Islâm Dünyâ'si Muhammed'i, Onun Kendi Tanimina Göre Degerlendirip Yüceltir.
Muhammed'in Kur'ân'a koydugu âyet'lerin, ve "Kur'ân olmiyarak" olusturdugu hükümlerin1 pek çogu, onun kendi kendisini tanimlamasiyle, ve daha dogrusu yüceltmesiyle ilgilidir. Yukariya aldigimiz örnekler, sayisiz denecek kadar çok bu tür hükümlerden sadece bir demet'tir. Ilerdeki sayfalarda bu demet'lerden digerlerini sergileyecegiz, ve görecegiz ki Islâm dünyasi Muhammed'i, hep bu tür verilere göre degerlendirmis ve sinirsiz sekilde yüceltmistir.
Gerçekten de Islâm dünyâsi'nin, 1400 yil boyunca sapli bulundugu inanis su olmustur ki Muhammed, Tanri'nin nûr'unu yansitan bir varliktir. Güyâ Tanri, Muhammed'in nûr'undan cennet'leri, melek'leri ve dünyâ'lari yaratmistir. Güyâ melek'ler, Muhammed'in anasi Amine'ye, yari uykuda bulundugu bir sirada görünüp, dünyâ'nin en büyük "Resûlü"ne" hamile oldugu haberini ulastirmislardir. Güyâ o tarihten itibaren Amine dünyâ'ya peygamberlerin en sonuncusunu doguracagina dâir gökten sesler duyar olmustur. Güyâ onu dogurdugu zaman kendisinden bir nûr'un ayrildigini ve Busra kösklerinin bu nûr'la aydinlandigini görmüstür. Güyâ Tanri Muhammed'i, yeryüzündeki insanlarin en "yüce'si", en "sereflisi" ve "mahser" halki'nin "efendisi" olarak yaratmis ve her türlü kötülüklerden uzak kilip iyilikler içerisinde yogurmustur. Güyâ Tanri ona "ulu'luk" ve "yüce'lik" anlamlarina gelen ad'lari uygun bulmustur, ki bu ad'lar arasinda "Muhammed" (yâni çok "hamd ve sena olunmus" kimse), "Ahmed" (yâni "Herkesten çok övülen kimse"), "Mâhi" (yâni "sinirsiz sekilde güçlü" kimse), "Akib" (yâni "en son gelen") gibi olanlari ve daha niceleri vardir. Güyâ Tanri Muhammed'i "fahr-ül-üdeba, fahr-ül-vüzera" (kendisiyle her bakimdan övunülecek kimse) olarak yaratmistir. Bütün bunlardan gayri bir de güyâ Tanri, tüm melekleriyle birlikte Muhammed'e salâvat getirdigini bildirmis, kul'larina da ayni sekilde salâvat getirmelerini emretmistir. Ilerdeki sayfalarda belirtecegimiz gibi, "salât"in çogulu olan "salâvat" sözcügü "namaz'lar" ve ve özellikle "Sallâllahü aleyhi ve selem" seklinde "duâ okumak" anlamina geldigine göre, Tanri'nin dahi böylesine över oldugu kisi durumunda kilinan Muhammed'in Müslüman inanislarindaki yerini saptamak güç olmasa gerek!
Yine ayni Islâmî inanisa göre Muhammed, güyâ Adem "peygamber"den on dört bin yil önce, ya da baska bir rivâyete göre 6570 yil sonra dogmustur! Güyâ Tanri onu ilk "nûr" olmak üzere yaratmistir. Güyâ o Tanri'ya teslim olanlarin en önünde, en birincisi olandir. Güyâ o, gelmis geçmis bütün peygamberler lehine sahitlikte bulunacaktir. Güyâ Muhammed, "peygamberlik" görevine basladiktan sonra ay'i ikiye bölmek gibi mucîzeler yaninda agaçlari yürütmüs, ellerinin parmaklari arasindan sular fiskirtmis, göklerden yagmurlar yagdirtmis, az miktar yemegi bereketlendirip bin kisiyi besleyecek hâle getirmistir. Güyâ Medine mescidinde, halka hitap etmek üzere çiktigi hurma kütügünden yapilmis minberin hüngür hüngür aglamaya, çatlayincaya kadar feryad'a, oküz gibi bögürmeye baslamasi üzerine onu kucaklamis ve ona: "Ey kütük, istersen seni eskiden bittigin yere götürüp dikeyim de cennet irmaklarindan kana kana iç, meyva ver ve meyvani Allah'in sevgili kullari yesin" demis ve bunun üzerine hurma kütügü, tipki susturulan bir çocuk gibi, iniltilerini kesmistir. Güyâ Muhammed, kendisini öldürmek için verilen zehir gibi seylerden etkilenmemistir. Güyâ kuslar onu yalanlara karsi korumus, yeni dogan çocuklar onu görünce konusmuslardir. Güyâ vücudunun teri her kese sifa olmustur. Güyâ ayaklarini yikadigi ve içine tükürdügü su "kutsal", ve agzindan ya da burnundan çikan sümük ve balgam "temiz" ve "hos" oldugu için taraftarlari bu sudan içip onun tükrügünü, sümügünü ve balgamini yüzlerine, gögüslerine, derilerine sürmeyi mutluluk saymislardir. Güyâ abdest alip içine tükürdügü su ile hastalar iyilesmistir. Güyâ bulutlar onu her yerde takip edip gölgelikler yaratmistir. Güyâ "sabâ" rüzgari baskalari için "azab" iken Muhammed için güçlendirici nitelik tasimistir. Güyâ karanlikta her seyi gören ve uykuda her seyi isiten, yeryüzünün bütün dillerini bilip konusan o olmustur. Güyâ Tanri kendisine kirk erkege bedel cinsel güç sagladigi için sehvet bollugu içerisinde her gün sabah ve aksam bir düzineye yakin kadinlarini dolasip onlarla cinsî münasebette bulunmustur. Guyâ Tanri, bazi peygamberleri, diger bazi peygamberlere üstün kilmis ve Muhammed'i "adi ve nitelikleri" ile bütün peygamberlere üstün yapmistir; ve bu nedenle o, Tanri'nin en son peygamberi olup, gelmis geçmis peygamberlerin en yücesi sayilmistir. Güyâ diger peygamberler kendi ümmet'lerine gönderildikleri halde o, bütün ümmet'lere, tüm insanliga gönderilmistir. Güyâ Kiyâmet günü insanlar onun önünde "hasredileceklerdir" (toplanacaklardir) ve Tanri, sadece onun sefaat ettigi kimseleri Cennet'e alacaktir; yâni insanlari Cennet'e sokmak hususunda sefaat'da bulunma hakki, bütün peygamberler içerisinde, sadece Muhammed'e taninmistir. Güyâ diger peygamberlerden farkli olmak ve sirf ona özgü olmak üzere Muhammed'in gögsü Tanri tarafindan açtirilarak içine peygamberlik mührü vurulmusmustur. Güyâ korku salmak hususunda o, diger peygamberlerden üstün kilinmistir. Güyâ çete saldirilari ve savaslar yaparak ve talan yoluyla ganimet edinme imtiyazi, Tanri tarafindan sadece Muhammed'e helâl kilinmis, diger peygamberlere böyle bir hak taninmamistir. Güyâ Tanri, savas yolu ile ele geçirilen ganimet mallarinin beste birinin, kendisiyle birlikte Muhammed'e pay olarak ayrilmasini uygun bulmustur. Güyâ Muhammed'i rü'yâ'sinda görenler, Tanri'yi görmüs olacaklardir. Güyâ Muhammed'e bas egerek ellerini verenler, tipki Tanri'ya bas egip el vermis gibi sayilacaklardir. Güyâ onu övüp yüceltenler, bütün günahlardan siyrilip Cennet'e dahil olacaklardir. Güyâ onu kendi nefislerinden fazla sevip yüceltmeyenler îman sahibi olarak kabul olunmayacak, müslüman sayilmayacak, ve dolayisiyle Cennet nîmetlerine ulasamayacaklardir. Güyâ insanlar, kabirlerinde iken sinava çekilecekler ve sinav sirasinda Muhammed'i yüceltecek olurlarsa rahata kavusacaklardir. Güyâ bütün peygamberler içerisinde günahlari afv'edilen sadece o'dur. Güyâ hiçbir peygamber ondan önce Cennet'e alinmamistir. Güyâ ölümünden önce Cehennem atesi'nin geçici olarak söndürülecegi ve Cennet'teki hürî'lerin biraz daha güzellestirilicekleri kendisine haber olarak bildirilmistir. Güyâ Tanri Muhammed'e, ölümünden önce, daha fazla yasamak ve dünyâ nîmetlerinden yaralanmak, ya da ölümü kabul ederek bir an önce âhiret nîmetlerine (yâni Cennet'lere) kavusmak hususunda seçim hakkini vermis, ve o da ahireti seçmistir. Güyâ öldükten sonra kabre konuldugunda, cesedi çürümeyen sadece o olmustur. Güyâ gökyüzünde ona, diger müslümanlardan ayri olarak, muhtesem "Süheda" sarayi tahsis olunmustur. Güyâ erkek çocugu olamadigi için Tanri ona, en büyük teselli mükâfati olmak üzere, "Kevser"i vermistir ve "Kevser" Cennet'te, iki yaninda inci'den kaplar bulunan bir irmak, ya da suyu bal'dan daha tatli, süt'ten daha beyaz, kar'dan daha soguk ve iki yaninda gümüsten kaplar olan ve suyundan içenlere artik bir daha susuzluk duyurtmayan bir nehir'dir!
Muhammed'i sinirsiz sekilde yüceltici niteliklerle tanimlayan bu yukardaki listeyi uzatmak mümkün, fakat gereksiz. Anlatmak istedigimiz sudur ki, bin dörtyüz yil boyunca Islâm kaynaklarinin ve yazarlarinin tümü, müslüman kisi'nin beynini, Muhammed'in yüceligi konusundaki bu tür inanislar içerisinde yogurmuslardir. Bu nedenledir ki müslümanlar, Muhammed'i "Tanri" ve "Melek'ler" ve "Cin'ler ve "insan'lar" tarafindan övülmeye, yüceltilmege layik saymislar, ve onu, karakteriyle, güçlülügüyle, tutum ve davranislariyle ve her yönü ile âdeta Tanri kertesinde, ya da Tanri'ya es degerde, ve hattâ Tanri'dan da üstün tutmuslardir. O kadar ki müslüman kisi, pek nâdiren de olsa, Tanri'ya baskaldirir gibi davranabildigi, ya da isyankâr olabildigi, ya da yer yüzü mutsuzluklarindan dolayi O'nu sorumlu kilabildigi hâlde, bu tür bir cesareti Muhammed'e karsi gösterememistir. Nice örnekten sadece bir kaçini sergileyelim:
XIII/XIVcü yüzyil'in tasavvuf sairlerinden Yunus Emre, her ne kadar Tanri'ya "Tanri aski" yoluyla ulasmak istermis gibi görünmekle beraber, zaman zaman Tanri'nin adâletinden süphe ederecesine söyle konusmustur:
"Ben bana zulm eyledim, ettim günah
Neyledim nettim sana ey Padisah,
Kil gibi köprü gerersin geç diye
Gel seni duzagimdan seç diye,
Ya düser ya dayanir ya uçar.
Kil gibi köprüden adem mi geçer,
Kullarin köprü yaparlar hayr için,
Hayr budur kim geçerler seyriçin..."
Görüldügü gibi Yunus Emre, pek muhtemelen Kur'ân'in çesitli sûrelerinde yer alan: "Allah kimi dogru yola iletmek isterse onun kalbini Islâm'a açar, kimi de saptirmak (kâfir yapmak) isterse ... kalbini iyice daraltir..." seklindeki âyet'lerin (örnegin, En'âm sûresi, âyet 125), "kâfir"lerin Cehennemi boyulayacaklarina dâir âyet'lerle uyusmaz oldugunu ve dolayisiyle Tanri'nin adâlet duygularini rencide eder sekilde davrandigini anlatmak istemistir. Ancak ne var ki Tanri'nin adâletinden süphe eden bu ayni Yunus Emre, buna benzer bir süphe'yi Muhammed hakkinda asla beslemez. Aksine Muhammed için sunlari söyler:
"Hor bakma sen topraga, toprakta neler yatur
Kani bunca evliya, yüzbin peygamber yatur,
Ol Allah'in Habibi, dertlilerin tabibi
Enbiyalar serveri Resul Muhammed yatur..."
Dikkat edilecegi gibi Yunus Emre için Muhammed, "dertlilerin tabibi", yâni dünyâ nîmetlerinden nasibini alamamis zavallilarin, fakirlerin vs... devacisi olup, gelmis geçmis bütun peygamberlerin "serveri'dir" (en yücesidir)!
Simdi geliniz alti yüzlük bir siçrama yapalim, ve yirminci yüzyil Türk siiri'nin ünlü sair'lerinden biri sayilan Mehmet Akif gibi kökten dinciligiyle taninmis bir kimsenin, Tanri'ya çatar nitelikteki su misralarini okuyalim:
"Ilâhî! En asil akvami 2 alçartirsin istersen,
Dilersen en zelil eshasa izzetler verirsin Sen,
Bu haybetler 3, bu husranlar bütün Senden, bütün Senden, Nasil tâ Arsa yükselmez ki me'yusâne bir siven,
Ne yerler dinliyor, Yârab, ne gökler, ruhum inlerken" 4
Dikkat ediniz bu satirlara: "Ilâhî! En asil akvami alçartirsin istersen, Dilersen en zelil eshasa izzetler verirsin Sen" (yâni "Ey Tanri! Sen en dilersen en soylu toplumu alçartirsin, en asagilik en rezil insanlara da güç kudret sayginlik verirsin) derken sairimiz, Tanri'yi keyfîliklerle, adâletsizliklerle suçlamakta! "Bu haybet'ler, bu husranlar bütün Senden, bütün senden" (Yâni "Bu yoksulluklar, bu sapikkanliklar hep senden") derken Tanri'yi kötülüklerin kaynagi seklinde tanimlamakta. Ve "Ne yerler dinliyor, yârab, ne gökler, ruhum inlerken" diye içini bosaltirken, Tanri'yi, hani sanki kul'larinin sefalet ve üzüntülerine kulak asmamakla, onlarin iniltileri karsisinda "duygusuz" davranmakla damgalamakta! Hemen belirtelim ki Tanri'ya karsi bu sekilde çatarca'sina konusabilen Mehmet Akif, buna benzer sözleri Muhammed hakkinda söylemeyi asla aklindan geçirmemistir.
Yine bunun gibi Türk halk edebiyati'nda Tanri'ya çatan, ya da hattâ Tanri'ya baskaldiran nice siirlere rastlanir. 13cü yüzyilin Yunus Emre'lerinden5, 16ci yüzil'in Azmi'lerine, 17ci yüzyilin Muhittin Abdal'larina, Behlül Dânâ'larina, ya da 19/20ci yüzyil'in Asik Veysel'lerine, Hicranî'lerine, ve günümüzün Ismail Ipek'lerine varincaya kadar sayisiz denecek kadar çok sair'ler, biçimsel din anlayisina karsi cephe alirlarken Tanri'yi hedef edinmislerdir. Bunlardan bir iki örnek olmak üzere, geliniz Kaygusuz Abdal'in su satirlarini okuyalim:
"Er, atasiyle anilir,
Filan oglu filan deyü
Anan yoktur, baban yoktur,
Sen benzersin ....e Tanri
Kildan köprü yaratmissin
Gelsin kulum geçsin deyü,
Hele biz söyle duralim,
Yigit isen geç a Tanri!
Garip kulun yaratmissin
Derde mihnete katmissin
Onu âleme atmissin
Sen çikmisin uca Tanri
Kaygusuz Abdal yaradan
Gel içegör su curadan
Kaldir perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanri 6.
*
16ci yüzyildan Behlül Dânâ'nin, Tanri'ya serzeniste bulunan sesi söyle:
"Adem'i balçiktan yogurdun yaptin
Yapip da neylersin, bundan sana ne
Halk ettin insani saldin cihana
Salip de neylersin bundan sana ne!
Bakkal misin teraziyi neylersin
Isin gücün yoktur gönül eglersin
Kulun günahini tartip neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne" 7
*
Yine 16ci yüzyildan Azmi'nin sesleniside söyle:
"Bir iken bin ettin kendi adini
Görmedim sen gibi is ustadini
Yesertirsin kurutursun odunu
Sen bahçivan misin ormanci misin?" 8
*
19/20ci yüzyil'in isyankar sairlerinden Tomarzali Ali Kirbiyik söyle haykiriyor Tanri'ya:
"Ey çömlekçi yapip yapip
Sonra yere çalmaz misin
Kâinati bütün kirip
Sen yalniz kalmaz misin?
Ne erkeksin ne disi
Yoktur yaninin yoldasi
Kimseye danisman isi
Sonra pisman olmaz misin?
Nedir derdin be hey Tanri
Beni yere çalmaz misin
Simdi benim ziyanimi
Sen iâde kilmaz misin?
.................................
Ne farzin lâzim ne sûnnet
Ne cehennem ne de cennet
Bir can için etmem minnet
Verdigini almaz misin?
Cennetlerin harapo olsun
Kevserlerin sarap olsun
Kirkbiyik'in türap olsun
Defterinden silmez misin" 9
*
20ci yüzyil'in bagrindan seslenen Hicrani'nin Tanri'dan yakinmasi söyle:
"Tanri demis Cehennem var
Cehennem'den korkar miyim
Hey gidi saf müslümanlar
Cehennem'den korkar miyim?
............................................
Bu dünya'nin her seyi bos
Hanci sarhos, yolcu sarhos
Hak'tan gelen ne olsa bos
Cehennem'den korkar miyim?
Hicrani der, yanacak nem
Bastanbasa yanmisim hem
Bendedir Cennet Cehennem
Cehennem'den korkar miyim?" 10
*
Günümüzün halk sair'lerinden Ismail Ipek (1942 dogumlu), biraz daha sertlesen bir sesle söyle konusuyor:
"Varayim gideyim su ahirete
Bir daha dünyaya gelmemek için
Neden yaratmistir beni yaradan
Bir ömür boyu gülmemek için
Utan da bak yasanan su halime
Kismet vermen yarattigin kuluna
Yigit isen gel de yasa benimle
Kaderden açliktan ölmemek için
Sende ne merhamet ne de var vicdan
Sana sesleniyom sana yaradan
Fakirlere arsa ayir oradan
Bir daha topraksiz kalmamak için" 11
Dikkat edilecegi gibi sair Ismail Ipek, "Utan da bak su halime" ya da "Sende ne merhamet ne de var vicdan" derken sözünü sakinmamakta. Pek muhtemelen Tanri'nin kendisini Cennet'e sokamamazlik edemeyecegini, ve çünkü nasil olsa Muhammed'in sefaatiyle Cennet'e girebilecegini sanmakta!
Hemen ekleyelim ki, bin dört yüz yillik Islâm tarihi boyunca Tanri'ya, bu yukarda verdigimiz örnekler dogrultusunda çatan, ya da baskaldiranlar içerisinde, Muhammed'e karsi ayni seyi yapma cesaretini kendinde bulan pek çikmamistir. Denebilir ki müslüman kisiler için Muhammed'in kisiligi, Tanri'nin da üstünde bir kutsallik, ve dokunulmazlik tasir olmustur. O kadar ki hiç kimse "Resûlu'llâh Salla'llâhu aleyhi ve sellem" 12 seklindeki sözleri eklemeden Muhammed'in adini telaffuz edememistir. Çünkü, bu sekilde anilmayi, bizzat Muhammed kendisi emretmis, Tanri'nin dahi Meleklerle birlikte kendisine salevat getirdigini bildirmistir. Denilebilir ki Muhammed'i asiri sekilde yücelmek, ve onun adini kutsal niteliklerle telaffuz etmek, basta Arap'lar olmak üzere bütün Müslümanlar için dinsel bir gereksinim olmustur. Hele biz Türk'ler, onu yüceltmek hususunda Arap'lardan ve diger Müslümanlardan da ileri gitmisizdir. Hem de öylesine ki, onun Türk irkini küçültücü, ve Türk'ün ata'larini lânetleyeyici sözlerini dahi basimiza taç etmisizdir. Konuyu diger yayinlarimizda (ve özellikle "Arap Milliyetçiligi ve Türk'ler" adli kitabimizda) açiklamis olmakla beraber burada kisaca animsatalim ki Muhammed, kendi kavmini, yâni Arap irkini "El Arabu-l Arba" (yâni "asîl ve serefli kavim") olarak, ve Acem'leri (Iran'lilari) Arap'lardan sonra en degerli millet seklinde tanimlarken, her ne hikmetse Türk'leri "Kiyâmet alâmeti" olarak insanliga felâket saçici bir irk seklinde göstermis ve Kur'ân'a koydugu âyet'lerle "Ye'cüc-Me'cüc" adiyle belirlemistir (Bkz. Kehf sûresi, âyet 86-89; Enbiyâ sûresi, âyet 96). Bu âyet'leri kendisine dayanak edinerek Türk'leri tiksinti verici tipte insanlar seklinde göstermis ve Müslümanlari Türk'lerle vurusup öldürüsmeye çagirmistir. Buharî ve Müslim gibi en saglam Islâm kaynaklarinda yer alan verilere göre Muhammed söyle demistir: "... Siz (Müslümanlar), küçük gözlü, basik burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmis olan Türklerle öldürüsmedikçe kiyâmet kopmaz" 13. Ve iste Muhammed'in Türk'e ölüm saçan bu tür sözleri, hani sanki bizim insanlarimizi âdeta sihirlemis ve Muhammed'e karsi hayranlik duygularina sürüklemistir. O kadar ki en ünlü yazarlarimiz bile Muhammed'in Türk'ü "Ye'cüc-Me-cüc" seklindeki tanimlayan sözlerini, kendi mensup bulunduklari Türk toplumunu hakâret edilmege, ezilmege lâyik kilmak için kendilerine "malzeme" edinmislerdir. Nice örneklerden biri olarak Kanunî Sultan Süleyman döneminde Divan-i Hümayun katipligi yapan Hafiz Hamdi Çelebi'nin padisaha sundugu siir'den su satirlari okuyalim:
"Padisahim... Türk'ü öldür, baban olsa da,
O iyilik madeni, yüce peygamber:
-Türk'ü öldürünüz, kani helâldir- demistir..."
Görülüyor ki Hafiz Hamdi Çelebi efendi, Muhammed'in Türk'e ölüm saçan sözlerini, onu "Yüce Peygamber" olarak anmak için vesile edinmistir. Daha sonraki dönemlerde buna benzer örnekler çok14.
*
Fakat her ne olursa olsun su muhakkak ki, Muhammed'i yüceltici nitelikte olmak üzere 1400 yil boyunca sürüp gelen inanislari ilk kez olusturan bizzat Muhammed'tir. Bunun böyle oldugunu, ilerdeki sayfalarda kaynaklara dayali olarak belirtecegiz ve görecegiz ki Muhammed'i öven ve yücelten sözlerin büyük bir çogunlugu, aslinda Muhammed'in kendi agzindan çikma seylerdir. Her ne kadar Kur'ân'a, övülmenin sadece Allah için olduguna dâir âyet'ler (örnegin Ankebût sûresi, âyet 6315) koymak yaninda, övünme'nin iyi bir sey olmadigini söyliyerek, "kendini begenmis, övünüp duran" kimselerden Tanri'nin hiç hoslanmadigini bildirmis ise de (örnegin, Lokman sûresi, âyet 18)16, her zaman için kendisini bu kuralin disinda tutmustur.
Yine her ne kadar ilk baslarda, yâni henüz güçsüz durumda bulundugu Mekke döneminde, övünmeyi ve övülmeyi sevmezmis gibi görünmekle beraber, sinirsiz sekilde övünmekten geri kalmamistir. Hemen ekleyelim ki kendini övmek ve baskalarina övdürtmek hususundaki asiriliklara, asil güçlendikten sonra yönelmistir. Giderek güçlendikçe, kendi kendisini sinirsiz sekilde övmek yaninda, bir de Tanri'ya ve ayni zamanda Tanri'nin kul'larina da övdürtmek gibi bir hevese kapilmistir. Övünme hirsi ve hevesi onda, askerî ve siyâsî güçlenme ile orantili olarak öylesine sinirsiz bir nitelik tasimistir ki, kendisini Tanrisal kertede görmüs ve Tanri'yi dahi kendisine "salâvat" getirir durumda kilmistir. Örnegin henüz güçsüz bulundugu dönemde, Tanri'yi övüp "tesbih" etmek 17 üzere Kur'ân'a: "Ey Muhammed... Rabbini günesin dogmasindan önce ve batisindan önce överek tesbih et... geceleyin ve secdelerin ardindan O'nu tesbih et..." (K. 50 Kâf sûresi, âyet 39-40) seklinde âyet'ler koyarken, güçlendikten sonra bu ayni Tanri'yi, asiri sekilde kendisine övgüler yagdiran, hattâ bununla kalmayip salavât getiren bir Tanri durumunda tanitmistir. Örnegin Ahzâb sûresi'ne koydugu âyet'le Tanri'yi su sekilde konusurmus gibi gösterirken yaptigi, kuskusuz ki budur: "Süphe yok ki Allah ve melekleri, salevet getirir(ler) Peygamber (Muhammed)'e; ey inananlar siz de ona salevet getirin; tam teslim olarak da selâm verin" (K. 33 Ahzâb sûresi, âyet 56)18. Ilerdeki bolumlerde bu hususlari ayrintilariyle görecegiz.
1 Ki bunlar "hadîs" seklindeki hükümlerdir.
2 akvami= milletleri, toplumlari
3 haybetler= mutsuzluklar, yoksulluklar.
4 Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Inkilap Kitapevi, Istanbul 1956, sh. 192)
5 Her ne kadar Yunus Emre:
"Yalvar kul, Allah'a yalvar,
Maksuda ermek dilersem..."
seklinde konusmakla beraber, Tanri ile ayniyet saglarmis gibi konusmaktan ve örnegin:
"Kâbe ve put iman benim,
Çark vuruban dönen benim
Bulup olup göge agan
Yagmur olup yagan benim
................................
Kar yagdiran yer donduran
Hayvanlarin rizkini veren
Söyle bütun mahlukata
Ol rahim û rahman benim"
Seklinde konusmaktan geri kalmamistir. Bu konularda benim Aydin ve "Aydin!" adli kitabima bakiniz.
6 Bu siir'ler için, Riza Zelyut'un halk siirleri konusundaki inceleme ve derlemesi olan su kitabina bakiniz: Halk Siirinde Baskaldiri, (Sosyal Yayinlari, Istanbul 1989, sh. 193)
7 Riza Zelyut, age sh. 209
8 Riza Zelyut, age sh. 208
9 Riza Zelyut, age sh. 223
10 Riza Zelyut, age sh. 229
11 Riza Zelyut, age sh. 230
12 Bu sözler "Tanri'nin elçisi, Tanri'nin selâmi onun üzerine olsun" vs... anlamina geliyor.
13 Bkz. Ilhan Arsel, Arap Milliyetçiligi ve Türkler (Kaynak yayinlari, Istanbil 1999, sh. 29 ve d. Ayrica bkz. Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Kitabu'l- Cihâd, 95; Müslim, e's-Sahîh, Kitabu'l-Fiten, Hadîs no. 2912.
14 Ilhan Arsel, Arap Milliyetçiligi ve Türkler... (sh. 29 ve d.)
15 "...De ki: -(Oyleyse) hamd da Allah'a mahsustur..." (K. 29 Ankebût sûresi, âyet 63)
16 "... Yeryüzünde böbürlenerek yürümü. Zirâ Allah, kendini begenmis, övünüp duran kimseleri asla sevmez" (K. 31 Lokman 18)
17 "Tesbih etmek", Tanri'yi "takdis" ve "tenzih" etmek (yâni Tanri'nin eksikligi olmadigini anlatmak) üzere "Sübhanallah" sözünü söylemektir.
18 Elmalili Hamdi Yazir'in çevirisi söyle: "Muhakkak ki Allah ve melâikesi Peygamber'e hep salât ile tekrîm ederler. Ey o bütün iman edenler! Haydin ona teslimiyetle salât u selâm getirin..." (K. Ahzâb 56). Bu çeviriyi açiklamak üzere de "Allah Teâlâ rahmet ve ihsaniyle, melekler de istigfarlari ve hizmet etmeleriyle Peygamber'e daima ikramda bulunurlar" diye ekler; hani sanki Tanri'nin yaptigi sey Muhammed'e sadece ikramda bulunmakmis gibi!. Oysa kendi çevirisine göre bile, âyet'de geçen deyim Tanri'nin Muhammed'e "salât" ettigini ifâde etmekte. "Salât" ise Muhammed'e "aleyhisselhatü vesselâm", "salâvatullahi aleyh", "sallâllahü aleyhi ve sellem" dualarindan birini okumak anlaminadir. Ve iste yukardaki âyet'e göre Tanri Muhammed'e bu dualardan biriyle duâ etmektedir.