G i r i s
Daha küçücük yaslarimizda, henüz konusulanlari yarim yamalak anlar oldugumuz andan itibaren, Kur'ân sözcügü kulagimizdan eksik olmaz. Ister koyu dindar, ister yari dindar, ya da ister dinle ilgisi bulunmayan bir aile'den olalim, çevremizdekilerin hep bu sözcügü kullanarak konustuklarina tanik oluruz. Ve yasca ilerledikçe bu sözcük, ilahi vahiy niteligine bürünmüs sekliyle, bilinç alti yollardan kökleserek bizi her yönümüzle sarar, ve bir gün gelir ki, tipki baskalari gibi biz de, her seyi Kur'ân ölçegine göre degerlendirir, her söyledigimiz seyi bu ölçege vurarak kanitlamak isteriz: örnegin baskalarini kendimize inandirabilmek için, Kur'ân üzerine yeminler ederek, Kur'ân çarpsin ki! diyerek konusuruz! Bununla beraber Kur'ân'i okuyup içinde ne oldugunu anlamak aklimizdan geçmez; buna gerek de duymayiz: ilgisizlik bir yana, fakat bir de içinde yasadigimiz ortam bizi suna inandirmistir ki Kur'ân, en son ve en mükemmel bir din'in kitabi olmak üzere Tanri tarafindan gönderilen, her seyi ve her ilmi içeren, hiçbir konu'yu ve soru'yu dislamayan, ve bir benzerî insanlar tarafindan ortaya konamayacak mükemmeliyette Kutsal bir kitaptir; Tanri tarafindan Arapça olarak gönderildigi için, Arapça olarak okunmak, ve ibâdet Arapça yapilmak gerekir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için Islâmci'lar, Kur'ân'dan âyet'ler verirler ve örnegin Tanri'nin: ... -'Insanlar ve cinler, birbirine yardimci olarak, bu Kur'ân'in bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar (K. Isrâ sûresi, âyet 88) dedigini, ve: ...bu (Kur'ân) Apaçik bir Arapça'dir (K. Nahl 103), ya da: (Cebrail Kur'ân'i) apaçik bir Arapça dille (indirmistir... (K. Suarâ, 195) diye ekledigini söylerler. Kur'ân'in Tanri'dan gelme oldugunu kanitlamak için, bu kitapta hiçbir tutarsizlik, hiçbir çeliski bulunmadigina dâir yine Kur'ân âyet'lerinden örnekler verirler: ... Eger (Kur'ân) Allah'tan baskasi tarafindan gelmis olsaydi, onda birçok tutarsizliklar (çeliskiler) bulurlardi (K. Nisâ sûresi,âyet 82). Kur'ân'in anlasilsin için, ve apaçik bir kitap seklinde gönderildigini anlatmak üzere, Tanri'nin söyle dedigini söylerler: Elif, Lâm, Râ. Bunlar apaçik kitabin âyetleridir. Biz onu anlayasiniz diye Arapça okunmak üzere gönderdik (K. Yusuf sûresi, âyet 1-2).
Fakat kendimizi aydin niteliginde gören bizler, Kur'ân'i incelemedigimiz, ve bu Kitap'ta neler yazildigini bilmedigimiz, ya da Kur'ân hakkinda bize bilgi verenlerin sözlerini gözü kapali sekilde benimsedigimiz içindir ki, akli dislayan, ya da bilimsellige aykiri olan, ya da çelismeli ve tutarsiz hükümlerin Kur'ân'da yer alabilecegine ihtimal vermeyiz. Bu habersizlik içerisinde : Her müslümana bir Kur'ân tercümesi ve tefsiri gerekir. Tâ ki, dinini kaynagindan ögrensin, Allah'in kitabini bilsin seklindeki konusuruz. Ya da biraz daha ileri giderek: Kur'ân öz dilimize çevrilsin, ve din adamlari (hoca'lar) Tanri ile kul'llari arasindan çekilsin deriz.
Oysa Islâmci'lar, bu tür istekleri olumsuz karsilarlar. Çünkü Kur'ân'in herkes tarafindan okunup anlasilmasini, ve hele aklin elestirisinden geçirilir olmasini sakincali bulurlar; daha dogrusu bunu, kendi egemenlikleri ve etkinlikleri bakimindan çok tehlikeli sayarlar. Onlara göre Kur'ân, ehil olmayan, yeteri kadar birikime, bilgiye sahip bulunmayan kimseler tarafindan okunmamalidir. Gerekçeleri sudur: insanlarin algilama güçleri, ve kavrama yetenekleri yetersizdirdir, ve bu nedenle meâl, tercüme ve tefsir okuyarak Islâm'i ögrenmek mümkün degildir; Islâm'i ögrenmek, ancak ehil sahibi ve yetenekli kimseler araciligiyle mümkündür. Bunu söylerlerken dayanaklari, esas i'tibariyle Kur'ân'dir (ayrica da Muhammed'in Kur'ân olmiyarak söyledigi sözlerdir/hadîs'lerdir). Her ne kadar Kur'ân'in insan denilen varligi yücelttigini, insan aklina deger verdigini söylerlerse de, Kur'ân'daki verilerin çekimine kapilarak insan'i, akil rehberligiyle is görebilecek ve kendi basina Islâmi ögrenebilecek yeterlikte saymazlar. Gerçekten de Kur'ân'in insan hakkindaki degerlemesi, her bakimdan pek olumsuzdur. Çünkü bir kere Kur'ân'da insan'in, en bayagi ve asagilik malzeme ile yaratildigina dâir hükümler vardir. Bu hükümlere göre Tanri, insani çamur sülâlesi'nden, süzme çamur'dan, Bulasan-yapisan (lâzib) bir çamurdan, kara balçiktan, kan pihtisindan, ya da bunlara benzer en âdi seylerden yarattigini, yeminler ederek bildirmektedir. Örnegin Mü'minûn sûresi'nde söyle yazili: Andolsun ki, biz insani çamur sülâlesinden yarattik (K. Mü'minûn, 12). Hicr sûresi'nde: Andolsun ki, biz insani, kuru çamur'dan, kara ve degisken çamur'dan yarattik... (K. Hicr sûresi, âyet 26-34; ayrica bkz. K. Sâffât 11-12; Târik, 5-7; Rûm 20, vs...). Kur'ân'dan anladigimiza göre Tanri, insani öylesine asagilik bir malzemeyle yaratmistir ki, seytan'larin basi olan Iblis, kendisinin alevli ates gibi asîl ve üstün bir malzeme ile yaratildigini öne sürerek, Adem'e secde etmekten kaçinmis, ve Tanri'ya kafa tutarcasina söyle demistir: Ben ondan (insan'dan) daha üstünüm. Çünkü beni atesten yarattin, onuysa çamurdan yarattin (K. A'raf sûresi, âyet 12); (Ben), senin kuru bir çamur'dan, sekillenmis kara balçiktan yarattigin bir insana secde edecek degilim elbette!... (K. Hicr sûresi, âyet 33; olayla ilgili olarak ayrica bkz. Ayet: Hicr 26-34; Bakara 34; A'raf 11; Isrâ 61; Tâhâ 116; Sâd, 71-74).
Bunun yaninda bir de Tanri'nin insan'i hor ve asagi görüp küçümsedigini bildiren âyet'ler var Kur'ân'da! Bu asagilamalar, insan'in nankör, güçsüz, ivecen, cimri, tartismaci, ya da benzerî nitelikteki yönleriyle ilgilidir! Örnegin Tanri'nin, yeminler ederek söyle konustugu yazili: ... andolsun ki insan, pek ve açik bir nankördür . Kahrolasi insan ne de nankördür... (K. Zuhruf, 15; Abese sûresi, âyet 17-23; Isrâ 67). Bu dogrultuda olmak üzere Tanri'nin:Insan, kuskusuz, tutkusuna düskün, dayaniksiz yaratildi... (K. Meâriç 19-21), ya da ...Insan güçsüz yaratilmistir.. (K. Nisâ, 28), ya da ... Insan ivecen (aceleci) yaratilmistir.. (K. Enbiyâ, 37), ya da ...Zaten insan pek cimridir... (K. Isrâ, 100), ya da ...Insan'in en çok yaptigi sey, tartismadir... (K. Kehf 54-56), seklinde konustugunu belirleyen (ve daha nice benzerî) âyet'ler vardir1.
Her ne kadar Kur'ân'da: Biz insanogullarini... yarattiklarimizin çogundan üstün kildik ... (K. Isrâ , 70), ya da ...Insan'i ... sekillendirip ruhundan üfleyen Allah'tir... (K. Secde 7-9; Hicr 28-29) seklinde ve sanki insan'i yüceltirmis gibi görünen hükümler varsa da, bunlar insan'in kul'luktan ileri bir yeri bulunmadigini, kendi akli ile gerçeklere erisme olasiligina sahip olmadigini, ve tam bir teslimiyet içerisinde Tanri ve peygamber buyruklarini yerine getirmekle görevli kilindigini öngören, ve köleligi/cariyeligi bile Tanrisal kurulus bilen hükümler yaninda geçersiz kalir. Ve yine her ne kadar Kur'ân'da: Kim iyi bir is görmüsse faydasi kendisinedir, ve kim kötülükte bulunursa zarari kendisinedir... (K. Fussilat, 46), ya da Kim dogru yolu bulmussa ancak kendisi için bulmustur, ve kim sapmissa kendisi sapmistir... (K. Isrâ , 15) seklinde hükümler varsa da, bunlari insan'in fikirsel özgürlügüne destek yapmak mümkün degildir. Çünkü Kur'ân'a göre insan, kendi akli ile bilgiye sahip olamaz, dogru yolu bulamaz. Akil denen sey, özgür sekilde is görsün için verilmemistir insan'a; akil, Tanri (ve peygamber) buyruklarini bellemek ve bunlara uymak için verilmistir. Ve aklin bu buyruklara boyun egmesi dahi Tanri'nin istek ve keyfine tâbidir. Çünkü Kur'ân'da: ... Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz... (K. Tekvîr, 29), ya da: Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi sayesinde (bir seyi) dileyebilirsiniz. Süphesiz Allah her seyi bilendir... (K. Insan sûresi, âyet 30) seklinde hükümler vardir. Daha baska bir deyimle kisi, kendi akli ve özgür irâdesiyle kendi davranislarini ayarlayamaz; her seyi ile Tanri irâdesine baglidir. Örnegin dogru yoldan sapip sapmamak, müsrik (putperest), ya da müslüman olup olmamak kisi'nin kendisine kalmis bir sey degildir; yâni özgür irâde isi degildir. Çünkü Kur'ân'da: Allah kimi dilerse onu saptirir, kimi dilerse onu dogru yol sokar (K. En'âm, 35, 39) seklinde sayisiz denecek kadar çok âyet vardir. Yine Kur'ân'da, puta tapmanin Tanri dilegine bagli bir sey oldugu bildirilmekte: Allah dileseydi puta tapmazlardi... (K. En'âm 107). Bunun gibi Müslüman ya da Kâfir olmanin da, kisi'nin özgür irâdesiyle ilgisi yoktur. Çünkü Kur'ân'a göre Tanri, dilediginin kalbini açip onu müslüman yapmakta, ve dilediginin kalbini kapatip kâfir kilmakta. Ve üstelik kâfir kildiklarini da Cehennem'e atmakta (örnegin K. En'âm 125). O kadar ki, Kur'ân'da yazilanlara göre, Muhammed bile, kendi irâdesiyle degil fakat ancak Tanri'nin istegiyle dogru yolu bulmustur; örnegin Isrâ sûresinde söyle yazili: (Ey Muhammed!) Seni pekistirmemis olsaydik... az da olsa onlara (müsrik'lere) meyledecektin... (K. Isrâ sûresi, âyet 74). Pek güzel ama, eger insanlari dogru yola sokan, ya da müsrik/kâfir kilan Tanri ise, dogru yola soktugunu Cennet'e almasi, müsrik/kâfir kildigini Cehennem'e atmasi akla yatkin düser mi? Tanri'nin yüceligi, adâleti fikriyle bagdasir mi? Ilerdeki sayfalarda bu sorunlari daha etraflica ele alacagiz. Fakat simdilik söylemek istedigimiz sudur ki Islâmcilar, insan'in yetersizligini vurgulayan bu verilere dayanarak Kur'ân egitiminin Halk Kur'ân'i okumamalidir, halk'a lâzim olan sey, öncelikle ilmihal kitaplaridir seklinde konusurlar2. Ilmihal (ilm-i hal) dedikleri sey, ehil ve yeterli sayilan kisiler (daha dogrusu din adamlari) tarafindan, din kurallarini belletmek için yazilmis seylerdir. Kur'ân'in Türkçe'ye çevrilmesine taraftar görünenerek reform'cu geçinenler bile, ibâdet'in Türkçe olarak degil, fakat Arapça aslina göre yapilmasinda israrlidirlar. Ve her hâlü kâr'da, ister kökten dinci, ve isterse reform'cu olsunlar, hepsi de Kur'ân'i aklin önüne geçirip rehber edinmek hususunda hem-fikirdirler. Yine tekrarlayalim ki bu ortak fikir onlara, halk yiginlari üzerinde egemenlik ve saltanat kurmak bakimindan temel tasi isini görür. Sirtlarini Kur'ân'a (ve Islâm'in diger kaynaklarina) dayamis olarak halki diledikleri gibi yogururlar, her söylediklerine inandirirlar. Tanri sözleri oldugunu söyledikleri Kur'ân'dan âyet'ler vererek, göklerin, yerin ve insanlarin yaratilisindan, gelmis geçmis peygamberlerin yasamlarindan, bu peygamberlerin kendi kavimleriyle olan savasimlarindan, ölüm olayindan, ölümden sonra Kiyâmet'te olacaklardan, amel defterlerinin sag'dan ya da sol'dan dagitilmasindan, Cennet'e alinanlarin türlü güzellikler, nîmetler ve ellerinde içki dolu kadehlerle ve güzel kizlarla birlikte yasayacaklarindan, Cehennem'e atilanlarin ise yakici ateste kavrulacaklarindan, ve bu arada Allah korkusu'ndan, Islâm'in en son ve en mükemmel bir hosgörü dini oldugundan, din'de zorlama olmadigindan, ana-baba'ya karsi iyi tutum ve saygi'dan, kadin'in erkek üzerinde hak'kindan, yakinlara ve yoksul'lara iyilikte bulunmaktan, serr'in karsiti olan hayr'dan, faiz almanin kötü oldugundan, günah'larin bagislanmasindan, haram ve helâl durumlardan, insan'in sorululugundan ve bagimsizligindan, ve saymakla bitmeyecek kadar çok hususlardan söz ederler. Islâmci zihniyetin yerlestirdigi bu tür veriler nedeniyle bizler, Kutsal olarak tanimlanan Kur'ân'i her seyi açiklayan, her türlü ilmin, her meselin, ve faziletin, ve ahlakiligin tek kaynagi olan bir Kitap saniriz.
Ancak ne var ki elestirel akil yolu ile Kur'ân'i okumaga ve incelemege basladigimiz an is degisir; zirâ Kur'ân'in daha ilk satirlardan itibaren karsimiza, saskinlik yaratici ve akli karistirici seyler dikiliverir. Kur'ân olmiyarak kondugu söylenen hükümler ise (ki Hadîs ve sünnet hükümleri bu kategoriye girer) daha da sasirticidir. Bundan dolayidir ki, kendilerini aydin din adami sayan molla'larimizdan bir kismi, hani sanki hadîs diye bir kaynak pek yokmus gibi, Islâm'in Kur'ân'dan ibâret bulundugu, baskaca dayanak aranmamasi gerektigi kanisini yerlestirmege çalisirlar. Oysa Muhammed'in yasamini incelemeden ve, hadîs ve sünnet seklinde biraktigi hükümleri bilmeden Kur'ân'i anlamak mümkün degildir. Fakat bir an için Islâm'cilarin, Kur'ân'dan gayri kaynak olmadigina dâir öne sürdükleri iddiâ'lar geçerli olsa bile, bu iddiâ'lar yine de onlara her hangi bir yarar saglayamaz. Çünkü Emsalsiz nitelikte oldugu ve Bir esi insanlar ve cinler tarafindan asla ortaya vurulamayacagi söylenen Kur'ân'i okurken, bu Kitab'in bu söylenenlere denk düsmeyip, gerek biçim ve gerek içeriklik bakimindan metodsuzluklarla, çelisme niteligindeki tutarsizliklarla, birbirini tersliyen aykiriliklarla, vahy ugruna akli dislamalarla, bilimsellige meydan okumalarla, gereksiz tekrarlamalarla, bâtil inançlara ve hurafelere yer veren kissa'larla (masallar'la), her türlü beserî gelismeyi engelleyici yasaklarla, Islâm'dan gayri din ve inançta olanlari asagilamalarla ve dolayisiyle tüm insanlar arasi sevgi ve kardeslik fikrine ve hosgörü denen seye yabanciliklarla dolu oldugunu görmekle derin bir hayal kirikligina ugrariz. Sûre'lerin ve âyet'lerin siralanisinda tam bir düzensizlik ve kesmekeslik egemendir: sûre ve âyet'ler ne alfabetik bir siraya, ne inis (nüzûl) sirasina, ne konu esasina göre düzenlenmistir; hangi sûre'nin, ve hangi âyet'in önce ya da sonra indiginin kesin olarak bilinmesi söyle dursun ve fakat önce indigi söylenen sûreler ve âyet'ler kitab'in sonlarinda, ve sonradan indigi söylenenler ise kitab'in baslarindan yer almistir. Örnegin ilk indigi söylenen Alak sûresi, Kur'ân'da 96ci sûre olarak yer almistir; buna karsilik 96ci sûre olarak indigi kabul edilen Ra'd sûresi, Kur'ân'in 13cü sirasina konmustur. Kur'ân'in en basinda yer alan Fatiha sûresi, Tanri tarafindan 5ci sûre olarak gönderildigi söylenen bir sûre'dir. Onu izleyen ve ikinci sirada yer alan Bakara sûresi, 87.ci sûre olmak üzere inmis kabul edilir. Kur'ân'da bulunan 114 sûreden her birinin inis sirasi ve Kur'ân'daki siralari hep bu düzensizliktedir. Ayet'ler bakimindan da ayni karisiklik söz konusudur. Seriâtçilar bu düzensizligi takdîm-te'hîr konusu yaparak göz ardi etmege çalisirlarsa da, muhtemelen söylediklerinin ne kerte sakincali sonuç yaratabileceginden habersizdirler. Bu hususlari ilerdeki sayfalarda daha genis olarak görecegiz.
Öte yandan çesitli sürelerde yer alan hikâye ve masal'lar, bölük pörçük sekilde, ve çogu zaman ters yüz edilmis olarak anlatilmis olup bunlar hakkinda dogru dürüst bir fikir edinme olasiligi yok kilinmistir. Sûre'ler ve âyet'ler arasinda tutarsizlik, aykirilik, çeliski, egrilik olmadigini bildiren âyet'lerin hemen yaninda aykiriliklarla, tutarsizliklarla ve çeliskilerle dolu hükümler yer almistir; hem de öylesine ki bazan üç dört satirlik bir âyet'in kendi satirlari içerisinde çeliski yatar. Nice örnekten biri olarak En'âm sûresi'nin su âyetini okuyalim: Allah kimi dogru yola iletmek isterse onun kalbini Islâm'a acar, kimi de saptirmak isterse ... kalbini dar ve sikintili kilar. Allah inanmayanlari küfür batakliginda birakir (K. En'âm sûresi, âyet: 125). Dikkat edilecegi gibi burada Tanri, diledigini müslüman, ve diledigini kâfir yapiyor, ve kâfir yaptiklarini cezalandiriyor! Hiç Tanri kisileri hem kâfir yapar ve hem de kâfirdirler diye cezalandirir mi? Yine bunun gibi hosgörü kaynagi oldugunu söyleyen ve örnegin Din'de zorlama olmaz... (K. Bakara sûresi, âyet 256), seklinde hükümler sevkeden Kur'ân, insanlari Islâm'a zorlamak için ölüm saçan buyruklari kapsamakta. Örnegin: Müsrikleri (puta tapanlari) buldugunuz yerde öldürün (K. Tevbe sûresi, âyet 5; Nisâ sûresi 89, vs...) diye emrediyor. Ya da Kitapli'lara (Yahudi'lere, Hiristiyan'lara, vs...) karsi savas açilmasini, ve Islâm'i kabul etmelerine ya da küçülerek gelip kendi elleriyle cizye (Kafa parasi) vermelerine kadar savasa devam olunmasini istiyor (K. Tevbe sûresi, âyet 29). Yine bunun gibi, hosgörü ilkesine dayali oldugu söylenen Kur'ân, Islâm'dan gayri din ve inanç tanimadigini vurgulayan hükümlerle doludur. Nice örnekten biri olmak üzere Nisâ sûresi'nin su âyet'ini okuyalim: Tanri katinda dîn, kuskusuz yalnizca Islâm'dir... (K. Imrân sûresi, âyet 19). Ayni sûre'nin 85.ci âyet'inde su var...Islâm'dan baska dinlere ragbet edenler tam bir sapiklik ve ziyân içindedirler... (K. Imrân, 85). Yine bunun gibi ana-baba, kardes ve yakinlar arasinda iyi tutum göstermeyi öngören, ve örnegin: Onlari esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: -'Rabbim! Küçüklügümde onlar beni nasil yetistirmislerse, simdi de sen onlara (öyle) rahmet et- diyerek duâ et (K. Isrâ sûresi, âyet 24) seklinde âyet'ler sevkeden Kur'ân, Islâm'dan gayri bir inanca yönelik ana-baba, ya da kardes gibi yakinlara karsi düsmanlik saçar; örnegin: Ey inananlar! babalarinizi, kardeslerinizi, (eger) küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin (K. Tevbe, 23), ya da: ...Akraba bile olsalar, müsrikler için magfiret dilemek Peygamber'e ve mü'minlere yakismaz (K. Tevbe 113) der. Bilindigi gibi bu tür hükümlere dayali olaraktir ki Muhammed, müsrik olarak öldü diye, kendi öz anasi için Tanri'dan magfiret dilememis Tanri bana anam için magfiret dileme izni vermedi demistir; müsrik olarak ölen babasinin Cehennem'i boyladigini söylemekten de geri kalmamistir.
Yine bunun gibi Kur'ân, düsman'a karsi dost'luk beslenmesini istermis gibi görünen hükümlere yer vermekle beraber ( K. 60: 7-9), düsman ile dost olmayi yasaklayan hükümlere de yer verir (K. 60: 1). Her ne kadar Islâmci'lar, bu hükümler arasindaki çeliskiyi, bunlardan birinin digerini ortadan kaldirdigini öne sürerek giderdiklerini sanirlarsa da yanlistir; çünkü çeliskiler, Muhammed'in günlük siyâsetinden dogma nedenlere dayali olarak ortaya çikmis olup, pek çogu yan yana ve ayni zamanda geçerli olmak üzere is görürler; üstelik olumlu görünen hükümler, olumsuz nitelikteki hükümler tarafindan kaldirilmistir. Örnegin Bakara sûresi'ndeki: Din'de zorlama olmaz (K. Bakara 256), hükmü ile, Tevbe sûresi'nde müsrik'leri Islâm'a zorlamak maksadiyle yer alan: Müsrikleri buldugunuz yerde öldürün... (K. Tevbe 5) seklindeki hüküm, çelisme halinde bulunan hükümlerdendir. Bu hükümlerden birincisi, yâni Din'de zorlama olmaz hükmü, Muhammed'in henüz güçlü durumda olmadigi ve zorlama yollarina basvuracak yeterlige sahip bulunmadigi zamanlarda, ve günlük siyâsetinin icâbi olmak üzere konmustur. Bu âyet'i içeren Bakara sûresi, her ne kadar Kur'ân'in ikinci sirasinda yer almakla beraber, 87ci sûre olarak inmis bir sûre'dir. Buna karsilik Müsrikleri buldugunuz yerde öldürün seklindeki âyet, Tevbe sûresi'ndedir. Tevbe sûresi ise, hem Kur'ân'daki sira itibariyle (ki 9cu sûre'dir) ve hem de nüzûl (inis) sirasina göre (ki 113cü sûre olarak inmistir) Bakara sûresi'nden daha sonraki bir tarihe rastlar. Bu âyet'i Muhammed, güçlendigi ve Islâm'i kiliçla yerlestirmege basladigi dönemde koymustur. Bir hüküm, ancak kendisinden önceki bir hükmü yok edebilecegine göre, Bakara sûresi'ndeki Din'de zorlama olmaz seklindeki âyet'in, Tevbe sûresi'ndeki Müsrikleri buldugunuz yerde öldürün seklindeki âyet ile ortadan kalkmis olmasi gerekir. Oysa bunu kabul etmek Islâmci'lara güç gelir; bu nedenle her iki hükmü geçerli imis gibi göstermek için seytan'in bile kolay kolay bulamayacagi yalanlarla çözüm yollarini ararlar. Onlarin yalanlariyle basa çikmanin tek yolu Kur'ân'i akilci yoldan elestirmektir. Akli sasirtici ve bilimsellige aykiri daha nice Kur'ân verilerini ilerdeki sayfalarda, örnekler vermek, ve bu arada yorumcularin ve Islâm bilginlerinin görüslerini sergilemek sûretiyle inceleyecegiz.
*
Fikirsel gelismenin yazit'i olarak kabul edilen Latince bir deyim var: Timeo hominem unius Libri; Türkçesi su oluyor: Tek kitap okuyandan kork!. Bu deyim, tek kitab'a bagli kalmanin, bagnazliga, bilgisizlige ve hosgörüsüzlüge sürüklenmek demek oldugunu anlatiyor. Denilebilir ki Bati dünyasini, Karanlik Çag dan çikarip aydinlikliklara kavusturan sey, tek kitab'in egemenliginden kurtulmusluktur. Bu tek Kitap, Vahy'lerden olustugu öne sürülen Kitab-i Mukaddes (yâni Tevrat ve Incil) idi, ve Kitab-i Mukaddes3, gerçeklere ulasabilmenin tek yolu olarak kabul edilir, insan beyni buna göre sekillendirilirdi. Ve iste Bati, XVII/XVIII yüzyilda, vahyin, yâni tek Kitabin, rehberligi yerine aklin rehberligine yer veren akilcilik caba'lariyla geriliklerden siyrilip uygarlik asamasi yapabilmistir. Akil çagi'nin mimarlarina göre insan denen varlik, yaratici nitelikte bir akil gücüne sahiptir, ve eger aklin özgürlügünü yok eden engeller önlenecek olursa, sinirsiz gelismelere ulasabilir.
Ne yazik ki seriât ülkeleri, bu gerçegi ögrenememis, ve bu nedenle Karanlik Çag zihniyetini, bugün dahi terkedememis olarak gerilikler, bilgisizlikler, ve sefâletler içinde sürünmekte, uygar ülkelere el açip dilenmektedirler. Atatürk sayesinde akilciliga yönelip, diger bütün seriât ülkelerini fersah fersah geride birakan Türkiye'de bile, bugün hâlâ tek kitap özlemini sürdürenler, hâlâ Gerçeklere akil yolu ile gidilmez, seriât yolu ile gidilir diyenler, hâlâ vahy'in akla üstünlügünü benimseyenler var. Bunlar, her vesileyle bu görüslerini ortaya vurmaktan geri kalmazlar, ve örnegin Son zamanlarda vahyin yerine akli koymaya çalisanlar var... diyerek akilciligi savunanlari akilsizlar tanimina sokmaga çalisirlar4. Sokarken de vahy'in yerine akli koymanin son zamanlara özgü bir is olmayip en azindan ikibin besyüz yillik fikirsel gelismenin baslangici bulundugunu bilmezlik bir yana, fakat bir de bu süre boyunca vahy niteligindeki seyleri bir kenara itip akil yordami ile fikirsel gelisme uygarligini yaratmis olan bütün düsünür'leri, bir gecenin sabahinda, akilsizlar sepetine ativermislerdir. Ancak ne var ki bunu yaparken dahi, vahiy denen seyin, baslangiçta Gerçekteki hâdiselerin önceden idrâk edildigi rüyâlardan ibâret bulundugu görüsünü yansitan Islâm yazarlarinin yapitlarini (örnegin Ibn Ishak'in Ibn Hisam tarafindan tadil edilen Siyar'ini, Ibn-i Sa'd'in Tabakat'ini, Tabarî' nin Tefsir'ini), göz ardi etmek bir yana, fakat Azud al-Din al-Ici'nin Kitâb al-Mavâkif adli kitabinda (ve bu kitapla ilgili olarak al-Curcânî'nin yorumlarinda), herkesin uykuda iken gördüklerini Peygamberlerin uyanik iken gördüklerine dâir girisilen tartismalara da yabanci kalmis gibidirler. Bu tartismalari burada tekrar ele almak fayda vermez. Fayda verecek olan sey, akli savunmanin akilsizlik oldugunu söyleyen seriâtçi'larimizi, vahiydir diyerek insanlarimiza bellettikleri seriât verileriyle karsi karsi getirmektir. Bu yapilacak olursa seriâtçi'lari toplum için tehlike olmaktan çikarmak kolaylasir. Zirâ vahiydir diye benimsetmege çalistiklari verilerin akla ve mantiga ters oldugunun anlasilmasi halinde, kendilerini Samson ve Dalila hikâyesi'nin kahramani Samson gibi, saçlari kesilmis (yâni güçsüz) durumda (ve sonunda onun ugradigi akibet ugramis) bulacaklardir.
Sunu eklemek gerekir ki seriâtçi'lar sadece genel kültür'den, sadece akilci düsünce'den, sadece müspet bilimden degil fakat ayni zamanda içerigini bilir göründükleri Islâm seriâti'ndan da, ya habersizdirler, ya da haberli olsalar da, islerine geldigi zaman, habersizmis gibi görünürler. Bundan dolayidir ki, Islâm kaynaklarindan naklen sergilediginiz seyleri dahi çogu zaman Islâm'da böyle sey yok, uyduruyorsun deyip size küfürlerle saldirirlar. Bu küfürler, onlarin ilkelliklerinin, kültürsüzlüklerinin ve her alandaki bilgisizliklerinin kesin kanitidir. Fikre karsi akilci yoldan karsilik vermekten âciz bulunduklari için, selâmeti küfür ve hakâret etmekte bulurlar. Seriât'in akli dislayan yönlerini yüzlerine vurdugunuz her def'asinda yaptiklari budur. Sayisiz kez muhatap kaldigim bu tür saldirganliklar bana su gerçegi ögretmistir ki, seriâtçiyi tehlike olmaktan çikarmanin en etkili yollarindan biri, seriât'in akla, vicdana, ve ahlâka aykiriliklarini sergilemektir. Bu usûl onlari, cevap veremez durumda kilmaga yetecektir. Ilginç nice örneklerden birini hikâye edeyim:
Bir süre önce Internet'de U..... adi ile yazan molla'larimizdan biri, seriât'ta mevcud olmadigini iddia ettigi bir hükmü, varmis gibi gösterdigimi öne sürerek: "Yalanindan utan (Ilhan Arsel) bu (yaptigin) sahtekarliktir" diye bana saldirmakta idi. Saldirirkende kitap ve makale seklinde yayinladigim fikirlerimi ve görüslerimi Internet'e nakleden kisileri de (ki aralarinda M.... adinda aydin bir genç vardi) hakâret alanina alip: Gelin M.....'in bu tapinaginin yeni ilahinin fikralarina bir göz atalim diye caka satmaktaydi. Fakat bunu yaparken, kendi bilgisizligini ve yalanini ortaya vurdugunun, ve hakkimda sarfettigi asagilik sözleri, kendi agziyle kendisine yöneltmis oldugunun farkinda degildi. Su bakimdan ki Seriât'da böyle sey yoktur dedigi hüküm, günesin kizgin oldugu zamanlarda ögle namazinin serinlige birakilmasiyle ilgili olarak Muhammed'in söyledigi su sözleri kapsamaktaydi: ...'Sicak siddetlendigi vakitte salat (-i Zuhru) serinlige birakiniz. Zira sicagin siddeti Cehennem'in kaynamasindandir-' ....
Görüldügü gibi insanlarimiza belletilen bu seriât hükmü, yaz sicaklarinin siddetinin, Cehennem'in kaynatilmasindan dogdugunu, ve bu vakitlerde namazin serinlige birakilmasi gerektigini anlatmaktadir. Ve iste bana saldiran bu molla U... efendi, Islâm'da böyle bir sey olmadigini öne sürerek söyle böbürlenmekte idi: Bu hangi Ayet ve Hadis'te var? Epey arastirdim bulamadim... Hayir isin ilginç yani ilmen fakir de degiliz. Bizim buradaki Digital systemde toplam 780 giga byte olarak 5000'in üzerinde kitap var hafizada. 30 saniyede 300 kitabi bastan sona okuyor. Böyle bir sey çikmadi ki. Eger burda çikmazsa o yoktur. Fakat, hani dedik ki, gel biz, bizim Altinbas'lara da bir soralim, ekibimizin içindeki iki arkadasimiz Misirda El Ezher Yüksek Seriât Ilimleri Akademesinden mezun. -'Hiç duymadik-' dediler. Eh bu kadar arastirmadan sonra (Ilhan Arsel'e): -'Yalanindan utan, bu sahtekarliktir-' diyebiliriz.
Evet böyle diyordu seriâtçi efendi: 780 byt'lik Digital system'inde böyle bir sey olmadigini, ya da Altinbas'larin ya da El Ezher'den mezun olmus arkadaslarinin böyle bir sey duymadiklarini iddia ederek, ver yansin saldirmaktaydi bana! Bütün bunlari yapacagina, burnunun uçunda duran Islâm kaynaklarina (örnegin Diyânet yayinlarina) göz atsa idi, kuskusuz gülünç ve zavalli durumlara düsmezdi. Çünkü "Islâm'da böyle bir sey yok" dedigi yukardaki sözler, Muhammed'in sözleri olarak, Diyânet Isleri Baskanligi'nin Sahih-i Buharî Tecrîd-i Sarih Tercemesi adli yayinlarinin ikinci cildinin 476-7 sayfalarinda 321 sayili Hadis seklinde yer almistir. Bu Hadîs hükmüne göre Muhammed aynen söyle diyor: "Sicak siddetlendigi vakitte salât (i-Zuhru) serinlige birakiniz. Zirâ sicagin siddeti Cehennem'in kaynamasindandir. Nar (i- Cehennem) Rabbine arz-i sekvâ etti: -'Yâ Rab, beni ben yiyorum-' (Izin ver) '- dedi. Allâhu Teâla da iki def'a nefes almasina izin verdi. Nefesin biri kisin, digeri yazin. En çok mâ'ruz oldugumuz sicak ile sizi en ziyâde üsüten zemherîr (iste budur)". 5
Görülüyor ki Muhammed'in söylemesine göre, mevsimlerin sicak ya da soguk oluslarinin nedeni, Cehennem'in kaynamasindan ve nefes almasindandir; Cehennem'in kaynamasi, siddetli sicaklara sebeb olmaktadir. Öte yandan fazla kaynamaktan dolayi Cehennem kendi kendisini yemege baslar ve Tanri'ya sikâyet'te bulunur: Yâ Rab der, Beni ben yiyorum!. Ve Cehennem'in bu sikâyeti üzerine Tanri ona, iki kez nefes almasi için izin verir, ki bu da sicak ve soguk mevsimleri olusturur!
Ve iste din adamlarimiz, Diyânet yayinlarinda yer alan seriât hükümlerine göre kis ve yaz aylarinin olusumunu, müspet ilim verilerini askiya alan bu tür hükümlerle insanlarimiza belletilirler. Seriât kaynaklarinda buna benzer hükümlerin sayisi, sinirsiz denebilecek kadar çoktur; sirf fikir edinmek için, Cehennem'in kaynamasiyle ilgili bu yukardaki seriât hükmünü pekistiren bir örnek daha vereyim:
Muhammed'in söylemesine göre Cehennem, Cum'a'dan gayri her gün parlatilmaktadir. Ve parlatildigi sirada günes zevâl vaktinde bulunmus olur6. Ve iste ünes zevâl vaktinde iken yer yüzünün sicak olusunun nedeni Cehennem'in parlatilmakta olusudur. Ve Cehennem, Cum'a dan gayri her gün o saatte parlatildigi için günes zevâl vaktinde iken namaz kilinmasi yasaklanmistir. Fakat Cehennem sadece Cum'a günü parlatilmadigi içindir ki Cum'a günü, günes zevâl vaktinde iken namaz kilinmak gerekir7.
Öte yandan Kur'ân'da, Cehennem'in Tanri ile sik sik konustugu ve Tanri'nin sorularini cevaplandirdigi yazilidir. Örnegin Kur'ân'da (Kâf sûresi'nde), günahkârlar atese atildikca, Tanri'nin Cehennem'e Doldun mu? diye sordugu, ve Cehennem'in de bu soruya: (Hayir dolmadim) Daha var mi? diye cevap verdigi anlatilmistir (K. 50 Kâf Sûresi, âyet 30). Anlasilan Cehennem insanlari yemekten pek hoslaniyor olmali ki bir türlü doyamamaktadir.
Halk'in çogunluguna ve saf insanlarimiza belletilen sayisiz denecek kadar çok bu tür verilerin, akli basinda kisiler tarafindan elestiri konusu yapilabilecegini düsünen seriâtçilar, minareyi çalan kilifini hazirlar misali, kendi aklî seviyelerine uygun kurnazlikta yanitlama yollarini bulmuslardir. Bir kismi Islâm seriât'inda böyle sey yoktur deyip isin içinden çikarlar. Bir kismi ise, yeryüzündeki sicakligin, Cehennem kaynamasi yüzünden olmasinin, ya da Cehennem'in sikâyette bulunup nefes almasinin kinâye ve mecaz kabilinden seyler olabilecegini belirtirler. Fakat bu söylediklerine kendileri de pek inanmadiklari için: Maahâza bunlarin hakikat olmasina da hiçbir mânî-i aklî yoktur demekten kendilerini alamazlar. Yâni Cehennem'in yukardaki sekilde konusup Tanri ile sohbet etmesinin, ona sikâyette bulunmasinin pek ala mümkün oldugunu anlatirlar, ve insandan gayri mevcûdâtin konusabilecegini, fikir ederek düsünebilecegini, yâni nâtik ve müdrik olmalarinin mümkün bulundugunu söylerler8
Ve iste Seriât'in, akli gerçekten çilgina ceviren bütün bu (ve nice benzerî) verileri, basta Diyânet Isleri Baskanligi'nin üstad'lari ve Ilâhiyat Fakülteleri'nin Profesör ya d Doçent unvanli uzmanlari olmak üzere tüm seriâtçilarimiza göre ilim denen sey'in tâ kendisidir!
Ne demeli? Bu tür bir ilmin, bu tür bir mantigin, bana Yalanindan utan diye saldiran U.... tipi zavalli seriâtçilari yarattigina sasilir mi? Fakat her ne olursa olsun ibret verici husus su ki, yukardaki yazinin Internet'de yayinlanmasindan sonra U.... denen seriâtçi efendi ortaliklardan kayboldu, yazi yazmaz oldu. Yukardaki konularda onun susmuslugunu gideren de çikmadi.
Demek istedigim sudur ki, seriât'in insan aklini durduran ve dumura ugratan verilerini ortaya sermekle seriâtçiyi kendi alaninda dahi susturmak ve tehlike olmaktan çikarmak mümkündür. Yeter ki aydinlarimiz, biraz olsun seriâtin içyüzünü incelemis ve ögrenmis olsunlar.
*
Bütün bunlar bir yana, fakat bir de su var ki T. C. Devlet'i, vahiy'lere göre degil, akilci verilere dayali olarak kurulu laik bir devlet'tir. Anayasa'si, Kanunlari ve tüzükleri, vahiy'lere yer vermek söyle dursun, gerçegi söylemek gerekirse vahiylere karsit akilci hükümlere dayalidir. Nice sayisiz örnekten bir ikisini zikretmek gerekirse, Kur'ân müsrik'lerin (Tanri'ya es kosan'larin) öldürülmelerini emreder (örnegin bkz. Tevbe sûresi, âyet 5); oysa kanunlarimiza göre müsriktir diye adam öldürmek, cinâyet islemek demektir. Yine bunun gibi Kur'ân, Islâm'dan gayri bir din'e yönelenleri sapik diye tanimlar (örnegin K. Imrân sûresi, âyet 85) ve Ehl-i Kitab'a (Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara) karsi, Islâm'i kabul etmelerine, ya da kendi elleriyle küçülerek cizye (kafa parasi) ödemelerine kadar, savas açilmasini emreder (K. Tevbe sûresi âyet 29); cizye yi Islâmi kabul etmemelerinin cezâsi olarak görür9; oysa bütün bunlar kanunlarimiza göre suç niteliginde seylerdir. Vahiy'lere göre kadinlar aklen ve dînen dûn sayilip, iki kadinin tanikligi bir erkegin tanikligina bedeldir; mirasta' da kadin erkegin yari payina sahiptir (örnegin K. Bakara 282; Nisâ, 11, 176); oysa kanunlarimiz böyle bir zihniyeti red ile, gerek sahitlik ve gerek miras konularinda kadin'i erkege esit kilmistir. Yine bunun gibi, vahiy'lere göre erkeklerin dörde kadar kadinla evlenmeleri (ve ayrica diledikleri sayida cariye edinmeleri) olasidir (K. Nisha, 3); oysa böyle bir sey, kanunlarimiza göre cezaî hükümlerle yasaklanmistir.
Söylemek istedigim sudur ki, çagdas devlet anlayisimizin temelini olusturan sey, tek Kitab'a bagli olarak vahiy'lere göre yasamak degil, fakat vahiy'ler yerine akli koymaktir. Seriâtçi'larin artik sunu iyice bilmeleri gerekir ki vahyi birakip akla sarilmak akilsizlik degil, fakat aksine akilli'liktir, ve akli vahy'e teslim eden hiçbir toplum uygarlasamaz, uygarlasamamistir, uygarlasamayacaktir; çünkü uygarlik denen sey, devamli bir degisme ve gelisme demektir. Degismekte olan bir dünya'da, hiç degismeyen vahiy'lerle degil, fakat yaraticiligin ve gelismenin tek araci olan akla özgürlük vermekle, akilci düsünceyi egemen duruma getirmekle, ve din verilerini elestirel akil süzgecinden geçirmekle uygarca yasanabilir.
1 Her ne kadar Kur'ân'da: Insan ogullarini serefli kildik... onlari riziklandirdik, yarattiklarimizin pek çogundan üstün kildik (K. Isrâ, 70) seklinde hükümler varsa da, bunlar, Kur'ân boyunca insan'i kul'luk'tan ileri bir degere layik görmeyen, özgürlükten yoksun eden nice hükümler yaninda geçersiz kalir. Konuya ilerde ayrica deginecegiz.
2 Ünlü yorumcu Elmalili M. Hamdi Yazir'in Hak Dîni, Kur'ân Dili (Bedir Yayinevi,Istanbul 1993) adli dokuz cildlik yapitinin takdimini yapan bir molla aynen söyle diyor: ...Bir de zamanimizin reformculari: -'Her Müslümana bir Kur'ân tercumesi ve tefsiri gerekir. Tâ ki, dinini kaynagindan ögrensin, Allah'in kitabini bilsin-' seklinde propaganda yapmaktadirlar ki, bu metod son derece tehlikeli ve verimsizdir. Halka lâzim olan öncelikle ilmihal kitaplaridir. Ehil olmayan, yeteri kadar birikime, bilgiye ve gerekli icâzete sahip bulunmayan Müslüman meâl, tercüme ve tefsir okuyarak Islâm'i ögrenemez.
3 Kitab-i Mukaddes deyimi Ahdi Atiyk (Eski Ahid) ile Ahd-i Cedid (Yeni Ahit) adini tasiyan Kitap'lari kapsayan bir deyimdir. Birincisi, Tanri'nin Musa'ya verdigi söylenen Tevrat'i, ikincisi de Isa'ya verildigi söylenen Incili içerir.
4 Diyânet Isleri Baskani'nin bu dogrultudaki sözleri için, Bkz. Cumhuriyet gazetesi , 21 Nisan 1998)
5 Buharî'nin Ebû Hüreyre'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari (Cilt II, sh. 476-7, Hadîs no. 321)
6 Bilindigî gibi zeval vakti, günesin basucunda bulunma zamanidir.
7 Bkz. Imâm Gazalî, Kimya-i Sâadet, (Istanbul 1979, sh. 107)
8 (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Diyânet yayinlari, Cilt II, sh. 478)
9 Tevbe sûresi'nin 29cu âyeti'nin Diyânet Baskanligi tarafindn yapilan açiklamasi için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 451).