IV) Islâm Dünyâsi'nin “Aydin” Bilinen Siniflari Dahi çelismeli Zihin Yapisinda


Islâm dünyasi'nin büyük çapta bilgin ve düsünür yetistirdigi dogrudur. Fakat her zaman tekrarladigimiz gibi (özellikle “Aydin ve ‘Aydin!'...” adli kitabimizda açikladigimiz gibi) bu düsünür ve bilginler Islâm'in yetistirmesi degil, esas itibariyle eski Yunan kaynaklarinin yetistirmesi olan kimselerdir. Bilim alaninda Islâm'a borçlu olduklari bir sey yoktur. Hepsi de eski Yunan bilim kaynaklarindan feyz alarak is görmüsler, ve bunun böyle oldugunu söylemislerdir. Örnegin al-Farabî ya da Ibn-i Sina gibi iki bilim ve fikir hazinesi sayilan ünlüler, Aristo'yu yüzlerce kez okuduklarini söylemeyi iftihar vesilesi edinmislerdir. Bu konuyu diger yayinlarimizla isledigimiz için burada durmayacagiz1. Fakat sunu belirtmekle yetinelim ki bilimsel bakimdan bütün olumlu yönlerine ragmen bu ünlüler dahi, içinde yogurulduklari ortamin etkisiyle (ya da Islâm'i elestirme cesaretsizligi nedeniyle) çelismeli düsünce tarzina saplanmaktan kurtulamamislardir. Bundan dolayidir ki savunur olduklari bilimsel fikirlere ve görüslere ters düsen seyleri benimsemekten geri kalmamislardir. Örnegin Ibn-i Sina, o ünlü "al-Ar'uzat fi'l tib" adli yapitinda, bir yandan duygu” ve “bilim” alanina, “akil” ve “düsün” yolu ile girme olasiligi bulundugunun akilci açiklamasini yaparken (ve yapmak için eski Yunan otoritelerini kendisine destek kilarken), diger yandan "Vahy" yolu ile indigi kabul edilen ve akilcilikla ilgisi bulunmayan seriât hükümlerine inanmak gerektigini savunur görünmüstür. “Akilci”likla "vahiy”ciligin" bagdasmadigini, yâni “din ve iman” ile yolu ile “müspet ilim” yapilamayacagini söyleyememistir. Öte yandan Mevlana gibi "Yetmis milletten de olsan gel" seklinde konusarak hosgörü temsilciligi yapan bir baska ünlü, bu yönünü sifira müncer kilarcasina din adina "Cihad'i" ya da Islâm'dan farkli inançtakilerin kafalarinin koparilmasini savunur olmustur. Bu iki davranisin birbiriyle çelisir olusuna aldirmamis, muhtemelen bunu “çeliski” saymamistir. Nitekim Fihî Mâfih 2 adli yapitinda, kisi'nin insanlik degerini ölçüye vururken, bu degerlemeyi onun kilmis oldugu namazlara ve din adina katildigi savaslara ve savaslarda öldürdügü kâfir sayisina göre hesaplamistir. Bununla da kalmamis, fakat bir de, Ömer b. Hattab gibi Tanri adini agzindan düsürmeyen bir Halife'nin, farkli inançtadir diye kendi öz babasinin kafasini kiliçla dogramasini, yüceltilmek gereken bir davranis saymistir. “Hosgörü” ile “hosgörüsüzlügü”, ayni zamanda benimseyebilir oldugunu farketmemis, farketse de “farketmez” görünmüstür (3).


Islâm bilgini olarak bilinen nice ünlüler, sapli bulunduklari çeliskili kafa yapisi nedeniyle, Tanri fikrini bile küçültücü görüsleri dile getirmekte olduklarinin farkina varmazlar. Örnegin bir yandan Tanri'nin “âlim” oldugunu, yâni ana rahmine düsmüs çocugun kaderinin (tüm yasaminin) ne olacagindan tutunuzda Kiyâmet'in ne zaman kopacagina varincaya kadar, hiç kimselerin bilemeyecegi her seyi bilir oldugunu söylerlerken ve bu hususun Kur'ân âyet'leriyle 171 kez açiklandigini belirtirlerken, diger yandan bu ayni Tanri'yi, bilgi yetersizligi nedeniyle kendi kul'larindan akil almaga muhtaç imis gibi durumda kilici âyet'leri benimsemekte kusur etmemislerdir. Bunu yaparken çeliskiye saplandiklarini ve ayni zamanda Tanri fikrini yiprattiklarini düsünmemislerdir. Verilebilecek örnekler sayisiz denecek kadar çok. Kisaca fikri edinmek üzere Kehf sûresi'nin 74 ve 80ci âyetleriyle, Nûh sûresi'nin 26-27 âyet'lerine söyle bir göz atalim.


Kur'ân'da, Kehf sûresi'nde, Musa ile genç bir adam'in hikâyesinden söz edilmekte. Hikâye: “Bir vakit Musa genç adamina demisti ki: -Durup dinlenmeyecegim, tâ iki denizin birlestigi yere kadar varacagim, yahut senelerce yürüyecegim-'...” seklindeki âyet ile baslar (K. 18, Kehf sûresi, âyet: 60). Burada geçen “genç adam”'in kim oldugu, ya da “iki deniz” deyiminden hangi denizlerin kastedildigi belli degil. Bir rivâyet'e göre “genç adam”, Musa'ya hizmet eden, ve ondan ilim ögrenen Yûsâ b. Nûn adinda bir kimse'dir. “Iki deniz” deyimine gelince, bunlarin Hazar Denizi ile Karadeniz, ya da Nil nehri'nin Sudan'daki iki kolu oldugunu söyliyenler yaninda, “zâhir”i temsil eden Musa ile “bâtin âleminin” temsilcisi sayilan “Hizir” oldugunu öne sürenler vardir. Diger yayinlarimizda konuyu ele almis oldugumuz için burada sadece yukarda belirttigimiz hususla ilgili olan kismini ele alacagiz. Kur'ân'da anlatinlara göre Musa, Tanri tarafindan kendisinden daha bilgili oldugu haber verilen Hizir ile bulusmak üzere, genç adamla birlikte yola çikar (K.Kehf sûresi, âyet: 61 ve d.). Az giderler, uz giderler nihâyet karsilarina biri çikar ki bu, Tanri'nin “rahmet” (vahiy ve peygamberlik) verdigi “Hizir”dir (K. Kehf 65). Musa, “ilim” ögrenmek için Hizir'la birlikte olmak ister, fakat Hizir, Musa'ya: “Dogrusu sen benimle beraberlige sabredemezsin” der; Musa da ona: “Sen beni sabreder bulacaksin, Senin emrine de karsi gelmem” diye yanit verir (K. Kehf, 66-70). Sonra birlikte yola koyulurlar. Bir süre gittikten sonra bir erkek çocuguna rastlarlar. Hizir hemen çocugu öldürür. Bunu gören Musa sasirir ve Hizir'a: “Tertemiz bir cani, bir can karsiligi olmaksizin (yâni o kimseyi öldürmedigi halde) katlettin ha! (Gerçekten çok fena bir sey yaptin!)” (K. Kehf, 71-74) diyerek çatar. Musa'nin tutumunu olumsuz bulan Hizir, neden dolayi çocugu öldürmüs oldugunu açiklar; söyle der:


“(Bu çocugun) ana-babasi, mü'min kimselerdi. Bunun için (çocugun) onlari azginlik ve nankörlüge bogmasindan korktuk” (K. Kehf, 80). Yorumcularin açiklamalarina göre Hizir, bu sözleriyle anlatmak ister ki, bu çocuk, eger sag kalacak olursa, ilerde dinsiz , imansiz bir kimse olacak ve ana-baba'sina karsi azginlik ve nankörlük yapacak, onlari mü'min olmaktan çikaracaktir; ya da ana-baba'si, çocuk sevgisi yüzünden iman ve inançlarindan olacaklar, din'den çikacaklardir. Ve iste güyâ Tanri bunu Hizir'a bildirmis oldugu içindir ki Hizir çocugu öldürmüstür!4.


Simdi geliniz buradaki çelismeli düsünce tarzini birlikte inceleyelim: Kehf sûresi'ndeki bu âyet'lere göre Musa ile Hizir, bir oglan çocuguna rastgeliyorlar. Bu çocuk bulug çagina erismis midir, degil midir, belli degil. Fakat her ne olursa olsun Musa'nin çocuk hakkinda en ufak bir fikri yoktur. Hizir ise, çocuk hakkinda Tanri tarafindan bilgilendirilmistir. Tanri, o her seyi bilirligiyle bu çocugun, eger sag kalip yasayacak olursa ilerde “tugyan ve küfre bürünecegini”, yâni azginlik edecegini, din'den çikacagini, ve ana'sini ve babasi'ni da azitip din'den uzaklastiracagini, ya da ana baba'nin, evlâd sevgisine kapilip kendi çocuklarina ayak uyduracaklarini Hizir'a bildirmistir. Çünkü Tanri “âlim”dir, hiç kimselerin bilmedigi her seyi bilendir (Böyle oldugu Kur'ân'da 171 kez tekrar edilmektedir). Ve iste Tanri, her seyi bildigi içindir ki Hizir'i, oglan çocugu'nun yapacagi kötülüklerden haberdar etmis ve çocugu öldürtmüstür.


Pek güzel ama Kur'ân'a göre Tanri, insanlarin kaderini daha ana karninda iken çizmis degil midir? Insanlari dogru yola sokan ya da sapittiran, “mü'min” ya da “müsrik”/“kâfir” yapan O degil midir? Ve nihâyet bu çocugu böyle yapan da O degil midir? Eger O, ise, çocugu öldürtmek niye? Onu öldürtecek yerde gönlünü açip dogru yola soksa daha iyi (yâni Tanri'ya yakisir) bir is olmaz mi? Yok eger Tanri onu “cani ruhlu”, ya da “müsrik” ya da “kâfir” yapti ise, bu takdirde “cani ruhludur”, “müsrik'tir”/”kâfir'dir” diye sorumlu tutup cezalandirmasi, akla ve mantiga aykiri olmaz mi? Öte yandan, eger Tanri her seyi önceden biliyor ise, neden sadece bu çocugu öldürtür? Kötülük yapacagini bildigi, ve örnegin azginlik edecegini düsündügü nice diger kimseler varken onlari neden yok etmez?


Söylemeye gerek yoktur ki seriât egitiminden geçmis kimseler için, yukardaki çeliskilerde “çeliski” diye bir sey yoktur. Yâni Tanri'nin, hem diledigini (olayimizda oglan çocugunu) “kâfir” yapmasinda, ve hem de onu (ana ve baba'sini “kafîr” kilacaktir; ya da ana-baba, çocuk sevgisiyle “kâfir” olacaklardir) diye öldürtmesinde seriâtçilar için sasilacak bir sey olamaz. Onlarin yukardaki hikâye vesilesiyle üzerinde durduklari iki husus vardir ki, bunlardan biri Tanri ve Peygamber emirlerine körü körüne bas egmenin gerekli oldugu, ve digeri de Tanri'nin “âlim”oldugudur, yâni gelmis, geçmis ve gelecek diye ne varsa her seyi bildigidir. Yukardaki hikâye'yi bu bakimdan önemli bulurlar.


Simdi geliniz Tanri'nin, her seyi bilir oldugu konusunda seriâtçi'nin sapli bulundugu diger bir çeliskili düsünce tarzini inceleyelim ve, yine nice örneklerden biri olmak üzere, Nuh sûre'sinde yer alan bir baska hikâye'yi (Kissa'yi) gözden geçirelim. Kehf sûresi'ndeki hikâye ile Nuh sûresi'ndeki hikâye'ye âit âyet'lerin nasil bir çeliskili düsünce tarzi yarattigini görelim.


Biraz yukarda, Kur'ân'in Kehf sûresi'nde yer alan bazi âyet'lerle ilgili olarak gördük ki Tanri, bir oglan çocugunun, eger yasayacak olursa, ilerde kendi ana ve babasina kötülük yapacagini, onlari din ve iman'dan çikaracagini (ya da ana-baba'nin çocuk sevgisine kapilarak din'den çikacaklarini) bilmektedir; çünkü Tanri her seyi bilendir. Bildigi içindir Hizir adindaki “peygamber”ine haber verip bu çocugu öldürtmüstür. Ama o çocugu “babasina kötülük yapacak nitelikte kilan, yine bu ayni Tanri'dir, çünkü diledigini dogru yola sokan ya da diledigini sapitan O'dur.


Simdi geliniz Kur'ân'in Nûh sûresi'ne geçelim, ve orada Nûh'un, kendi kavmiyle ilgili olarak Tanri'yla olan konusmasini kapsayan âyet'leri inceleyelim. Bu incelemeyi yaparken sunu görmekteyiz ki, bu âyet'lere göre Tanri, her seyi bilen degildir ve Nuh Tanri'nin bilemedigi seyleri bilmektedir, ve bildigi içindir ki Tanri'ya, yapilmak gereken seyleri bildirmektedir. Söyleki:


Kur'ân'nin Nûh sûresi'nde yer alan hikâye'ye göre Nuh, kendi kavmini uyarmak, dogru yola sokmak üzere Tanri tarafindan görevlendirilir; görevlendirildikten hemen sonra, kavminin insanlarini karsisina alir ve onlara söyle der: “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin... ki günahlarinizi bagislasin, mallarinizi ve ogullarinizi çogaltsin... ”. Fakat hiç kimselere söz geçiremez (K. 71, Nûh sûresi, âyet 1-20). Geçiremeyince onlari Tanri'ya sikâyet eder: Rabbim dogrusu bunlar bana karsi geldiler... büyük hileler, büyük desiseler kurdular... gerçekten birçoklarini saptirdilar... Rabbim! yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi birakma. Çünkü sen onlari birakirsan kullarini saptirirlar, yalniz ahlâksiz, nankör (insanlar) dogururlar...” (K. 71, Nûh sûresi, âyet 21-28). Nuh'un bu sözlerini dinleyen Tanri geregini yapar.


Görüldügü gibi burada Nuh, Tanri'nin bilemedigi seyleri biliyormus durumundadir; çünkü Tanri'ya hitaben:“...Rabbim! yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi birakma. Çünkü sen onlari birakirsan kullarini saptirirlar, yalniz ahlâksiz, nankör (insanlar) dogururlar...” diyerek söz etmektedir; yâni Tanri'ya akil vermektedir. Hani sanki Tanri her seyden habersizdir, kendi yarattigi insanlarin ne yapacaklarini bilmemektedir; ve eger kafirleri yok etmeyecek olursa, bu kâfirlerin iman sahibi kimseleri de saptirip yer yüzünde kendisine inanan bir kimse birakmayacaklarindan habersizdir! Buna karsilik Nuh, insanlari Tanri'dan daha iyi bilmektedir, ve bu nedenle Tanri'yi, onlardan gelebilecek ahlaksizliklardan, nankör davranislardan haberdar etmektedir! Daha baska bir deyimle o her seyi yaratan, ve geçmisi ve gelecegi ve ana karnina düsen'innkaderini bilir diye tanimlanan Tanri, hani sanki Nûh'un sahip bulundugu bilgilerden yoksundur. Pek güzel ama nasil oluyor da Nûh, Tanri'nin bilemediklerini bilmekte olup Tanri'ya: “Bu kâfirleri yok etmezsen, onlar senin kullarini saptirirlar” seklinde tavsiyede bulunabiliyor, ve daha dogrusu Tanri'ya akil verebiliyor? Bunu yapabilmek için, insanlari Tanri'dan daha iyi tanimasi gerekmez mi?


Kur'ân yorumculari (örnegin Râzî gibi ünlüler), her ne kadar Tanri'nin âlim” oldugunu, hiç kimselerin bilemedigini bilir oldugunu söylerlerse de (ve buna dâir Kur'ân'da 161 kez yer alan âyet'leri ezbere tekrar ederlersede), yine de Nûh'u Tanri'dan daha tecrübeli olarak kabul etmekte sakinca bulmazlar. Gerekçe olarak öne sürdükleri sudur ki Nûh 950 yil yasamistir (Bkz. K. Ankebût sûresi, âyet 14), ve iste 950 yil yasadigi içindir ki Nûh kendi toplumunun yapisini, karakterini, ve çocuklarinin nasil olacagini Tanri'an çok daha iyi bilmektedir5. Bu itibarla Tanri'ya “(Ey Tanrim) Bu kâfirleri yok etmezsen, onlar senin kullarini saptirirlar” seklinde konusabilecek yeterliktedir!


Evet iste, Islâm dünyasi'nin Râzî gibi ünlülerinin söyledikleri budur. Söylerken de Tanri'nin yüceligi, ve her seyi bilirligi fikrini kökünden kundakladiklarini düsünemezler: çünkü çeliskili bir kafa yapisina sahiptirler. Dokuz yüz elli yil yasadigini sandiklari Nûh'u, insanlari Tanri'dan daha iyi tanir imis gibi göstermekle, Tanri fikrini zedelemis olduklarinin farkinda degillerdir.


Fakat onlari bu çeliskili düsünce tarzina sürükleyen yine Kur'ân'dir. Çünkü yukarda belirttigimiz gibi, Kehf sûresi'nde yer alan âyet'lere göre Tanri, her gizli seyi bilir oldugu için, oglan çocugunun (eger yasayacak olursa) ilerde, yâni büyüdügü zaman, kendi ana ve babasini din ve imandan çikaracagini Hizir'a haber vermis ve çocugu öldürtmüstür.


Ama buna karsilik Nuh sûresi'nin yukarda belirttigimiz âyet'lerine göre Tanri, her seyi bilir olmaktan çok uzak görünmekte. Su bakimdan ki Nûh'un kavminin insanlarinin ahlâksizlik yapacaklarindan, nankör tiynette çocuklar doguracaklarindan haberi yoktur. Olmadigi içindir ki Nûh O'na yakinmakta ve: “...Rabbim! yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi birakma. Çünkü sen onlari birakirsan kullarini saptirirlar, yalniz ahlâksiz, nankör (insanlar) dogururlar...” seklinde istekte bulunmaktadir. Ve muhtemelen Tanri, Râzî'nin dedigi gibi, Nûh'un 950 yil yasadigini ve bu itibarla insanlari daha iyi tanidigini düsündügu içindir ki onun istegi dogrultusunda is görmüstür.


Söylemeye gerek yoktur ki Tanri'yi “âlim”, yâni her seyi bilir olarak gösteren âyet'lerle, çogu seyleri bilemezmis (ve bu bu nedenle kendi elçisinden akil almaga muhtaç imis) gibi gösteren âyet'ler arasinda çeliski yatmaktadir. Bu âyet'lerden hiç birisi “nesh”edilmedigine göre hepsi de geçerlidir. Kur'ân'da bunlara benzer örnekler pek çok; ve hepsi de çeliskiler sisteminin olumsuzluklarini ortaya vurmaktadir; hepsi de, insan beyninin, çeliskili hükümlere dayali egitim yolu ile, nasil özgür düsünme olasiligindan yoksun birakildigini kanitlamaktadir.

1 Bu konuda özellikle Aydin ve “Aydin!” adli kitabima bakiniz.

2 Maarif Basim Evi, Istanbul 1954, sh. 22-3; 128, 214

3 Bu konuda Aydin ve "Aydin" adli kitabimda daha genis bilgi vardir.

4 Bu konuda Diyânet Vakfi'nin Kur'ân çevirisinde, Kehf sûresi'nin 80.ci âyeti'yle ilgili açiklamaya bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cily IV, sh. 3269)

5 Razî ile ilgili bu hususlar için Bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi (Cilt I, sh. 256)