki Yahudi'lerdi; nasil olsa Muhammed'in mucize yaratamayacagini düsündükleri için böyle konusurlardi; daha dogrusu müslüman olmamak için bu tür bahanelere sarilmislardi. Onlara karsi Muhammed, Tanri'nin kendisine su sekilde konusmsini emrettigini söylerdi: “... (Ey Muhammed, onlara) söyle de: -Size benden önce muzicezelerle... nice peygamberler geldi. Eger dogru insanalr iseniz, ya onlari niçin öldürdünüz?” (K. AL-i Imrân, 183).


Fakat buna karsilik Kur'ân'da, Muhammed'in mu'cizeler yarattigina dair âyet'ler de var. Örnegin Kâlem sûresi'ne koydugu âyet'lerle, ay'a parmagiyle isâret ederek onu ikiye böldügünü anlatmak istemistir ki bu, “Sakku'l-Kamer mucizesi” diye bilinir. Ayet'ler söyle: “Yaklasti saat, yarildi Kamer, Hâlâ bir âyet görseler yüz cevirip derler: müstemir bir sihir. Yalan dediler, hevâlarina uydular, halbuki her emir müstekir” (K. 54 Kamer sûresi, âyet: 1-3). Bu hayet'lerin bir baska çevirisi çöyle: “Kiyamet yaklasti ve ay yarildi, Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: -Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür- derler. Yalanladilar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her isin iulasacagi yeri vardir” (K. Kamer, 1-3). Yorumcularin açiklamalarina göre ay, Muhammed'in iki parmaginin isâretiyle ikiye ayrilmistir, ve bu olay Muhammed'in en parlak mucizelerindendir12.


Bunun gibi, Necm sûresi'nde, Muhammed'in, cebrail ile birlikte Tanri katina yükselip elli vakit namaz emrini aldigi, ve sonra Musa'nin telkini ile Tanri'dan bu sayiyi azaltmasini istedigi, ve isteginin yerine getirildigi ve böylece bes vakit namaz emrini ümmetine teblig ettigi yazili (ki bu Mirâç olayi diye bilinir; bkz. K. 53 Necm 5-15).


Bunlara benzer baskaca örnekler çok. Öte yandan Muhammed'in, mûcizevî isler yaptigina dair hadîs hükümleri de pek çok. Örnegin Mirâç hakkinda Sa'saa oglu Mâlik'ten gelen hadîs mûcizevî olaylarla doludur13. Câbir'in ve Ibn-i Kâb'in rivâyetlerine göre hurma kütügünden yapilmis minber'le konustugu ve dertlestigi anlasilmaktadir14.


Bütün bunlardan baska Muhammed, kendi kendisini yüce ve kutsal göstermek için mûcizevî bir yasama sahip oldugunu söylemekten geri kalmamistir: Örnegin söyle konustugu olmustur: "Hz. Adem suyla çamur arasindayken ben yine peygamberdim"; ya da: "...(Çocuklugumda) karakus türünden iki kus ... beni tutup yere yatirdilar. Gögsümü yardilar. Kalbimi çikardilar, parçalayip içindeki iki damla siyah pihtiyi ayirdilar... (kalbimi) kar suyu ile...yikadilar. Sonra sekînet(i)... kalbimin içine saçip dagitti(lar)... ve nihayet kalbimi (diktiler ve) peygamberlik mühürü ile mühürledi(ler)" 15


Bunlara eklenebilecek daha niceleri var. Söylemeye gerek yok ki bütün bunlar, Muhammed'in “beser elçi” oldugunu belirten âyet'lerle çelismekte. Daha baska bir deyimle Kur'ân, her hususta oldugu gibi mucîzeler konusunda da çelismeli âyet'lere yer vermis bulunmakta.


Bu çelismelerinin nedeni sudur: Biraz önce belirttigimiz gibi Muhammed, halktan kisilerin: "Madem ki peygamberim diyorsun o halde diger peygamberlerin yaptigi gibi bize mûcizelerini göster bakalim” seklindeki sorularina ve dileklerine muhatap kalirdi. Özellikle Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar, kendi peygamberlerinin geçmisteki mûcizelerini hatirlatirlar, Tevrat'ta ve Incil'de, Musa'nin denizleri yardigina, ya da Isa'nin yerden sular fiskirttigina dair mûcizelere deginirler ve benzerî mûcizeleri yaratabildigi takdirde ona inanacaklarini söylerlerdi. Fakat Muhammed, mûcize yaratamayacagini bildigi için onlara, kendisinin her kes gibi bir “insan” oldugunu ve bu nedenle kendisinden mûcize beklenmemesini bildirir ve Tanri'dan vahy geldi diyerek Kur'ân'a: "...'Ona (Muhammed'e) Rabbinden mûcizeler indirilmesi gerekmez miydi' derler. De ki: 'Mûcizeler ancak Rabbimin katindadir. Dogrusu ben apaçik bir uyariciyim'..." (K. 29 Ankebût 50) seklinde âyet'ler koyardi.


Fakat böyle konustugu zaman, karsisindakiler:"...(Nasil olur?) Allah peygamber olarak bir insan mi gönderdi?" (K. 17 Isra 96) diye söylenirlerdi. Bu sefer onlari susturmak için Muhammed, yine vahiy geldi diyerek Tanri'nin sahitligini “mucîzevî” nitelikte bir sey olarak gösterir ve Kurân'a:"...De ki: 'Benimle sizin aranizda sâhid olarak Allah yeter'..." (K. 17 IsrÉ 96) seklinde âyetler eklerdi. Söylemeye gerek yoktur ki, kendisini bu sekilde herkes gibi bir “insan”, bir “beser” oldugunu, ve bu nedenle kendisinden mûcize beklenmemesi gerektigini söylerken, ayni zamanda Tanri'nin sahitligini, kendi ilâhî'liginin isâreti bilmesi ve:"Tanri bana Cebrail marifetiyle vahiyler indiriyor" demesi, çelismeli sekilde konusmaktan baska bir sey degildi; fakat o buna aldiris etmezdi.


Su muhakkak ki, yavas yavas güçlenir oldukça, kendisini mûcize yaratabilen kimse olarak göstermekten geri kalmamistir. Çünkü mucize yarattigini söylerken, ya da Tanri'nin kendisi lehine mucizevî olaylar yarattigini eklerken, nasil olsa bu sözlerinin hiç kimse tarafindan tekzib edilmeyecegini, daha dogrusu hiç kimsenin buna cesaret edemeyecegini bilirdi. Örnegin, Medîne'ye geçipte savas siyâsetine basvurunca, Tanrinin kendisini, hiç kimselerin gözle göremeyecekleri askerlerle destekledigini söylemis ve örnegin Kur'ân'a su âyeti koymustur:" ...Allah ona yardim etmisti... görmediginiz askerlerle onu desteklemis, inkâr edenlerin sözünü alçaltmisti..." (K. Tevbe sûresi, âyet: 40). Bedir ve Hendek savaslarinda ve Hunayn seferinde yaptigi bu olmustur. Her defa'sinda Tanri'nin kendisini “görünmeyen” ordularla destekledigini söylemis, ve bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a âyet'ler koymustur16.


Yine bunun gibi Cebrail'i "Sidretü'l-Müntehâ'da" gördügünü ve Tanri ile konustugunu anlatirken de hep, hiç kimsenin tahkik edemeyecegi seyleri söylemis olurdu. Üstelik bu konularda kendisiyle tartisilmamasi için Tanri'nin söyle buyurdugunu söylerdi: “(Muhammed'in) gördükleri hakkinda simdi kendisi ile tartisacak misiniz? Andolsun onu, Sidretü'l-Müntehâ'nin yanindan önceden bir defa daha görmüstü... Andolsun o, Rabbinin en büyük âyet'lerinden bir kismini gördü” (K. 53 Necm: 12-18). "Sidretü'l-Müntehâ” denen sey, yaratiklar âleminin son noktasindaki agaç anlamina geldigi söylenir. “Mucîze” dedigi bu seylere inanmayanlari da korku salarak inandirmasini bilmistir.


Görülüyor ki henüz güçlü bulunmadigi dönemde, ya da kendisi için uygun buldugu durumlarda kendisini “herkes” gibi bir “insan” olarak tanitirken ve bu nedenle kendisinden “mucize” beklenmemesi gerektigini belirtirken, güçlendikten (özellikle Medîne'ye geçtikten) sonra mucize yaratabililrmis gibi görünmeyi yeglemistir. Bütün bunlari yaparken Kur'ân'i, ve hadîs kaynagini çeliskili hükümlerle doldurmustur.


*


Muhammed'in “siir” ve “sâir”lerle ilgili olarak Kur'ân'a koydugu âyet'lerin (ve Kur'ân olmayarak söyledigi sözlerin) çeliskili olmasi da "çikarlar" siyâsetinin bir baska sonucudur. Gerçekten de bu konularda koydugu hükümler arasinda, “si'ir” denen seyin "mekruh" (igrenç, tiksinti verici), ve si'ir'le mesgul kisilerin (“sair”lerin) de yalanci ve kötü olduklarina, kur'ân'in si'ir niteliginde olmadigina, kendisinin sair'likle ilgisi bulunmadigina dâir olanlar yaninda, kendisini yücelten siir'leri, ve kendi özel sair'lerini bu tanimin disinda birakan hükümler de vardir. Her ne kadar sair'ler ve si'ir'ler arasinda, nitelik bakimindan (“iyi” ya da “kötü” olmak açisindan) ayirim yapmis gibi görünmekle beraber bu ayirim, söz konusu hükümler arasindaki çeliskileri yok kilmaya yeterli degildir. Söyleki:


Sair'lerin “sapik” ve “yalanci” olduklarini anlatmak maksadiyle Muhammed'in Kur'ân'a koydugu âyet'lerden biri söyle:"Sairler(e gelince), onlara da sapiklar uyarlar. Onlarin her vadide basibos dolastiklarini ve gerçekte yapmadiklari seyleri söylediklerini görmedin mi?...” (K. 26, Suarâ: 224-5). Yâni bu âyet'lere göre sair'ler “seytânî'dirler”, onlarin ardindan “çapkinlar” ve “sapkinlar”, gerçeklere degil fakat hevâ ve heveslerine kapilanlar, zevk ve eglence arayan saskinlar ve azginlar giderler17.


Sair'leri bu sekilde kötülerken, kendisinin sair olmadigini, esasen Tanri'nin kendisine siir ögretmedigini, ve bu nedenle kendisinin sair olarak çagirilmamasi gerektigini söylemis, ve örnegin Yâ-Sîn Sûresi'ne sunu koymustur: “Biz ona (Muhammed'e) siir ögretmedik. Zaten ona yarasmazdi da...” (K. 36, Yâ-Sîn: 69). Hâkka sûresi'ne, Kur'ân'in sair sözü olmadigini su sekilde açiklamistir: “Hiç süphesiz o (Kur'ân), çok serefli bir elçinin sözüdür. Ve o, bir sair sözü degildir. Ne de az iman ediyorsunuz!” (K. 69, Hâkka: 40-41). Tûr Sûresi'nde ise kendisini sâir olarak tanimlayanlara karsi Tanri'nin gazaba gelip, ates püskürdügünü anlatmak üzere su âyet'i yerlestirmistir: "Ey Muhammed,... Yoksa senin için -' (O) sâirdir, zamanin onun aleyhine dönmesini gözlüyoruz'- derler. De ki 'Gözleyin, dogrusu, ben de sizinle beraber gözlemekteyim'. Bunu onlara akillari mi buyuruyor? Yoksa onlar azgin bir millet midirler?..." (K. 52 Tûr 29-32) 18.


Halktan kisilerin kendisi hakkinda: “Mecnun bir sair için biz tanrilarimizi birakacak miyiz?” (K. 37, Sâffât, 36) dediklerini ve onlarin bu konusmalarina karsi kendisinin ne mecnûn ve ne de sair olamdiginda dâir söyle dedigini söylemistir: “Hayir! O (Muhammed) gerçegi getirdi ve peygamberleri de dogruladi. Kuskusuz ki siz aci azabi tadacaksiniz” (K. Sâffât, 37-38) .


Kur'ân olmiyarak biraktigi Hadîs hükümleri arasinda da sairligi ve siiri yerer ve kötüler nitelikte olanlar pek çoktur; bunlardan biri söyle: "Sizden birinin karninin içi irin ile dolup harâb olmasi, onun hakkinda siir ile dolmasindan daha hayirlidir" 19


Fakat bütün bunlara karsilik Kur'ân'a koydugu âyet'ler arasinda sâir'lerin “makbul” kisiler oldugunu ve si'ir'in "ibret-âmiz bir levha" niteliginde bulundugunu belirten hükümler de vardir. Örnegin biraz önce belirttigîmiz Suarâ Sûresi'nde sâirlerin “kötü” ve “yalanci” olduklarina ve onlarin ardindan gidenlerin akilsiz ve sapik sayilacaklarina dair âyetler yaninda, bu tanim disinda kalan sair'lerin bulunduguna dâir âyet'ler de vardir. Bu âyet'ler, "iymân eden”, “Tanri'yi çok zikreden”, ve “kâfir'lerden ya da müsrik'lerden intikam alan" sâirlerin “makbul” ve “hayirli” olduklarini bildirir. Örnegin biraz önce degindigimiz Suâra sûresi'nde söyle yazili: “... Ancak iman edip iyi isler yapanlar, Allah'i çok çok ananlar ve haksizliga ugratildiklarinda kendilerini savunanlar baskadir...” (K. Suarâ sûresi, âyet: 227). Öte yandan Muhammed'in söylemesine göre Tanri, "Tanri'yi ve peygamberini yücelten siir'lerin destekleyicisidir”, etmeyenlerin “lâ'netleyiçisi”dir. Übey Ibn-i Kâ'b'in rivayetine göre de Muhammed: "Si'ir'den bir kismi süphesiz ki hikmettir" diye konusmustur 20.


Bütün bunlardan anlasilan sudur ki Muhammed, sâirlere ve "si'ir insâd'ina" hem düsmandir, hem degildir; kendi çikarlarina ve günlük siyâsetine ters ise düsmandir; uygun ise degildir. Daha dogrusu kendisine bas egen, kendisini yücelten, Islâm'i öven sairlerin dostudur, etmeyenlerin de düsmanidir. Dikkat edilecegi gibi bütün bu sözlerde çelismeler yatmakta. Su bakimdan ki Tanri, bir yandan "iymân eden”, “Tanri'yi çok zikreden”, ve “kâfir'lerden ya da müsrik'lerden intikam alan" sâirlerin “makbul” ve “hayirli” olduklarini bildirmis, ve diger yandan da Muhammed'in sâir olarak çagirilmasini, ve siirle mesgul olmasini istememistir. O kadar ki "Biz Muhammed'e si'ir ögretmedik, zâten ona gerekmezdi..." (K. 36, Yâ-Sîn: 69) demis, ve Kur'ân'in sair sözü olmadigini bildirmistir (K. Hâkka, 40-41). Eger iyman sahibi olan ve Tanri'yi çok anan sair'ler “makbul” ve “hayirli” iseler, bu takdirde Muhammed'in sair olarak çagirilmasinda sakinca bulunmamak gerekmez mi? Ve eger Tanri, kendisini ve Islâm'i yüceltici nitelikteki si'ir'leri “makbul” niteklikte seyler olarak kabul ediyor ise, bu takdirde "Biz Muhammed'e si'ir ögretmedik, zâten ona gerekmezdi..." seklinde konusmakla çeliskiye düsmüs olmuyor mu?


Kaldi ki Kur'ân, her bölümü ile bir siir kitabi niteliginde olup Muhammed'in sözlerinin pek çogu da kafiyeli sözlerle dolu seylerdir. Nice örnekten biri olarak Rahman sûresi'ne göz atmak yeterlidir. Yetmis sekiz âyet'i kapsayan bu sûre'de “Rabbinizin nîmetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” seklindeki tümce, sirf kafiye olsun için 30 kez tekrarlanmis, böylece dize sonlarindaki harflerin sesce benzerligi saglanmistir21. Söylemeye gerek yoktur ki sadece bu örnek dahi, Kur'ân'in sair sözleri olmadigina dâir iddiâ'lari çürütmeye, ve Kur'ân'daki çeliskiyi sergilemeye yeterlidir.


Simdi tekrar soralim: eger “imân” sahibi olmak, ya da “Tanri'yi çok anmak”, vs... gibi hususular, sairleri “iyi” ve “hayirli” sair niteligine sokuyor ise, bu takdirde neden Tanri, Muhammed'in sâir olmadigini ve ona siir belletmedigini söyleme ihtiyacini duysun? Ve örnegin neden:"Sâirler yalancidir, onlara akilsizlar uyar, Biz Muhammed'e si'ir belletmedik, bu ona yakismaz" seklinde konussun (K. 26 Suarâ 224-227; ve ayrica bkz. 36 Yâ-Sîn 69), ve Muhammed'i sâir olarak çagiranlari azarlasin? (K. 52 Tûr 29-30).


Öte yandan “dogru yolda olmak”, ya da “sapitmis bulunmak” Tanri'dan gelme olduguna (örnegin bkz. A'raf sûresi, âyet 178; En'âm sûresi, âyet 125 vs.,..) göre, ve dolayisiyle sair'leri sapitan da Tanri bulunduguna göre, Tanri'nin kalkipta sair'leri, yukardaki sekilde kötülemesi, ya da yüceltmesi, kendi kendisiyle çeliskiye düsmek sayilmaz mi?


Söylemeye gerek yoktur ki, yukardaki sekilde konusan Tanri degil fakat yine Muhammed'tir (ya da Kur'ân'i derleyenlerdir); çelismeleri yaratan da o'dur. Yaratmasinin nedeni günlük siyâseti'nin gereksinimleridir. Çünkü bir kere Arap'larin, genel olarak sâirleri hayal aleminin insanlari olarak tanimladiklarini ve hattâ bir bakima “kâhin” saydiklarini, siirlerini güzel sözcüklerle doldurmaktan baska bir sey yapmaz sandiklarini bildigi için, eger çevresindekiler tarafinda “sâir” olarak çagirilacak olursa, peygamberlik iddialarinin ciddiye alinmayacagini hesap etmistir. Nitekim halktan kisiler kendisini “mecnun sâir” olarak tanimlayarak: “Hiç biz bir mecnun sâir için ilâhlarimizi birakir miyiz?” (K. 37, Saffat, 34-36), ya da: “...(Muhammed) bir sair'dir, onun, zamanin felâketlerine ugramasini bekliyoruz....” (K. 52, Tûr, 30) seklinde konusmakta idiler. Bu itibarla kendisini sair olarak ve Kur'ân'i da siir kitabi olarak tanitmanin sakincali oldugunu düsünmüs, ve biraz önce degindigimiz gibi, Kur'ân'a su tür âyet'ler koymustur: “Hiç süphesiz (Kur'ân) çok serefli bir elçinin sözüdür. Ve o (Kur'ân) bir sair sözü degildir... Bir kâhin sözü de degildir...” (K. Hâkka sûresi, âyet: 40-41); “Biz (Muhammed'e) siir ögretmedik, ona yarasmaz da...” (K. Yâsin, 69).


Öte yandan kendi döneminin sair'lerinden pek çogu, onu “peygamber” olarak kabul etmeyen, onun aleyhinde igneleyici siirler söyliyen, ve halki etkileyen kimselerdi. Bundan dolayidir ki Muhammed, sâirleri "sapik" ve "yalanci" kisiler olarak tanimlarken, her seyden önce kendisini hicveden sâirleri itibardan düsürme amacini gütmüstür.


Ve nihayet kendi keyfine göre degistirmek istedigi bazi gelenekler, ya da yerlestirmek istedigi bazi buyruklar vardi ki (örnegin sarap yasagi gibi) sâirlerin pek çogunun husumetini uyandirmisti22. Tanri'dan geldigini söyledigi bu tür yasaklayici buyruklara karsi bu sâirler, siirleriyle halki kendi aleyhine döndürebilirlerdi. Bu nedenle onlari “yalanci” ve “hayal âleminin insanlari” seklinde göstermekte yarar bulmustur. Kur'ân'a, sair'lerin “yalanci” olduklarina ve onlara uyanlarin “sapik” sayildiklarina dair sunlari koymustur, Biraz önce belirttigimiz âyet'leri tekrar okuyalim: “Sairler(e gelince), onlara da sapiklar uyarlar. Onlarin her vâdide basibos dolastiklarini ve gerçekte yapmadiklari seyleri söylediklerini görmedin mi?...” (K. Suara, 224-226).


Ancak ne var ki, bir yandan sair'leri ve siir denen seyi kötülerken, diger yandan sair'lerden yararlanmaktan, ve Kur'ân'i siir niteligindeki sözlerle doldurmaktan geri kalmamistir. Su nedenle ki, henüz güçlü olmadigi ve kendi aleyhinde yazan sâirlerin hakkindan gelemedigi dönemde, onlara karsi ancak kendi sâir'lerinin agziyle karsilik verebilirdi. Bunlari kendisine özel sair olarak seçmisti, ve aralarinda Hassan b. Sâbit, ve Abdullah Ibn-i Revâha, ve Kâ'b Ibn-i Mâlik gibi kalemi güçlü ünlüler vardi. Bunlar, su ya da bu nedenle kendisine bagli ve sadik idiler. Ve iste Muhammed, ikide bir bu kendi sâirlerini kiskirtir ve: "Kureysli müsriklere cevap verin" diye zorlar, kendi hasimlarina karsi onlari birer silâh gibi kullanirdi . O kadar ki Hassan Ibn-i Sâbit için mescit'de özel bir minber kurdurtmustu. Sik sik onu oraya oturtur ve "Müsrikleri,, (siirlerinde) hicvet, bil ki muhakkak Cebrâil de seninle beraberdir” diye emir verirdi23. Böylece kendisine hasim bildigi sair'leri, kendi özel sair'leri araciligiyle susturmaga çalisirdi. Kendi sairlerine, hasmi hirpalayici nitelikte seyler söyletmeyi yeglemisti. Ancak ne var ki Kur'ân'a, genel olarak sair'lerin yalanci ve kötü olduklarina dâir yukarda belirttigimiz âyet'leri koymus oldugu için, kendi sâir'leri:"Allah sâirler aleyhinde âyetler gönderiyor, oysa ki bizler de sâiriz" diye yakinmaya baslamislardir. Iste onlari teskin maksadiyle Kur'ân'a, "iman" sahibi ve “Tanri'yi çok anan”, ya da “Islâm lehine öç alan” sâir'lerin "kötü" ve "yalanci" olmayip “makbul” ve “hayirli” olduklarina dâir âyet'ler koymustur. Örnegin biraz önce degindigimiz Suara sûresin'de, sair'lerin yalanci, ve onlara uyanlarin sapik olduklarini bildirirken, iman sahibi sairlerin bu tanim disinda birakildiklarini eklemistir. Ayet'in tamami söyle: “Sairler(e gelince), onlara da sapiklar uyarlar. Onlarin her vâdide basibos dolastiklarini ve gerçekte yapmadiklari seyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip iyi isler yapanlar, Allah'a çok inananlar ve haksizliga ugradiklarinda kendilerini savunanlar baskadir... (K. Suara, 227). Yorumcularin bildirmelerine göre bu âyet'i, ashâb arasinda takdir ettigi sair'ler için koymustur, ki bunlarin basinda kendi özel sairi Hassân bin Sâbit vardi. Ayrica da, Tanri'yi ve kendisini yücelten siir'lerin makbul seyler olduguna dair:"Si'ir'den bir kismi süphesiz ki hikmettir" seklinde hükümler yerlestirmistir 24. Böylece kendinden olan sâir'leri ve onlarin siir'lerini “iyi”, ve olmayanlari da “kötü” göstermenin kolayini bulmus olmaktaydi.


Yine tekrar edelim ki, eger “iman” sahibi sâirler, “iyi” ve “dogruyu söyliyen” kimselerse, ve eger onlarin siirlerinde hikmet var ise, bu taktirde Muhammed'in, sâir olarak görünmesinde sakinca olmamak gerekirdi. Fakat buna ragmen o, biraz önce dedigimiz gibi, kendisinin sair olmadigini anlatmak maksadiyle Tanri'dan: "Biz (Muhammed'e) siir belletmedik, ve bu ona yakismaz" (K. 36 Yâ'sîn 69) seklinde âyet'ler indigini söylemekten geri kalmamistir25. Ama bunu yaparken çogu zaman "si'ir insâd" eder sekilde konusmayi, ve Kur'ân'i siir niteligindeki âyet'lerle doldurmayi ihmâl etmemistir.


Yine tekrar edelim ki sair olarak görünmek istememesinin baslica nedeni, halkin kendisini "hayal" alemlerinin insani olarak degil fakat "peygamber" olarak görmesini saglamak istemesindendi. Bunu isterken yukardaki sekilde çelismeli hükümlerin yerlesmesine vesile olmustur.

1 Bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt II, sh. 1396)

2 Elmalili H. Yazir, age (Cilt II, sh. 1396)

3 Bu konuda Turan Dursun'un “Kur'ân Ansiklopedisi” adli yapiti'na bakiniz (Cilt VI, sh. 106 ve d).

4 ibid.

5 Bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt VI, sh. 4538 ve d.)

6 Turan Dursun, age, Cilt VI, sh. 107)

7 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt II, sh. 301)

8 Elmalili H. Yazir, age (Cilt VI, sh. 4486)

9 Beyzavî, Taberî, Ibn Ishak, Ibn Hisâm ve Celâleddin gibi kaynaklar disinda ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age, (Cilt VI, sh. 4421 ve d).

10 Diger yayinlarimda bu konu ele alinmistir. Ayrica bkz. Turan Dursun, “Tabu Can Çekisiyor: DIN BU”, ( Kaynak Yayinlari, Ist. 1990, sh. 74 ve d.)

11 Bu konuda bkz. Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi (Millî Egitim Bakanligi Yayinlari, Ankara 1966, Cilt II. sh. 724).

12 Bkz. Elmalili, H. Yazir, age (Cilt, VI, sh. 4620). Ayrica bkz. Diyânet Vakfi çevirisinde, Kamer sûresinin 1ci âyeti'nin açiklamasi.

13 Sahih-i..., Cilt II, 261 275; Cilt IX 280; Cilt 10, 56, 73

14 Sahih-i .., (Cilt III, sh. 77-80; hadîs no. 375); ayrica bkz. Öztürk, age, sh.

15 Bu hadîs'ler için bkz. Öztürk, age. sh. 14, 436 ve d.

16 Tebûk seferinden dönerken el-Musakkak ovasinda susuz kalan askere, yerden su fiskirtarak su sagladigina dâir (ya da bunlara benzer) hadîs'ler vardir.

17 Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3649 ve d.)

18 Ayrica bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 375 not. 2)

19 Sahih-i..., (Cilt XII, sh. 154, hadîs no. 2005)

20 Sahih-i..., (Cilt XII, sh. 154, hadîs no. 2005)

21 Bu konuda benim “Diyânet'e Cevap” baslikli kitabima bakiniz. (Kaynak Yayinlari, Istanbul 1996, sh. 24 ve d.)

22 Bkz. Goldziher, Muslim Studies (1967, Vol. I. sh. 56)

23 Sahih-i.... (Cilt II, sh. 396); Ayrica Diyânet Vakfi'nin, Suara sûresi'nin 227ci âyeti'yle ilgili açiklamsina bakiniz.

24 Sahih-i..., (Cilt II, sh. 396-7 ve Cilt XII, sh. 154-5)

25 Sahih-i... (Cilt II, sh. 375)