XII) Dogumundan önce olan bitenlere varincaya kadar her gizli olan seyi Tanri'dan ögrendigini ve bildigini söylemekle övünür. Ancak çogu olaylar, bu söylediginin dogru olmadigini ve gizli seylerden haberli bulunmadigini ortaya vurur.
Muhammed'in, "övünme" vesilesi yaptigi hususlardan biri de, her dâim Tanri ile temas halinde bulundugunu, Tanrzi'nin kendisiyle dost bulundugunu, her bilgiyi Tanri'dan edindigini, ve gizli olan ya da görülmeyen her seyin O'nun tarafindan kendisine bildirildigini söylemektir. Çünkü güyâ Tanri, her gizli ve görünmeyen seyi, ve sirlarini, Resûl olarak seçtigi kimselere bildirmektedir. Kur'ân'a koydugu su âyet bunun örneklerinden biridir: " O (Allah) bütün görülmeyenleri bilir. Sirlarina kimseyi muttali kilmaz. Ancak (bildirmeyi) diledigi peygamber bunun disindadir..." (72, Cin sûresi, âyet 26-27).
Yine Muhammed'in söylemesine göre Tanri, gizli ve bilinmeyen seyleri Cebrâil araciligiyle sevgili peygamberine haber vermekten geri kalmaz. Ve kendisinin Mekkeli'ler tarafindan öldürülecegini Tanri, güyâ bu sekilde ona bildirmistir. Bunu anlatmak maksadiyle Kur'ân'a koydugu âyet'lerden biri söyle: "(Ey Muhammed!) hatirla ki, kâfirler seni tutup baglamalari veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çikarmalari içinb sana tuzak kuruyorlardi. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzaklarin en hayirlisini kurar" (Enfâl sûresi, âyet 30). Bu âyet'ler ilgili olarak yorumcularin açiklamasi söyle: Muhammed'in kisileri Islâm'a sokmasindan dolayi telasa düsen Mekkeli "kâfirler", onu öldürmek için toplanip karar vermek isterler. O sirada Muhammed, evinde yataginda yatmaktadir. Toplantidan konusulanlari dinleyen Cebrail, derhal gelip Muhammed'e haber verir ve hicret etmesini bildirir. Muhammed hemen kalkar, Ali'yi yatagina yatirip Ebû Bekir'le birlikte kaçar.. Ertesi sabah "kafirler", Muhammed'i öldürmek üzere saldiriya geçtiklerinde, yatakta Muhammed yerine Ali'yi bulmakla saskina dönerler!
Bu dogrultuda olmak üzere Muhammed'in Kur'ân'a koydugu âyet'lerden bir digeri söyle: "...(Ey Muhammed) Sen onlari (Mekke ve Medîne halkindan olan munafiklari) bilmezsin, biz biliriz onlari. Onlara iki kez azâb edecegiz, sonra da onlar büyük bir azab'a itileceklerdir" (Tevbe sûresi, âyet 101). Yorumcularin açiklamalarina göre Muhammed, "keskin zekâ ve ferasetine ragmen" munafiklarin kimler oldugunu sezemiyor, ve fakat her gizli seyi bilen Tanri ona bu munafiklarin kimler oldugunu bildirmekteydi1!
Öte yandan Muhammed, dogumundan önceki ve dogumu sirasindaki olaylari dahi bildigini söylerken bu üstünlügünü, sadece insanlara karsi degil, fakat diger peygamberlere karsi da "övünme" vesilesi edinmistir. Bir hadîs'inde, kendisinin çaglar boyunca var oldugunu ve Tanri tarafindan seçilerek ortaya çikarildigini söyle ifâde ediyor: "Ben, insanoglunun geride biraktigi en seçkin devirler içinden çaglar boyu seçile seçile geldim ve içinde bulundugum çagda ortaya çikarildim".
Bir baska hadîs'inde kendisini, Adem'in yaratilisindan önceye yerlestirerek söyle diyor: "Hz. Adem suyla çamur arasindayken ben yine peygamberdim" 2.
Bunlari söylerken dogumu aninda olan bitenleri bildigini de zikreder: "Dogumum sirasinda annem, kendisinden âdeta bir nûrun çiktigini ve Sam binalarinin (ya da Busra kösklerinin)bu nûrla aydinlandigini görmüstür" 3.
Öte yandan bir çok seyleri önceden haber veriyormus ya da gizli oldugu sanilan seyleri biliyormus gibi görünmek hususunda da pek parlak buluslari olmustur Muhammed'in! Bu sayede hem bir yandan kendisini "peygamber" olarak kabul ettirmek ve hem de çevresinde korku yaratip kendi aleyhinde konusulmasini önlemek istemistir. Islâm kaynaklarindan sagladigimiz su örnegi verelim:
Mekke'nin fethi günü Muhammed, ezân okumasi için Bilâl-i Habesî adindaki adamina haber gönderir. Bilâl, emri alir almaz Kâbe üzerine çikip ezân okumaya baslayinca halk sasirir, çünkü ilk kez böyle bir olayla karsilasmislardir. Bu arada Kureys'in ileri gelenlerinden Ebû Süfyân, Attâb Ibn-i Esîd ve Hâris Ibn-i Hisâm gibi kisiler bir araya oturmus, huzursuz olarak bu sesi dinlemekte ve aralarinda bir seyler söylemektedirler. Belli ki bu degisiklikten rahatsiz olmuslardir. Nitekim Attâb, kendi babasinin vaktiyle öldügünü ve sûretle ezân sesini isitmek gibi bir azâb'a katlanmadigini anlatmak için: "Allah, babam Esîd'i vaktiyle öldürdü de su sesi isitmemek nîmetini ikrâm etti" der. Ebû Süfyân da ayni görüstedir ama bir sey söylemez. Çünkü söyleyeceklerinin Muhammed'in kulagina gideceginden çekinir. Tam bu sirada Muhammed çika gelir ve onlara: "Ne görüstügünüzü biliyorum" der ve onlara, gizlice konusmakta olduklari seyleri tekrarlar. Bunun üzerine onlar: "Biz sehâdet ederiz ki sen muhakkak Allah'in (elçisisin ...) Vallahi bizim görüstügümüz sözlere bizden baska (kimse) vâkif degildi. Sana her halde bir taraftan haber veriliyor" derler 4.
Söylemeye gerek yoktur ki Ebû Süfyân ve arkadaslarinin: "Sana her halde bir taraftan haber veriliyor" demeleri Muhammed'in peyamgerligine inanmalarindan degil, fakat: "Hayir biz bunlari konusmuyorduk" demis olsalar, kellelerinin kesilecegini bilmelerindendir.
Öte yandan onlarin ne konustugunu söylemek Muhammed için güç bir sey degildi; su bakimdan ki, yillar boyu kendisine muhasim kalmis olan bu kisilerin ezân okunurken aleyhte bir seyler söyleyecekleri asikârdi. Muhammed bunlari Tanri'dan ögrenmis degil fakat tahmin yolu ile bulmustur; fakat "Tanri'dan ögrendim" demek sûretiyle her gizli konusulan seyi bilebilirmis kanisini yaratmak istemistir.
Buna benzer örnekler pek çok; ancak ne var ki her gizli olan seyi Tanri'dan haber aldigini söylemesine ragmen Muhammed, çogu zaman gizli seyleri bilemez durumlarda kalmistir. Yasami boyunca öyle olaylar olmustur ki onu "her gizli seyi bilir oldugu" iddiâsinda yalanci çikarmistir. Nice örneklerden bir kaçini sergilemek gerekirse, her seyden önce kendi dogum tarihinin ne oldugundan habersizligini belirtmek gerekir. Dogum sirasinda annesinden bir nûrun çiktigini ve Sam binalarinin bu nûrla aydinlandigini söyler ama hangi yilda, hangi ay'dadogdugundan habersizdir. Dünyâ'ya ne zaman geldigini kendisi bilmedigi gibi baskaca bilen de yoktur. Dogumunu "mucîzevî" bir olay seklinde göstermeye çalisan yakinlari bile Muhammed'in dogum tarihinden habersiz idiler5. Bundan dolayidir ki Arap tarihçileri Muhammed'in dogum yili'nin 569, ya da 570 ya da 571 oldugunu söylerle, fakat hangi yilin hangi ayinda ve hangi gününde dogdugunu bilmezler: "Muhammed fil yilinda dogmustur" diyerek kestirip atarlar. "Fil yili" dedikleri sey Habes valisi Ebrehe'nin, Yemen'i ele geçirdikten sonra ordusuyla Kâ'be'yi yikmak için Mekke üzerine yürüdügü yildir ki Kur'ân'daki "Fil Sûresi" nde pek kisa bir sekilde anlatilmistir (K. 105 Fil sûresi, âyet 1-5). Bu orduda filler kullanildigi için bu yila "Fil yili" dendigi kabule edilir. Ve iste güyâ Muhammed bu olaydan 55 gün sonra dogmustur 6. Ancak ne var ki fil yilinin hangi yil oldugunu, Ebrehe ordusunun bu yilin hangi ayinda ve hangi gününde yola çiktigi olayini bilen yoktur. Her ne kadar Ibn-i Hisam gibi kaynaklar, bu olayin Iskender tarihinin sekizyüz seksen ikinci senesinin Muharrem ayinda oldugunu öne sürerlerse de, bunu söylemekle isi biraz daha çikmaza sokmus olurlar, çünkü kendileri bile Iskender tarihinin ne oldugundan habersizdirler. Bu itibarla "Muhammed Fil olayindan 55 gün sonra dogmustur" demenin anlami da yoktur. Her gizli seyi Tanri'dan ögrendigini söyliyen Muhammed, her ne hikmetse Tanri'ya "Ben ne zaman dogdum?" diye sormamis, Tanri da ona dogum tarihini açiklamamistir!
Yine bunun gibi Islâm kaynaklarinda Ifk olayi (ya da "Gerdanlik olayi") diye bilinen bir olay vardir ki, Muhammed'in gizli seylerden habersizliginin bir diger kanitidir. Bir çok yayinlarimizda degindigimiz bu olay'in özeti söyle: Hicret'in 6.yilinda Muhammed, Benî Müstalik gazâ'sina çikarken yanina, en çok sevdigi esi Ayse'yi de alir. Müstalik'lere karsi giristigi savasi kazandiktan sonra Medine'ye dönmek üzere yola koyulduktan bir süre sonra konaklama emrini verir. Konaklama sirasinda Ayse gerdanligini kaybeder; aramaya basladigi sirada ordu hareket etmis olur. Tam bu sirada, kervanin gerisinden gelmekle görevli Safvan bin Mu'attal adinda genç bir delikanli Ayse'yi devesine bindirerek Medîne'ye getirir. Ancak ne var ki etrafta Ayse'nin genç bir delikanli ile sevistigi seklinde dedikodular dolasmaga baslar. Bu yüzden kiskançliga kapilan Muhammed, olan bitenleri ögrenmek maksadiyle Ayse'yi karsisina alir, delikanli ile arasinda geçenleri ögrenmek üzere konusturmaga çalisir; fakat Ayse, günahsiz oldugunu söyler, ve bütün gerçekleri Tanri'dan ögrenebilecegini Muhammed'e hatirlatir. Buna ragmen Muhammed, çesitli yollardan Ayse'yi söyletmeye çalisir ve fakat her def'asinda ondan "Ben günahsizim" seklinde karsilik alir. Ayse'yi söyletemeyecegini anlayinca, bir ay boyunca Ayse ile küsüsür; böylece hem Ayse'yi ve âilesini ve hem de kendi kendisini üzüntülere sürüklemis olur. Ayse'den bir ay ayri kalinca daha fazla yapamayacagini anlar, ve Tanri'dan vahiy indigini söyliyerek:"Ey Ayse Tanri seni temize çikardi" der ve Kur'ân'a bununla ilgili âyet'ler yerlestirir (K. Nisâ sûresi, âyet 15-16; Nûr sûresi, âyet 11-13, 21, 25-26; ahzâb sûresi, âyet 60-61).
Her gizli seyi Tanri'dan ögrendigini söyliyen Muhammed, her ne hikmetse Tanri'ya bas vurup Ayse ile Safvan arasinda geçenleri sormamis, Ayse'nin suçlu olup olmadigini arastiremamis, haftalarca meraktan kivranmistir. Sevgili "peygamberi'ne" her gizli seyi bildirdigini söyliyen Tanri ise, onu bu meraktan kurtarmak hususunda kilini bile kipirdatmamistir7.
Ifk olayi'ndan sonra, yine yukardakine benzer bir olay var ki, her gizli seyi Tanri'dan ögrendigini söyliyen Muhammed'i yalanlar niteliktedir. Söyleki:
Hicret'in 6.ci yilinda Muhammed, Zâtü'r-Rikâ gazâ'sina çikarken yanina yine Ayse'yi alir8. Yola koyulduktan bir süre sonra, Beydâ ya da Zâtü'l-Ceys mevkiine gelindiginde Ayse, boynundaki gerdanligin (kilâde'nin) kopup kayboldugunu farkeder. Yemen boncugundan yapilmis ve on iki dirhemlik bir degeri olan bu gerdanligin aranmasi için Muhammed, ordu'nun yürüyüsünü durdurur ve her kesi arama isiyle görevli kilar. Fakat uzun bir süre aratma yaptirtmis olmasina ragmen gerdanligi bulduramaz. Arama uzadigi ve o civarda su basi da olmadigi için askerler hem susuzluktan kavrulmaga baslarlar; üstelik de abdest alamama (ve dolayisiyle namaz kilamama) durumunda kalirlar. Çogu gelip, Ayse'nin babasi Ebû Bekir'e sikâyette bulunurlar: "(Yâ Ebâ Bekr) Aise'nin ettigini gördün mü? Resûlu'llâh....'i da, herkesi de (yollarindan) alikoydu. Su basinda degiller. (Kimsenin) yaninda su yok" derler. Söylenenleri sabirla dinleyen ve onlara hak veren Ebû Bekir, bir hisim yerinden kalkarak Muhammed'in yanina gelir. Fakat Muhammed, basini Ayse'nin dizine koymus olarak uyumaktadir. Ebû Bekir, kizginligini belli ederek Ayse'ye: "Her seferde âlemin basina sikinti olursun" diyerek çikisir ve söyle ekler: "Sen Resûlu'llâhu ...selemi dem herkesi de yolundan alikoydun. Su basinda degiller. (Kimsenin) yaninda da su yok" . Bu da yetismiyormus gibi eliyle Ayse'nin bögrüne hafiften vurmaga baslar. Babasi'nin bu sekildeki davranisina karsi Ayse hiç sesini çikartmaz; hattâ kipirdamaz bile; çünkü Muhammed'i uykusundan mahrum etmek istemez. Ertesi sabah Muhammed, uyanir uyanmaz, halkin susuzluktan sikâyetçi oldugunu ögrenir. Söylemeye gerek yoktur ki, her gizli seyi bilir görünmesine ragmen, gerdanligin nerede oldugunu bir türlü kesfedememesi, onu güç durumda kilacak bir seydir. Bu güçlükten kurtulmanin tek yolu, su yoklugundan dogma sorunlara Tanri araciligiyle bir çözüm bulmaktir. Nitekim"su yerine toprak kullanilsin" seklinde Tanri'dan buyruk indigini, ve bunun temizlik saglayici bir sey oldugunu söyliyerek Kur'ân'a (Nisâ ve Mâide Sûre'lerine) "teyemmüm"le ilgili âyet'ler serpistirir ki, birbirinin hemen hemen ayni olan bu âyet'lerden biri söyle : "Ey imân edenler! Namaz kilmaya kalktiginiz zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, baslarinizi meshedip, topuklara kadar ayaklarinizi yikayin... Hastalik, yahut yolculuk halinde bulunuyorsaniz, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadinlara dokunmussaniz (cinsî birlesme yapmissaniz) ve bu hallerde su bulamamissaniz, temiz toprakla teyemmüm edinde yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah... sizi tertemiz kilmak ve size (ihsan ettigi) nimetini tamamlamak ister. Umulur ki sükredersiniz..." (K. Mâide sûresi, âyet 6; ayrica bkz. Nisâ sûresi, âyet 43).
Görülüyor ki, Muhammed'in düzenledigi bu âyet'lere göre Tanri, kul'larinin temizligine önem vermekte oldugunu ve onlara, su bulamama halinde, teyemmüm etme kolayligini sagladigini, yâni onlar için çok hayirli bir is yaptigini ve böylece nimetini tamamladigini söylemektedir. Buna karslik da onlardan, sükredici (yâni görülen iyilige karsi memnunluk izhar edici) bir davranis bekledigini anlatmak üzere "...Umulur ki sükredersiniz... " diye hatirlatmada bulunmaktadir!
Pek güzel ama Tanri, sevgili müslüman kullarina böylesine bir nîmet saglamak, böylesine hayirli bir eylemde bulunmak için, neden acaba bu kadar zaman beklemistir? Su bulamama durumlarinin her zaman için mümkün oldugunu düsünerek, neden acaba bu buyrugunu daha önce indirmemistir? Neden hicret'in altinci yilina kadar, ve daha dogrusu Ayse'nin gerdanliginin kaybolmasi anina kadar beklemistir? Acaba böyle bir gerdanlik olayi olmamis olsaydi, teyemmüm âyet'lerini indirmeyecek miydi?
Bütün bu sorulara yanit bulmak güç; meger ki Kur'ân âyet'lerinin "elçi'nin sözleri" oldugunu kabul etmis olalim!.
Öte yandan "Teyemmüm etmek" demek, su bulunmadigi, yahut bulunsa dahi kullanilmasi mümkün olmadigi zamanlar, parmaklar açik olarak iki eli topraga vurup ileri geri oynatmak, sonra kaldirip birbirine vurmak sûretiyle tozlari giderip önce yüzü sonra da kollari meshetmek (sivamak) demektir9. Yorumculara göre "teyemmüm", toprak yerine bir tas ile de mümkündür10.
Böyle bir eylemin ne kerte temizlik sayilabilecegini düsünmek de güç; meger ki sekilciligi, dînin aslî unsuru yapalim! Fakat Islâmci'lar, bunun da kurnazligini bulmuslardir: her ne kadar toprak ile temizlenmenin gerçek anlamda "temizlik" sayilamayacagini bilmekle beraber, önemli olan seyin "zahiren temizlik" degil fakat "batinen temizlik" (yâni "kalben temizlik") oldugunu söylerler11.
Fakat her ne olursa olsun Muhammed, teyemmüm'le ilgili yukardaki âyet'leri yerlestirmekle, Ayse'nin gerdanliginin bulunamamasindan dogma sorunlara çözüm sagladigi görünümü sayesinde rahatlamistir. Bu rahatlik içerisinde orduya hareket emri verir. Bunun üzerine Ayse deve'ye bindirilipte tam yola çikilacagi sirada görülür ki kaybolan gerdanlik deve'nin altinda durmaktadir12. Anlasilan o ki Tanri, Muhammed'i güç durumda birakacak bir mu'ziblikte bulunmustur. Bununla beraber hiçkimse kalkipta Muhammed'e: "Ey Muhammed! Gerdanlik deve'nin altindan çikti; haniya sen her gizli seyin Tanri tarafindan sana bildirildigini söylerdin! Neden Tanri'dan gerdanligin gizli bulundugu yeri ögrenemedin? " seklinde bir sey sormamistir. Sormak söyle dursun, fakat aksine herkes, olan bitenden memnun kalmistir; çünkü Tanri'nin "teyemmüm" âyet'leri göndererek kendilerini temizlik içinde tutucu bir yol gösterdigine inandirilmislardir. O kadar ki, Tanri'nin inâyetine Ayse sayesinde kavustuklarini sanarak, Ayse'ye hayir duâ etmisler ve söyle demislerdir: "(Ey Ayse!) Allah seni hayir ile mükâfatlandirsin. Va'llahi senin basina hoslanmadigin hiçbir is gelmez ki, Allahu Teâlâ onda senin için de, müslümanlar için de bir hayir bulunmasin" 13.
Kuskusuz ki bütün bunlar, Muhammed için yeni bir övgü vesilesiydi. Çünkü Ayse'nin gerdanliginin kaybolmasi sayesinde, müslümanlari, Tanri'dan indigini söyledigi vahiy'lerle hosnud kilmis ve biraz daha onlarin sevgi ve saygisini kazanmisti. Fakat pek muhtemelen bu basarisini, kaybolan gerdanliga borçlu oldugunu düsünerek, bilinç alti bir itisle Ayse'ye:"Senin gerdanliginin bereketi ne büyük imis!" 14 demekten kendini alamamistir. Daha baska bir deyimle Tanri'nin dahi, kaybolan gerdanlik yüzünden vahiy gönderme yolunu seçtigine, kendisi de inanmis gibidir!
Her gizli olan seyin Tanri tarafindan kendisine bildirildigini söyliyerek övünmenin Muhammed bakimindan her zaman yararli olmadigina verilecek daha pek çok örnek var. Bunlardan bir kaçini daha kisaca belirtelim:
Bir def'asinda Muhammed, Rumlarin büyük bir ordu ile saldiriya geçeceklerine dâir kehânette bulunur ve Tebûk seferi'ne çikar. Fakat bin bir zahmetle gittigi yerde görür ki, ortada ne Rum orudusu vardir ve ne de saldiri tehlikesi.
Yine bu Tebûk seferi sirasinda Muhammed'in Kasvâ adindaki devesi kaybolur. Bütün aramalara ragmen bulunmayinca etraftan söylentiler baslar: "Tuhaf sey! Muhammed, Peygamber oldugunu iddiâ eder, gökten haber verir. Halbuki devesinin nerede oldugunu bilmez!" diyenler olur. Kaynaklarin bildirmesine göre Muhammed, Tanri'nin kendisine her gizli seyi haber verdigini söyler ve adamlarina emreder: "... Allah bana bildirdi ki, kasvâ filân ve filân daglarin arasindaki vâdidedir. Hayvanin yulari bir agaca dolanarak orada kalmistir. Haydi gidiniz, onu bana getiriniz!" . Güyâ gidip deveyi oradan getirirler15. Dikkat ediniz bu sözlere: Muhammed'in Kasvâ adindaki devesinin yulari, daglar arasindaki bir vadi'de agaca dolaniyor, ve kimsenin bundan haberi bulunmuyor: tâ ki bir süre sonra farkedilene kadar! Evet ama üzerine bindigi deve'nin yulari agaca takilir da Muhamme'din bundan haberi olmaz mi? Yok eger deve'yi Muhammed'in adamlarindan biri sürüyor idiyse, deve onun elinden nasil kurtulurda yulari bir agaca takilmis olarak bulunur? Söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlar, seriât kaynaklarinin uydurmasindan baska bir sey degildir.
Bir baska örnek, Muhammed'i ölüme sürükleyen hastalikla ilgili olarak söyle: Baska kisilerin hastaliklarinin ne oldugunu kesfeder görünen ve çogu zaman tükürüklü üfürük yolu ile tedavi yollari tavsiye eden Muhammed, kendisini ölüme götürecek olan hastaliga yakalandiginda hastaligin ne oldugunu bilememistir. Hastaliginin "zatülcemb" oldugunu söylediklerinde: "Allah bana bu hastaligi vermez" demistir, ama bir türlü Tanri'dan hastaliginin mahiyetini ögrenememistir. Islâm kaynaklarindn ögrenmekteyiz ki hastaligi son derece siddetli ve iztirabli geçmistir; o kadar ki Ayse: "Hiç kimseyi Tanri elçisinin çektigi azaba benzer bir azab içerisinde görmedim" demekten kendini alamamistir. Hastaligi gidermek için kendisine ilâç verilmek istendiginde vegenmemis ve ilâç verdiler diye kadinlarini cezâlandirmistir. Ancak ne var ki ne türlu ilâç almak gerektigini bir türlü kesfedememistir. Hastaligi artinca Ümm-ü Seleme aglamaga baslamis, onu aglar görünce Muhammed kizmis ve: "Sus aglama, kâfirler aglar sadece" diyerek kadini azarlamistir. Ama vaktiyle kendi oglu Ibrahim'in ölümüne agladigini unutmustur 16.
Bu ve buna benzer örnekleri diger bölümlerde ya da yayinlarimizda ele aldigimiz için burada fazla durmayacagiz. Fakat söylemek istedigimiz sudur ki Muhammed, kurnaz usûllerle ögrendigi ve bildigi seyleri, Tanri tarafindan kendisine haber verilmis gibi gösterme san'atinda çok basarili olmustur. Bu basarisini Kur'ân'in Tekvîr Sûresi'ne koydugu su âyet'le saglama baglamak istemistir: "Peygamber, görülmeyenler hakkinda söylediklerinden ötürü töhmet altinda tutulamaz" (Diyânet çevirisi: K. 81 Tekvîr sûresi, âyet 24).
Söylemeye gerek yoktur ki bu âyet'i koymaktan maksat, gayib'dan haber verir göründügu zamanlar kendisine "sihirbaz", ya da "büyücü" denmesini önlemek ve sihirbazlari ve büyücüleri her söyledikleri seylerden dolayi töhmet altinda tutup susturabilmek içindir.
*
1 Diyânet Vakfi çevirisinde Tevbe 101.âyetiyle ilgili açiklamaya bakiniz.
2 Bu hadîs'ler için bkz. Arabî, Fûsus ûl-Hikem, (sh. 226); alinti için bkz. Öztürk, age. (sh. 14)
3 Alinti için bkz. Öztürk, age, (sh. 35)
4 Ibn Hisâm, El-Isabe, Zadü'l-Meâd, kaynaklari için bkz. Sahih-i... ( (Cilt X. sh. 315)
5 Güyâ Abdülmüttalib, Muhammed'in dogumunu ögrendiginde: "Benim bu torunumun gelecegi çok parlak olacaktir. O'nun süt devesi, bütün âileye yetip de artacak kadar süt vermeye baslamistir" demis ve derhal Kâ'be'ye kosarak duâ etmistir. ( Bkz. Öztürk, age, (sh. 38) Ama abdülmüttalib dahi Muhammed'in dogum tarihini bilmez.
6 Bu husus dahi tartismalidir. Bkz. Öztürk, age (sh. 36)
7 Ifk olayi ile ilgili olarak benim "Seriât'tan Kissa'lar I" adli kitabima bakiniz.
8 Bu gazâ'nin hicret'in 5ci yilinda oldugunu söyliyenler de vardir. Yine bunun gibi yukardaki olay'in Benü'l-Müstalik gazasi sirasinda oldugunu söyliyenler de vardir. Fakat Taberânî'nin Ayse'den rivâyetine göre bu olay Zâtü'r-Rikâ gazvesinde olmustur. Bkz. Sahih-i..., (Cilt II, sh. 242).
9 Bunun bazi degisik sekilleri de vardir; örnegin Hanefî'ler, sadece elin perdahlanmis bir tasa dokunmasini yeterli bulurlar. Teyemmüm'le ilgili olarak fikih kitaplarinda çok malzeme bulunmakta. Buharî'nin Sahih'inde "Kitab' al-tayammum" 'a bakiniz. Ayrica Islâm Ansiklopedisi'nde yer alan "Teyemmnüm" sözcügüne bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt II, sh. 1359, 1589)
10 Su bulunmadigi hallerde tas'a, mermer'e ya da ma'denî bir seye teyemmüm'ün câiz olup olmadigi tartismali olmakla beraber Imami Safiî'ye göre sadece elleri tasa sürmek yeterli degildir; aziçik da olsa ellere toprak bulasmalidir.
11 Elmalili H. Yazir, age (Cilt II, sh. 1360, 1589)
12 Buharî'nin Ayse'den rivâyetiyle ilgili hadîs'ler için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 241-244 Hadîs no. 222)
13 Buhârî'nin rivâyeti için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 244).
14 Ishak-i Büstî'nin yorumunda, Ibn-i Ebî Müleyke'nin rivâyeti için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 244).
15 Zadü'l-Meâd'tan naklen bkz. Sahih-i... (Cilt X, sh. 419; ayrica bkz. Cilt VII 1285 sayili hadîs)
16 Bu hususlar için bkz. Ibn-i Sa'd, age (1972) (Cilt II, sh. 258, 293-5)