B) Tanri Tarafindan Kendisine Yüce Ad'lar Verildigini Söyliyerek Övünürken, Baskalarina Küçültücü Nitelikteki Ad'lari Uygun Bulur.
Adi'nin yüceltici niteliklere sokulmus olarak telaffuz edilmesini çok önemli bulurdu Muhammed; çünkü bunu, insanlar üzerinde büyüsel etki gücüyle egemenlik saglamanin kolayliklarindan biri sayardi. Nasil ki kendisini bütün insanlarin "en yücesi" oldugunu, "ahlâk cömertligini" ve "insanlik faziletini" tamamlamak üzere gönderilmis bulundugunu ve bu nedenle bütün varliklarin en önemlisi oldugunu söylediyse, adi'nin da bütün ad'lardan farkli ve üstün sekilde anilmasini isterdi. Yüce ad'lara sahip olmakla, ya da kendi adi'ni yüceltici nitelikler içerisinde tanimlamakla, kisiler üzerinde büyük bir etki gücüne sahip olacagini, sayginlik kazanacagini, itaat saglayacagini bilirdi.
Bundan dolayidir ki, Tanri katinda, kendisini yüceltici nitelikte olmak üzere on adi oldugunu söyler ve bu ad'larin her biriyle övünürdü. Özellikle "Ben Muhammed'im" ya da "Ben Ahmed'im" diyerek kendisine yücelik saglayacak ad'lari siraladiktan sonra: "Ben mahiyim (mahveden'im), Tanri benimle küfrü yok edecektir" derdi. Ya da "Ben Akib'im (hemen arkadan gelenim), benden sonra peygamber yoktur" derdi. Ya da "Ben Hâsir'im, (yâni ben toplayiciyim) Allah kullarini beni müteakib hasredecektir" derdi. Ve bunlara: "Ben rahmet (yâni merhamet) Resûlüyum ", "Ben tevbe Resûlüyum", "Ben Mukaffâ'yim (Ben en güzel konusan insanim)", her kes bana uyar", "Ben Melâhim Resûlüyum (savas yerinin peygamberiyim), ve nihâyet "Ben Kussem'im, yâni olgun ve bütün iyilikleri câmi bir insanim": diye ekler, bu niteliklerle böbürlenirdi 1.
Fakat bu söylediklerini biraz daha pekistirmek, ve kendisini "insanlara en çok aciyan" ve "en hayirli" kimse seklinde göstermek üzere sunu eklerdi ki Tanri tarafindan kendisine "Raûf" ve "Rahîm" ad'lari, birlikte olmak üzere, verilmistir ve bu ad'lar Tanri'nin kendi ad'larindan ikisidir. Bunu anlatmak maksadiyla Kur'ân'a koydugu âyet söyle:
"Sanim hakki için size bir Resûl geldi ki: kendinizden, gayet izzetli, zorlanmaniz ona agir geliyor, üstünüze hirs ile titriyor, mü'minlere raûf, rahîm'dir..." (K. Tevbe sûresi, âyet 128)
Görülüyor ki Muhammed, Kur'ân'a yerlestirdigi bu âyet ile Tanri'nin: "Sanim hakki için..." diye yeminler ederek, kendisine "raûf" ve "rahîm" ad'larini uygun buldugunu bildirmekte ve bunu kendisi için övünme vesilesi edinmisyir. Hemen belirtelim ki "Raûf" deyimi "çok sefkâtli", "çok aciyan, çok incelik ve düskünlük gösteren" anlamindadir; "Rahîm" sözcügü ise "Çok merhametli", ve özellikle "Ahirette müslümanlara aciyan" demektir. Ve yine Muhammed'in söylemesine göre bu iki ad, aslinda Tanri'nin doksan dokuz ad'indan ikisidir2. Ve güyâ Tanri, daha önceki Peygamber'lerden hiçbirine "Râuf" ve "Rahîm" ad'larin birlestirerek vermemis, bunu sadece sevgili elçisi Muhammed'e uygun görmüstür3.
Bununla beraber Muhammed, kendisine verilen ad'lar arasinda yer alan "Muhammed", "Ahmed", "Mâhi", "Hâsir" ve "Akib" gibi ad'lar üzerinde özellikle dururdu. Su bakimdan ki, "Muhammed" adi, "Pek çok hamd ve sena olunmus" ya da "Faziletleriyle övülmege deger kisi" anlamina gelir. "Ahmed", "Tanri'yi yüce nitelikleriyle herkesten fazla öven kimse", ya da "Herkesten çok övülen kisi" demektir. "Mâhî" sözcügü "mahv eden", "yok eden", "sinirsiz sekilde güçlü" kimse demektir ve "Tanri benimle kâfirligi yok eder" anlamina gelir. "Hâsir", "hasr'eden", "toplayan", "kiyâmet gününde ölülerin dirilip hesap vermek üzere bir yere toplanmalarini saglayan" kisi demektir. "Akib" "en son gelen" demektir, ki bu adi, kendisinin en son peygamber oldugunu anlatmak için seçmis, ve bunu vurgulamak maksadiyle bir de kendisine "Hâtemü'l-nebiyyîn" (Peygamber'lerin sonu) adi'nin verildigini söyliyerek Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Muhammed... Allah'in Resûlü ve Peygamberlerin hatemidir (sonuncusudur)..." (K. 33, Ahzâb sûresi, âyet 40) 4.
Buharî'nin Cübeyr Ibn-i Mut'dan rivâyetine göre Muhammed, bu ad'larla çok övünür ve söyle derdi: "Bana mahsûs ve munhasir (ve en yüce) bes isim vardir: Ben Muhammed'im ve Ahmed'im, ben o Mâhîyim ki, Allah benim (Nubüvvetim)le küfrü izâle edecektir. Ben o Hâsirim ki, (Kiyâmet gününde) nâs beni ta'kîb ederek hasrolunacaktir. Ben Akibim, Hâtemü'l-Enbiyâ'yim (Benden sonra hiç kimse Nebî olmiyacaktir".5
Fakat denebilir ki Tanri tarafindan kendisine verildigini söyledigi ad'lar arasinda "Muhammed" adi'ni pek anlamli bulur, bu ad ile övünmekten fazlasiyle gurur duyardi. Söyle derdi: "...Yer yüzü benim dünyâ'ya gelisimle, ve cennetler ise oraya girisimle seref yeri haline geldi. Tanri beni cennetlerine yükseltti, ve bana kendi öz adlarindan birini verdi. Zirâ kutsal tahtlarin Hükümdar'i Mahmud'tur ve benim adim da Muhammed..."
Bundan gayri kendisine, Tanri tarafindan "Evvel" adi'nin ayrildigini, bununla yaradilis bakimindan peygamberlerin ilki oldugunun anlatildigini; "Ahir" adi'nin verildigini, bununla zaman bakimindan peygamberlerin en sonra geleni oldugunun açiklandigini; "Bâtin" (yâni "Tanri sirrina ermis arif") adi'nin verildigini, ve bu ad'in Tanri'nin adi ile birlikte arsin gövdesine kirmizi nur'la yazildigini söylemistir6.
Müslim'in "Fedâil" adli yapitinda yer alan bir Hadîs'ten ögrenmekteyiz ki Muhammed, bu yukardaki yüceliklere bir de "Mukaffa" (yani "ardindan gidilen kimse"), "Nebiyyü't-Tevbe" (yâni "Tevbe peygamberi") ve "Nebiyyü'r-Rahmet" (yâni "Rahmet peygamberi") gibi nitelik ve adlarin eklendigini bildirmistir7.
Her ne kadar Muhammed, biraz önce degindigimniz gibi, "Bana mahsûs ve munhasir (ve en yüce) bes isim vardir" demekle beraber, muhtemelen bu söyledigini unutmus ya da yetersiz bulmus olarak, Tanri'nin kendisine on ad verdigini tekrarlamaktan kendisini alamaz, söyle derdi: "Rabbimin katinda on ismim vardir: Ben Muhammed'im. Ahmed'im. Mâhi'yim; Allahü Teâlâ benimle küfrü mahvedecektir. Ben Akib'im; benden sonra peygamber yoktur. Ben Hâsir'im; Allah, kullarini beni müteakib hasredecektir. Ben rahmet Resûlüyüm, ben Tevbe Resûlüyüm. Ben Melâhim (savas yerlerinin) Resûlüyüm. Herkes bana uyar. Ben Kussem'im, yâni olgun ve bütün iyilikleri câmi bir insânim" 8
Daha baska bir deyimle Muhammed, bütün bu sözleriyle kendisini, Tanri tarafindan övülen, yeryüzünden kafirligi (küfrü) yok edecek güçte bulunan, kiyâmet gününde insanlari bir araya toplayacak olan, ulu peygamber olarak pesinden gidilen, acimasi çok olan, tövbekar olan, olgun ve bütün iyilikleri kendinde toplayan, ve nihâyet peygamberlerin en sonuncusu ve en yücesi olan bir kimse imis gibi göstererek övünmektedir.
Bu yukardaki ad'lar arasinda en ziyâde kullandigi iki ad vardir ki bunlar "Muhammed" ve "Ahmed" adlaridir. Gerek "Muhammed" ve gerek "Ahmed" adlari, her ikisi de Arapça "Hamd" kökünden gelir. "Hamd" sözcügü ise bir kimseyi faziletleriyle övmek, ya da överek ve ulu'lastirarak tanimlamaktir. Daha baska bir deyimle Tanri'yi, yüceligini belirterek ve O'na sükürler ederek övmek demektir. Örnegin "Elhamdülillah" sözcügü "Tanri'ya sükürler olsun" demektir. Böyle olunca "Ahmed" adi "Tanri'yi üstün nitelikleriyle öven ve yücelten kimse" demek olur. Bununla beraber "Ahmed" sözcügü, ayni zamanda "Herkesten fazla övülen kimse" anlamina da gelir ki Muhammed'in övünme ihtiyacina pek yatkin düsen bir ad'dir. Daha baska bir deyimle Tanri'yi en çok yücelten, öven bir kimse olarak görünürken, kendisini de Tanri tarafindn yukardaki ad'larla yüceltilen ve övülen, ve bu nitelikleriyle insanalrin en yücesi ve en sereflisi olan kimse seklinde tanimlamistir. Hem de öylesine ki adi'nin, Tanri tarafindan daha önce indirilen Kitap'larda (Tevrat ve Incil'de) yazili oldugunu, ve daha önce gönderilen "Peygamber'ler" tarafindan müjdelendigini söylemistir.
Gerçekten de bir konusmasinda, Tanri'nin kendisini "peygamber" olarak göndermeden önce, Tevrat'in birinci satirinda nitelendirerek: "Muhammed Resûlüm ve tercih ettigim kulumdur" diye konustugunu bildirmistir9. Öte yandan, Kur'ân'a yerlestirdigi bir âyet'le, Isâ'nin, Israiogullarina hitaben konusarak kendisinden sonra Ahmed adinda bir peygamberin gelecegini bildirdigini belirtmistir. Saf Sûresi'nde yer alan bu âyet aynen söyle: "Meryem oglu Isâ: -'Ey Israilogullari! Dogrusu ben, benden önce gelmis olan Tevrat'i dogrulayan, benden sonra gelecek ve adi Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'in size gönderilmis peygamberiyim-' dedi..." (K. 61 Saf sûresi, âyet 6). Yâni güyâ Isâ, kendisinden sonra Tanri'yi övecek, övmesini bilecek ya da Tanri tarafindan övülecek bir peygamberin (Ahmed'in) gelecegini haber vermistir10.
Oysa ne Tevrat'da ve ne de Incil'de yukardakilere benzer bir sey yoktur. Isa'nin getirdigi kitap diye bilinen Incil'de geçen sözcük, ilerdeki sayfalarda belirtecegimiz gibi, "Ahmed" degil "Paracklete" dir ki, Kur'ân yorumculari tarafindan genellikle "Faraklit" olarak alinmistir. Ve ne Tevrat'da, ne de Incil'de "Ahmed" adiyle gönderilecek bir peygamberden söz edilmist degildir.
"Muhammed" adi'na gelince o da "fazîletleri nedeniyle övülen kimse" demektir ki Kur'ân'da çok geçer. Tanri güyâ bu en "sevgili" ve "son" elçisini "Ey Muhammed!" diye çagirmaktan ve bu ad ile övmekten hoslanmaktadir. Örnegin Kâlem Sûresi'nde "(Ey Muhammed) süphesiz ki sen Rabbinin nîmetine ugramis bir kimsesin ... (Ey Muhammed!) Süphesiz ki sen büyük bir ahlâka sahipsin..." (K. 68 Kâlem sûresi, âyet 1-2; 4) diye yazilidir. Ahzâb Sûresi'nde de sunu okuyoruz:"Süphe yok ki Allah ve melekleri, salevet getirir(ler) Peygamber (Muhammed)'e; ey inananlar siz de ona salevet getirin; tam teslim olarak da selâm verin" (K. 33 Ahzâb sûresi, âyet 56).
Söylemeye gerek yoktur ki Muhammed, Kur'ân'a âyet'ler yerlestirirken, Tanri'yi genellikle "Muhammed" adini telaffuz eder sekilde göstermekle övünme ihtiyacini gidermege çalismistir. Çünkü "Muhammed" adi, biraz önce belirttigimiz gibi, "faziletleri nedeniyle övülmek gereken kimse" demektir ve iste güyâ Tanri Muhammed'i bu yönleriyle yücelterek anmaktadir.
*
Her ne kadar Muhammed, mü'minlere: "(Çocuklariniza) Ad olarak Peygamberlerin adlarini seçin..." seklinde tavsiyede bulunmakla beraber, kendi adi'na ekli bulunan niteliklerin, su veya bu sekilde baskalari tarafindan kullanilmasina olanak tanimazdi. Öte yandan baskalari tarafindan sadece adi ile çagirilmaktan hoslanmazdi; daha dogrusu, kendisine sadece adiy'la hitap edilmesine izin vermezdi. Kendi adi'nin yüce niteliklere bürünülmüs olarak telaffuz edilmesini isterdi. Örnegin kendisine hitap edilirken, sadece adi'yle hitap edilmesine izin vermezdi; isterdi ki, adiyle birlikte kendisine "Peygamber efendimiz", "Nebî", "Resûl", "Resûlullah", "Resûl-i Ekrem", "Habibullah" ya da "Ebû'l-Kâsim" sözcüklerinden biriyle hitap edilsin. Bunu saglamak maksadiyle Kur'ân'a koydugu âyet söyle:"(Ey müminler" Peygamber'i, kendi aranizda birbirinizi çagirir gibi çagirmayin..." (K. 24, Nûr sûresi, âyet 63)11.
Müslümanlarin kendisini bu sekilde yüceltici deyimlerle çagirmalari gerektigini bildirirken, yine Kur'ân'a koydugu âyet'lerle, ya da Kur'ân olmiyarak yerlestirdigi hükümlerle Tanri'nin bile kendisine "Ey sanli Resûl..." (Mâide sûresi, âyet 66), ya da "Nûr'lar saçan savk..." (Nûr saçan kandil) (Ahzâb sûresi, âyet 44) gibi yüceltici deyimlerle hitap ettigini, söylemis ve bunu bir övgü vesilesi edinmistir. Fakat muhtemelen bunu da yeterli bulmamis olmali ki, Tanri'nin kendisine salevât getirdigini belirterek Ahzâb sûresi'ne su âyet'i eklemistir: "Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey mü'minler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin" (K. Ahzâb sûresi, âyet 56). Yorumcularin açiklamalarina göre "Allahumme salli alâ Muhammedin" demek "salât" anlaminadir, "Essalâmü aleyke eyyehühe'n-nebiyyü" demek ise "selâm"dir. Konuyu ilerdeki bölümlerde ayrica ele alacagiz. Fakat simdilik burada belirtmek istedigimiz sudur ki Muhammed, yukardaki âyet'i, koymakla sunu anlatmak istemistir ki, Tanri'nin dahi böylesine yüce niteliklerle çagirdigi ve salevât getirdigi bir kimse'yi, kul'llarin sadece ad zikrederek çagirmalari mümkün degildir. Ve iste bundan dolayidir ki müslümanlar, Muhammed'in adi'ni anarlarken: "Peygamber efendimiz", "Nebî", "Resûl", "Resûlullah", "Resûl-i Ekrem", "Habibullah" seklindeki sözlerden birini eklemeyi unutmazlar. Ayrica da onun adi'nin anildigini isittikleri zaman: "Aleyhisselâtü vesselâm", "Salâvatullahî vesselâm" "Allah'in salât ve se selâmi onun üzerine olsun" , gibi yüceltici sözleri tekrarlamaktan geri kalmazlar. Fakat bunu da yeterli saymazlar bir de "Fahr-ül-üdeba, fahr-ül-vüzera" (övünen ve kendisiyle övünülecek olan kimse) diyerek ona karsi besledikleri sinirsiz sayginligi dile getirirler. Muhtemeldir ki, böyle yapmakla Muhammed'in sefâatine kavusacaklarini (örnegin Kiyâmet günü onun yardimiyle Cennet'lere alinacaklarini) hesap etmektedirler. Çünkü Muhammed, Kur'ân'a koydugu nice âyet'lerle, onlara sunu bildirmistir ki, kendisine saygi gösterisinde bulunanlar kurtulusa çikacaklardir.
Kendisine karsi sayginlik ifâde edici deyimlerle hitap edilmesini öylesine önemli saymis idi ki, bu sayginliga gölge düsürücü her seye karsi asiri bir alinganlik gösterirdi. Kendisine "Rânina" diye hitap edilmesini yasaklayip, bunun yerine "Unzurnâ" denilmesini emretmek üzere Kur'ân'a koydugu su âyet, bunun ilginç örneklerinden biridir: "Ey iman edenler! (Muhammed'e) 'Râina" demeyin, 'unzurna' deyin..." (K. Bakara sûresi, âyet 104).
Arapça'da "Râina" sözcügü, "acele etme", "biraz bekle", ya da "izin ver de anlayabilelim" gibi anlamlara gelir. Arap'lar, Muhammed'i dinlerlerken bazan söylenenleri anlamazlar ve "Ey Resûlullah, söylediklerini anlayabilmemiz için biraz bekle, izin ver ki anlayalim" demek üzere "Râina" derlerdi. Kuskusuz ki bu sözcügün sayginlik karsiti olan bir yönü, yâni hakâret niteligi yoktu. Nitekim Muhammed, onlarin bu sekilde konusmalari halinde konusmasini yavaslatir, soylediklerinin onlar tarafindan anlasilmasina çalisirdi. Ancak ne var ki "râina" sözcügünün bir benzeri, ayni zamanda Ibranîce'de ve Suryanîce'de vardi. Anlam itibariyle, genellikle "bizim çoban" demekti. Bununla beraber bir de kisiler arasinda hakâret ve küfür seklinde kullanililirdi, ve kullanildigi zaman "Dinle, a sözü dinlenmemek gereken herif", ya da "Dinle, a dinlenmeyesi adam" gibi anlamlar tasirdi. Nitekim Yahudiler, birbirlerine sövüp saymak için, çogu kez "râina" sözcügünü kullanirlardi. Islâm kaynaklarinin açiklamasina göre güyâ Yahudiler, müslümanlarin Muhammed'i "râina" diye çagirmalarini firsat bilmisler ve ona hakâret olsun diye "râina" diyerek ona hitap emege baslamislardir12.
Gerçekten bu böyle midir? Yoksa Yahudi'ler, hakâret maksadiyle degilde sirf "Bizim çoban" demek için mi böyle yapmislardir? Bilemiyoruz! Fakat bir an için Muhammed'i hakir görmek maksadiyle "râina" sözcügünü sarfettiklerini kabul etsek bile, Muhammed bakimindan önemli olmak gereken sey Yahudilerin degil, fakat müslümanlarin kendisine hitap sekli olmak gerekmez miydi? Müslümanlarin hitap seklinde hakâret niteligini tasiyan bir sey bulunmadigina göre, onlari "râina" sozcügünü kullanmaktan vazgeçirmenin makul bir gerekçesi olabilir miydi? Elbette ki olamazdi ve olmamaliydi! Ancak ne var ki Muhammed, biraz yukarda degindigimiz gibi, kendi adi'nin yüceltilmesini öylesine önemli bilmekte, ve bu konuda öylesine bir alinganlik göstermekteydi ki, müslümanlara "râina" demeyi yasaklayip, bunun yerine ayni anlamdaki "unzurnâ" sözcügünü kullanmalarini emretmekten kendini alamamistir. Bu maksatla Kur'ân'a, yukarda degindigimiz âyet'i koymustur ki tamami söyle:
"Ey iman edenler! (Muhammed'e) 'Râina" demeyin, 'unzurnâ' deyin. (Söylenenleri) dinleyin ki kâfirler için elîm bir azab var..." (K. Bakara sûresi, âyet 104).
Burada geçen "unzurnâ" sözcügünü seçmekle Muhammed, Müslümanlarin kendisine biraz daha saygin sekilde hitap etmelerini saglama amacini gütmüstür. Su bakimdan ki "unzurnâ" sözcügünde, müslümanlarin kendilerine "nezâret edecek" (kendilerini gözetecek, koruyacak) bir imama bagli olup, onun sözünü dinleyecekleri, ona bas egecekleri ve böylece bir Ümmet olusturacaklari anlami yatmaktadir.
*
Görülüyor ki Muhammed, kendi adi'nin yüce niteliklere bürünmüs olmasini, etki yaratmak bakimindan önemli bulmus ve bunu kendisi için övünme vesilesi yapmistir. Buna karsilik kisilere "çok iyi ve iddiâli olmayan", ve daha açikcasi "küçültücü" ad'lari vermekle, onlari "mahviyet" içerisinde tutabilecegini, ve böylece Tanri'ya "teslimiyet" içerisinde kilabilecegini ve dolayisiyle kendisine kolaylikla bas egdirtebilecegini hesaplamistir. Nitekim kendisine itaat etmenin Tanri'ya itaat etmek olduguna dâir Kur'ân'a: "Ey Muhammed! Süphesiz sana bas egerek ellerini verenler, Allah'a bas egip el vermis sayilirlar" (K. Fetih sûresi, âyet 10), ya da "Allah ve peygamberine kim itâat ederse Allah onu bu cennetlere kor..." (K. Nisâ sûresi, âyet 13-14) seklinde âyet'ler koymakla, bu sonucu hazirlayabilmistir.
Daha baska bir deyimle Muhammed, en güzel ve yüceltici nitelikleri belirleyen ad'lari Tanri'ya ve kendisine, ve öte yandan "mahviyet" yaratici ad'lari da kisilere seçmek gibi bir siyâset izlemekle sinirsiz bir iktidar ve prestij saglamayi amaçlamistir. Bundan dolayidir ki mü'minlerin yücelik taslayan ya da her ne sekilde olursa olsun iddiâli sayilabilecek ya da benlik oksayici ve gurur yaratici ad'larla çagirilmalarini yasaklamistir. Onlara uygun gördügü ad'larin basinda Abd'Allah, ya da Ubeydullah gibi ad'lar vardir ki kisi'ye kul'luk durumunu, hattâ kul'lugun da en asagi seklini hatirlatir nitelikte seylerdir. Çünkü Arapça'da "Abd" sözcügü "Kul" demek olup Abd'Allah adi "Allah'in kölesi" anlamina gelir. "Übeyd" sözcügu ise "küçük kul" ya da "degersiz kul" demek oldugu için Ubeydullah adi "Tanri'nin Küçük kulu", ya da "Tanri'nin degersiz ufak kölesi" anlamina gelir. Bu tür ad'larin Allah tarafindan en çok sevilen ad'lar oldugunu söylerdi. Her ne kadar kendisini "Allah'in kul'u" olarak tanitmakla beraber, diger kul'lardan çok farkli bulundugunu belirtmek üzere "... Ben bütün insanlarin en yücesi'yim, en sereflisiyim... Mahser halkinin efendisiyim" seklindeki övünmeleri yaninda, bir de bütün kul'lar içerisinde, Tanri indinde en "tercihli" kul oldugunu söylerdi: hem de güyâ peygamber olarak gönderilmeden önce bütün niteliklerinin Tevrat'da yazildigini öne sürerek! Bu hususta Imâm Gazalî söyle diyor:
"Allahü Teâlâ, henüz onu peygamber olarak göndermeden önce, Tevrat'in birinci satirinda vasiflayarak: -'Muhammed resûlüm ve tercih ettigim kulumdur'-..." 13 .
Yine hatirlatalim ki, her ne kadar kendisini Tanri'nin kul'u olarak göstermekle beraber, aslinda kul durumunda görmezdi; görmek söyle dursun, ve fakat Tanri'nin bile salevât getirdigi yücelikte bilmekteydi; ve bunu kendisine en büyük bir övünme vesilesi edinmisti (Bkz. K. Ahzâb sûresi, âyet 56).
Öte yandan kisilerin iddiâli ad'lar tasimalarini, kendi adi'nin yüceligiyle rekâbet saydigi için, bu tür bir ad takinmis olan kimselerin ad'larini degistirirdi. Örnegin "çok iyi", ya da"cömerd", ya da "çok bagislayan" anlamina gelen "Berre"14 adi'ndaki kimselere ad'larini degistirmelerini emreder, onlara baska ad'lar verirdi. Nitekim Ebû Seleme'nin ölümü üzerine onun dul kalan karisi Ümm-i Seleme ile evlendiginde, kadinin Berre adindaki kizini karsisina alip: "Siz kendi kendinize nefislerinizi tezkiye etmeyiniz. Allah Birrü ihsân sâhiplerini sizden daha iyi bilir" diyerek kizcagizin adini Zeynep olarak degistirmistir15. Yine bunun gibi "Cahs'in kizi" diye bilinen ve asil adi Berre olan diger bir esinin (ki ) adini da Zeyneb yapmistir.
Yine ayni sekilde, Tanri kul'lari için iddiâli buldugu "Hazn" adini da hiç kimselere tasitmazdi, çünkü bu ad "Kati", "sert", "zor", ya da "kafa tutan" anlamindaydi. Bu ad ile çagirilan birine rastladigi zaman, adini degistirmesini ve ihtar eder, ona "Sehl" adi'ni almasini söylerdi; çünkü "Sehl", bir bakima "Hazn" sözcügünün tersi anlaminda olup "yumusak" ve "kolay" demektir ki kisilerin Tanri ve "Peygamber" buyruklarina bas egmekte kusur etmeyeceklerini ifâde eder16. Söylendigine göre bir gün "Hazn" adinda birine rastlamis ve ona: "Senin adin Hazn degil Sehl'dir" demis, ve fakat adam adinin degistirilmesini istemedigi için: "Hayir, babamin koydugu bir adi degistirmem" diye karsilik vermistir. Muhammed'e karsi gelmenin felâket dogurucu bir sey oldugunu anlatmak maksadiyle Islâm kaynaklari, bu adamin âilece felâkete ugradigini öne sürerler17.
Muhammed'in iddiâli buldugu ad'lardan biri de "Asiye" adi'dir, çünkü bu ad, "isyankar", yâni "bas kaldiran" ya da "kafa tutan" anlamlarina gelir. Insanlari "bas kaldiran" degil fakat "bas egen" yaratiklar olarak görmek istedigi içindir ki "Asiye" adini, begenmez bunun yerine "güzel" anlamina gelen "Cemîle" adinin kullanilmasini isterdi18.
Yine bunu gibi "Melikü'l-Emlâk" seklindeki ad'larin Tanri'nin hosuna gitmeyen ad'lardan oldugunu, ve çünkü bu ad'in, "kral'lar krali" ya da "hükümdarlar hükümdari" anlamina geldigini bildirmistir19.
Öte yandan, mü'minler için övünme vesilesi olabilecek nitelikteki bazi ad'lari, "ugursuzluk getirir" gerekçesine dayanarak yasaklamistir ki bunlar arasinda "Eflah" ("en basarili", "üstün gelerek en çok yenen", "en çok kurtulan" anlamindadir), ya da "Necîh" ("basarali, kurtulan" anlamina gelir), ya da "Rebâh" ("Yarar ve kazanç" anlamini tasir) gibi ad'lar vardir. Muhammed: "Bu adlari çocuklariniza sakin koymayin" diyerek müslümanlara uyarida bulunmus 20, bu ad'larin ugursuzluk umutsuzluk ve üzüntü gibi kötülükler getirecegini bildirmistir. 21. Söylemeye gerek yoktur ki böyle bir gerekçe, bâtila inanmisliktan kaynaklanmistir. Bundan baska bir de kendi künyesi olarak kabul ettigi "Ebû'l-Kâsim" adinin baskalari tarafindan kullanilmasini yasaklamistir. Biraz önce dedigimiz gibi, her ne kadar baskalarinin "Muhammed" adiyle çagirilmalarina ses çikarmamakla beraber "Ebû'l-Kâsim Muhammed" seklinde ad almamalarini emretmistir22.
1 Müslim'de yer alan ve Ebû's-Seyh'in, Abdullah b. Ubeyd'ten rivâyeti iolan bu hadîs için Bkz. Gazalî, age (1975), (Cilt II, sh. 899-900)
2 Muhammed'in söylemesine göre: "Tanri'nin doksan dokuz adi vardir, ve bu ad'lari sayan (ezberleyen) kimse cennete girecektir...". Buharî ve Müslîm ve Tirmizî ve Ibn Mâce gibi kaynaklarda yer alan bu hadîs için bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi (Cilt I, sh. 108 ve d.)
3 Elmalili H. Yazir, age (Cilt III, sh. 2654)
4 Buharî'nin Câbir Ibn-i Abdillâh'tan rivâyeti için bkz. Sahih-i... (Cilt IX, sh. 255 ve d.)
5 Beyhakî'ni Delâil' inden ve ayrica Buharî'den naklen . Bkz. Sahih-i... (Cilt IX, sh. 250 Hadîs no. 1439). Bu konuda ayrica bkz. Gazalî, Ihyâû.., (Cilt II, sh. 900)
6 Bu konudaki hadîsler için Bkz. Ali el-Kaarî, Serhu's-Sifâ (Istanbul 1303)
7 Ebû Mûsâ'l-Esarî'nin rivâyeti olarak Müslim'in Fedâil'inde yer alan bu Hadîs için bkz. bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi, (Kaynak Yayinlari, Istanbul 1994 ; Cilt I, sh. 258 ve d.). ayrica bkz. Gazalî, Ihyâü... (Cilt II, sh. 900)
8 Müslim'in Ebû's-Seyh'in Abdullah b. Ubeyd'den rivâyetine dayali bu ahdîs için bkz. Gazalî, Ihyâû... (Cilt II, sh. 900).
9 Gazalî, Ihyâû... (Cilt II, sh. 879)
10 Islâmci'lar Incil'de (daha dogrusu Yuhanna Incili'nde) Isâ'nin kendisinden sonra "Feraklid" adli ve kendisi gibi kurtarici nitelikte bir kardes peygamberin gelecegini bildirmistir ve "Feraklid" adi güyâ "Ahmed" adi'nin karsiligi olan bir ad'tir. Oysa ki bu Muhammed'in kendi hayalinden ortaya vurdugu bir seydir. Konuyu baska bir vesile ile inceledigimiz için burada fazla durmuyoruz.
11 Nûr sûresi'nin 63cü âyeti'nin Diyânet Vakfi tarafindan yorumuna bakiniz. Beyzavî ve Celaleddin gibi en saglam kaynaklara göre Nûr sûresi'nin 63cü âyet'inin bu tümcesi, Muhammed'e hitap seklinin sayginlik ifâde etmesi için konmustur. Anlatilmak istenmistir ki müslümanlar, Muhammed'i çagirirlarken, onu adini, yukarda belirtildigi gibi, yüceltici nitelikteki eklemeler yapmak zorunlugundadirlar. Bununla beraber bu tümcenin farkli sekillerde yorumlandigi da görülmekte. Örnegin Elmalili H. Yazir gibi yorumcular bunu söyle anlarlar: "(Ey mü'minler!) Peygamber'in duâsini aranizda birbirinize ettiginiz duâ gibi farz etmeyin...".
12 Bu hususlar için Diyânet Vakfi'nin Kur'ân çevirisinde Bakara sûresi'nin 104cü âyetiyle ilgili açiklamasina bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt I, sh. 452 ve d.)
13 Imâm Gazalî, age (Cilt II, sh. 879).
14 "Berre" adi'nin lügâvî anlami "Birr-i ihsâni çok", "cömerd" kimse'dir.
15 Ebû hüreyre'nin rivâyetine dayali bu hadîs için bkz. Sahih-i... (Cilt XII, sh. 1609, Hadîs no. 2011; Cilt VII, sh. 530 (2.baski'da sh. 390)
16 Sahih-i... (Cilt VII, sh. 530; ikinci baski'da sh. 390; ayrica bkz. Cilt XII, sh. 160-1)
17 Müslim ve Ebû Davud kaynaklarindan naklen bkz., Dursun, age (1994), C. I. sh. 115
18 Müslim ( hadîs no. 2139) ve Ebû Davud (hadîs no. 4952) kaynakli bu hadîsler için bkz. Dursun, age (1994), C. I, sh. 115
19 Buharî'nin Edeb (Bap 114, c.VII, sh.119) ve Ebû Davud'un rivâyetleri için bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi (Kaynak Yayinlari, Istanbul 1994, Cilt I. sh. 114)
20 Müslim (hadîs no. 2137) ve Ebû Davud ( hadîs no. 4958) kaynakli bu hadisler için bkz. Dursun, age (1994), Cilt I. sh. 114
21 Dursun, age (1994), C. I, sh. 114
22 Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed: "Benim adimi takiniz. Künyemi (Yâ Ebû'l-Kâsim künyesini) takinmayiniz" demistir. Bununla beraber bu sözleriyle kisilere sadece "Ebû'l-Kâsim Muhammed" adini yasakladigi ve bu nedenle "Ebû'l-Kâsim" adinin baska ad'larla biurlikte kullanilabildigi belirtilir. Bkz. Sahih-i... (Cilt I, sh. 104; Cilt IV, sh. 404)