Sinirsiz Sekilde Övünürken Böbürlenmedigini Söyler, böylece biraz daha çeliskili duruma düser:


Çesitli yayinlarimizda ve özellikle Kur'ân'in Elestirisi adli çalismamizda belirttigimiz gibi, Muhammed'in kendine özgü çelismeli bir konusma tarzi vardir ki, gerek Kur'ân olarak ve gerek Kur'ân olmayarak (yâni hadîs'ler, sünnet vs....) seklinde koydugu bütün hükümlerde kendisini belli eder. Övünmek üzere söyledigi sözlerde de durum budur, su bakimdan ki sinirsiz sekilde övünürken "Ben bununla böbürlenmem" diye eklemekten geri kalmamistir. Söylemeye gerek yoktur ki sinirsiz tarzda övünmenin, "böbürlenmekten" geri kalir bir yönü yoktur, ve örnegin bir kimse "Ben bütün insanlarin yücesiyim" dedikten sonra "Ben bununla böbürlenmem" der ise, çeliskiye düsmüs demektir. Ve iste Muhammed'in yaptigi da bu dogrultudadir. Gerçekten de Muhammed, bir yandan "Gözünüzü açin! Ben Allah'in sevgilisiyim..." diye övünürken, diger yandan ve hemen arkasindan "Ben bununla böbürlenmem" diye eklerdi;

Bir yandan: "Ben Kiyâmet gününde, Adem'den bana kadar gelmis bütün peygamberlerin altinda toplanacaklari Hamd sancagi (Livâu'l-Hamd)'nin sahibiyim..." diyerek bütün insanlara ve peygamberlere karsi üstünlügünü öne sürerken, hemen arkasindan "Ben bununla da böbürlenmem" diye devam ederdi.

Bir yandan:"Kiyâmet günü ilk sefaat edecek ve sefaati ilk kabul edilecek olan da benim...." diyerek övünürken, diger yandan ve hemen arkasindan: "Bununla da böbürlenmem" derdi.

Bir yandan: "Cennet'in kapisini ilk açacak olan benim..." diyerek büyük bir imtiyaza sahip olmakla övünürken, diger yandan ve hemen arkasindan: "Ben bununla da böbürlenmem" diye eklerdi.

Bir yandan: "Açilan cennet kapisindan, yaninda mü'minlerin fakirleri oldugu halde, ilk girecek olan da benim..." diyerek kendisini fakirlerin tek ve yegâne koruyucusu olarak gösterirken, diger yandan ve hemen arkasindan: "Bununla da böbürlenmem" diyerek alçak gönüllü imis gibi görünmek isterdi.

Bir yandan: "Allah nezdinde, gelmis ve gelecek olan insanlarin en sereflisi, en yücesi benim..." diyerek kendisini ölçüsüz sekilde yüceltirken, diger yandan ve hemen arkasindan: "Ben bununla da böbürlenmem" diyerek söyledikleriyle âdeta çeliskiye düser.

Bir yandan: "Ben resûllerin önderiyim..." diyerek, gelmis geçmis bütün peygamberlerin rehberi, yol göstericisi imis gibi görünürken, diger yandan ve hemen arkasindan: "... ama (ben) bununla böbürlenmem." diye ekliyerek, hani sanki "böbürlenme" sözcügüne yep yeni bir anlam vermek ister.

Bir yandan: "Ben nebî'lerin kemâlini simgeleyen son nebîyim..." diyerek kendisinden önceki bütün peygamberlerin olgunluk zirvesine erismis niteliklerini temsil ettigini bildirirken, diger yandan ve hemen arkasindan: "...ama bununla da böbürlenmem" diyerek karsisindakileri yeni bir saskinliga sürükler. Görülüyor ki Muhammed için, sinirsiz sekilde övünürken "böbürlenmiyorum" demek zor bir sey degildir. Ve ne ilginçtir ki bu sekilde övünürken, övünme'nin "kötü" ve "alçak gönüllügün" (tevâzu'un) yücelik oldugunu anlatmak için: "Tevâzu insan'a ancak yücelik getirir. Tevâzu ediniz ki, Allahü Teâlâ da size rahmet etsin" . Pek muhtemelen "övünmeyi" kendisi için "Tanrisal bir hak", ve "tevâzu"u da kul'lar için bir görev bilmistir. Nitekim: "Kul tevâzu edince, Allahü Teâlâ onu yedi kat göklere kadar yükseltir" derdi 1.

Seriâtçilar onun bu tür çelismeli konusmalarini "çelismesiz" imis gibi göstermek üzere bir takim kurnazliklara basvururlar; derler ki Muhammed'in hem "kul" ve hem de "peygamber" olmak üzere iki ayri "vasfi" vardir. Kendini tanimlayan konusmalarinda o, bazan bu vasiflarindan ikisine birden, bazan da sadece birine açiklik getirir. Kul "vasfina" bürünmüs olarak hareket ettiginde alçak gönüllüdür; ama peygamberlik "vasfini" anlatirken kendini yüceltir 2 .

Hemen belirtelim ki Muhammed, kendisini "kul" seklinde tanimlarken bile "alçak gönüllülügü" seçmis degildir. Su bakimdan ki "Kul" sözcügünü kendisi için kullanmasinin iki nedeni vardir. Bu nedenlerden biri, kendisini kul imis gibi gösterip, kul'luk durumunu baskalarina kolaylikla kabul ettirebilmektir. Ikinci neden ise, kul'luk durumunu kabul ettirdigi insanlari Tanri'ya boyun egdirtirken, Tanri'nin "en sevgili" elçisi olarak, ayni zamanda kendisine taptirmak, boyun egdirtmektir. Bunu saglayabilmek için Tanri'yi bile kendisine "salevât" getirir sekilde tanimlamis ve, bir çok vesilelerle tekrarladigimiz gibi, Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de Ona (Muhammed'e) salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin" (K. 33 Ahzâb sûresi, âyet 56).

Bunu biraz daha pekistirmek üzere de mü'minlerin, Tanri'yi ve peygamberini incitmemeleri için su âyet'i eklemistir: "Allah ve Resûlünü incitenlere Allah, dünyâda ve ahirette lânet etmis ve onlar için horlayici bir azab hazirlamistir" (Bkz. Ahzab sûresi, âyet 57)

Söylemeye gerek yoktur ki düsünme gücünden yoksun birakilmis halklari itaatkâr kilabilmek ve boyunduruk altinda tutabilmek için övünme siyâsetine dayali bu tarz açiklamalarin etkenligi büyüktur. Fakat biraz olsun aklini kullanma aliskanligina sahip kimseleri ve toplumlari bu tür övünmelerle kazanmak mümkün degildir. Akilci egitimden geçmis kimseler, kuskusuz ki yukardakine benzer övünmeler çocuksu bulup gülüp geçeceklerdir.

*

Bütün bu yukarda belirttiklerimizden anlasilan o'dur ki Muhammed, bütün bu övünmeleriyle kendisini Tanrisal kerteye getirmis ve, müslümanlar bakimindan Tanri'ya oranla daha da mutlak sekilde izlenilmek gereken bir güç temsil etmistir. Gerçekten de Islâmî anlayisa göre, her ne kadar Kur'ân'a uymak demek Tanri'ya itaat demek sayilirsa da Muhammed örnegini izlemek bundan daha önemli bir zorunluk sayilmistir. Çünkü çesitli vesilelerle belirttigimiz gibi Muhammed kendisini, Tanri'nin dahi melekleriyle birlikte salavât getirdigi bir kimse olarak tanimlamis (örnegin bkz. Ahzab sûresi, âyet 56) ve bu dogrultuda olmak üzere daha nice hükümler koymustur. Bundan dolayidir ki Islâm tarihi boyunca gerek iktidar sahipleri ve gerek halktan kisiler için Muhammed'in yaptigini yapmak, onun emirlerine uymak mutlak bir zorunluk teskil etmistir. O kadar ki bazan Kur'ân'a aykiri olsa da, Muhammed'in tutum ve davranislarini benimsemek gibi bir yol seçmislerdir. Nice örnek'ten birini vermek gerekirse halife'lerden bazilarinin dört'ten fazla kadinla evlenme yasagina aldiris etmeyip Muhammed örnegini izlemis olmalari, tarihî bir gerçek olmak üzere, karsimizdadir. Bilindigi gibi Kur'ân'da: "Hosunuza giden... kadinlarla iki, üç, dörde kadar evlenebilirsiniz..." (Nisâ sûresi, âyet 3) diye yazilidir. Bununla çok karili evlilik uygulamasina sinir çizilmek istenmis ve müslüman erkeginin dört'ten fazla kadin almasi önlenmistir. Ancak ne var ki Muhammed, kendisini bu sinirlamanin disinda tutmus ve bu sayede dört'ten fazla kadinla ayni zamanda evli kalabilmistir (ayni zamanda on bir kadinla evli buldugu haller olmustur). Ve iste Muhammed'i kendilerine "ideal" örnek bilen bazi halifeler, Kur'ân'daki yasaga aldiris etmiyerek dört'ten fazla kadinlarla ayni zamanda evli kalabilmislerdir. Örnegin 15. yüzyilda Hindistan'da Hind/Türk Devleti'nin (ki Mogul Imparatorlugu diye de bilinir) kurucusu Babur' un Babur-Nâme 3 adli yapitindan ögrenmekteyiz ki Ömer Sayh Mirza (ki Babur'un babasi olur) , ve Ahmed Mirza ve Mahmud Mirza ve Huseyin Mirza gibi hükümdarlar, dört'ten fazla kadinlarla ayni zamanda evli kalmislardir. Resmen evli bulunduklari bu kadinlardan gayri sayisiz cariyelere de sahib olmuslardir. Bunlar arasinda kendi yakinlarinin kizlariyle evlenenler de vardir ki, bu bakimdan da Kur'ân'a aykiri, fakat Muhammed'in kendinden verdigi örnege uygun davranmis sayilirlar. Örnegin Mahmud Mirza (1453-1495) bes kadinla evlenmistir ve bunlardan biri kendi kardesinin kizi'dir. Nasil ki vaktiyle Muhammed, eski Arap geleneklerine göre kendisinin oglu sayilan "ogullugu" Zeyd'in esi Zeyneb'e asik olup, Tanri'dan geldigini söyledigi vahy geregince onunla evlendi ise, Mahmud Mirza da kardesinin kiziyla evlenmekte sakinca bulmamistir! Kardes kizi ile evlenmenin, sembolik bakimdan ogullugun esi ile evlenmekten farki pek olmasa gerektir. Su bakimdan ki eski Arap gelemeklerine göre "ogul" edinilen kimse, ogul edinen kisinin gerçek oglu sayilirdi. Ogul'luk, tipki gerçek ogul gibi miras hakkina sahipti. Ogul edinen kisi için ogullugunun karisi ile evlenmek yasak idi. Ve iste bu gelenek geregincedir ki Muhammed, Zeyd'i ogul edindikten sonra onun adini Zeyd Ibn-i Muhammed (Muhammed'in oglu Zeyd) olarak degistirmisti 4. Fakat bu evliligin halk indinde olumsuz etki yaratacigini anladigi için, Arap gelenegini degistirmek üzere Kur'ân'a, ogulluk'larin gerçek "ogul" sayilmayacaklarina, ve onlarin eslerinin (bosanmis olmak sariyle) ogul edinenler tarafindan nikah edilebilecegine dâir âyet'ler koymustur (Örnegin bkz. Ahzâb sûresi, âyet 37-40). Yine tekrar edelim ki Mahmud Mirza gibi hükümdarlarin, kardes kiziyla evlenebilmelerinde, Muhammed'in yukardaki tutumunun etkisi çoktur. Sadece bu konuda degil fakat diger konularda da (örnegin ahidleri bozma, ya da hasmi ortadan yok kilma, vs...) Muhammed'i izleme geleneginin agir bastigini söylemek mümkündür.

1 Bu hadîs'ler için bkz. Gazalî, age (Cilt III, sh. 732-3)

2 Muhammed'in bu sekildeki övünmeleriyle ilgili sözler, dokuzuncu yüzyilin hadis arastirmacilarindan Semerkandli Abû Muhammed Abd Allah b. Abd al-Rahmân'in (Hicrî 181-255/ Milâdî 797-869) al-Musnad'indan alinma olarak seriâtçilarimizin yorumlarina malzeme isini görür. Fakat seriât egitimiyle yetismis olan bu kisiler, seriât'in çeliskileriyle beslendikleri için, sinirsiz övünmelerin böbürlenmek demek oldugunu bilmezlikten gelirler, Örnegin seriâti pembe gözle göstermeye çalisan ve çagdas zihniyete sahip imis gibi görünmeye çalisan Ilâhiyatçilar, Muhammed'in övünmelerini "böbürlenme" degilmis gibi göstermek üzere yukardaki mantiga siginirlar. Bunlardan bir örnek olmak üzere bkz. Öztürk, age (sh. 121-3)

3 Babur-Nâme'nin A. S. Beveridge tarafindan yapilmis Ingilizce cevirisi için bkz. The Babur-Name in English (Memoires of babur), (Transl. from the original Turki text by A. S. Beveridge; London 1922; 2 voumes. Yukardaki hususlar için Bkz, Vol. I, sh. 24, 36-7, 267). Bu konuda ayrica bkz. R. M. Caldecott, The Life of Baber (London 1844, sh. 264)

4 Bu konuda Seriât ve Kadin adli kitabima bakiniz.