"Tevâzu" insani oldugu söylenen Muhammed, övünmekten ve övülmekten hoslanir: hem de hoslanmazmis gibi görünerek.
Islâm yazarlari Muhammed'i, alçak gönüllü (mütevazi bir kimse) imis gibi göstermek için olmadik iddiâlara sarilirlar. Iddiâ'larini da Muhammed'in sözlerine dayatirlar. Güyâ Muhammed: "Allah bir kimseyi islâmiyete hidâyet eder... bununla beraber tevâzuu da ona nasib ederse, iste bunlar Allahü Teâlâ'nin ihtiyar ettigi kimselerdir" 1 diyerek alçak gönüllügün Tanri'dan gelme bir fazilet olduguna inanmis olan, ve bu nedenle övünmekten ya da övülmekten asla hoslanmayan bir kimsedir. Güyâ baskalarini da kendisi gibi alçak gönüllü yapabilmek için kendinden örnekler vermistir ki, bu örneklerden biri, Tanri'nin kendisine "Kul ve Resûl" olmak ile "Hükümdar ve Nebi" olmak arasinda seçim hakkini verdigi ve kendisinin de sirf alçak gönüllü olarak davranmak için "Kul ve Resûl" olmagi tercih ettigiyle ilgilidir2. Ve yine bunun gibi, güyâ Tanri'dan baskasina (örnegin kendisine) tapilmasini yasak etmis, böylece "sirk'i" önlemek ve Islâm'i "tevhid" dini olarak korumak istemistir. Güyâ müslümanlara mescid'lerde Allah ile birlikte kimseye yalvarmamalarini bildirmis, böylece kendisinin tapinilacak bir kimse olmadigini anlatmak istemistir (Bkz. Cin sûresi, 18)3. Güyâ kendi kabrine bile "izhâr-i hürmet edilmesini" (ibâdet edercesine sayginlik gösterilmesini) uygun bulmamis4, ve Tanri'ya: "Yâ Rab, benim kabrimi tapilan put haline koyma" diye yalvarmistir5. Yalvarirken de taraftarlarina: "Ashâbim! Sakin kabrimi bayram yeri, evlerinizi de kabir haline koymayin. Nerede bulunur iseniz orada bana salavât getiriniz" demistir6. Güyâ: "Ben, kral degilim; ben Kureys kabilesinden, kurutulmus et yiyen bir kadinin çocuguyum" seklinde konusarak alçak gönüllügünü her firsatta ortaya vurmustur7. Güyâ kendisine övgü yagdirilmasini, asiri sekilde övülmesini istemedigini anlatmak için: "Hiristiyanlarin Meryem oglu Isâ'yi asiri (gerçeklere ters düser) sekilde övdükleri gibi övmeyin beni. Sunu biliniz ki ben Allah'in kuluyum, O halde bana -'Allah'in kulu ve Resûlû- ' deyin..." demistir8. Güya "tevazu" denen seyin "fazilet" oldugunu belirtmek maksadiyle:"Tevazu insana ancak yücelik verir. Tevâzu ediniz ki Allah da size Rahmet etsin ...." 9 diye eklemistir. Güyâ övünen kimseleri, Tanri'nin asla sevmez oldugunu anlatmak üzere vahiy indigini söylemis ve Kur'ân'a:"...Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zirâ Allah, kendini begenmis, övünüp duran kimseleri sevmez" (K. 31 Lokman sûresi, âyet 18) seklinde âyet'ler koymustur. Güyâ övünmenin, ve kendini begenmisligin insani "helâke" (ölüme, yok olmaga) sürükledigini anlatmak üzere: "Üç sey insani helâke sürükler. Bunlar ... cimrilik, nefsin arzu ve isteklerine uymak, ve kul'un kendi kendini begenmesidir" demistir 10.
Islâmci'lar, bu iddiâ'larini genellikle Muhammed'in sözlerine dayatirlar. Ancak ne var ki bu sözler, onun isbilirliginin, yâni içinde bulundugu zamana ve durumlara göre izlemis oldugu günlük siyâsetinin sadece bir yönüdür. Her ne kadar kendisini "tevâzu" insani imis gibi göstermek üzere yukardaki sekilde konustugu olmus ise de, aslinda ömrü boyunca bu söylediklerinin tam tersini yaparcasina övünmüs, ve kendisini baskalarina övdürtmüstür. Hem de öylesine ki, sinirsiz bir övünme özlemi içerisinde kendisini Tanri kertesinde görmüs ve Tanri'yi, melekleriyle birlikte, kendisine salât ve selâm eder durumda kilmaktan, ya da ezân okutarak kendi adini Tanri ile birlikte duyurtmaktan tutunuzda, kendinden çikan her seyin, (örnegin tükrügünün, sümügünün, ve içinde ellerini ayaklarini yikadigi abdest suyu'nun, ya da kesilmis saçlarinin, vs...) kutsal olduguna varincaya kadar her seyi ile övünmekten, ve insanlar tarafindan yüceltilmekten mutluluk duymustur. Tanri'dan geldigini söyledigi "vahiy"lerle kendisini halka "aleyhissalâtü vesselâm" olarak, "yücelerin yücesi" olarak, gelmis geçmis bütün peygamberlerin tasdikçisi olarak, vs... kabul ettirmis, ve müslümanlar onu âdeta "ilâh" kertesinde görür olmuslardir. Hem de öylesine ki, onun abdest aldigi ve içine tükürdügü suyu içmeyi, ya da agzindan ve burnundan çikan balgamini yüzlerine ve derilerine sürmeyi, ve hattâ devesinin agzindan saçilan köpüklerin altinda kalmayi bile kendileri için bir seref ve mazhariyet bilmislerdir11.
Bütün bu hususlari ilerdeki sayfalarda, Islâm kaynaklarina dayali olarak açiklayacagiz, fakat simdilik sunu belirtmekte yarar vardir ki Muhammed, Mekke'de kendisini peygamber olarak ilân ettigi ilk anlarda henüz güçsüz durumda bulundugu için alçak gönüllü bir görünümde idi; insan üstü bir güce sahip olmadigini anlatmak için Kur'ân'a: "De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanim, ancak bana Tanrinizin bir Tanri oldugu vahyolunuyor..." (K. 41 Fussilât sûresi, âyet 5; ayrica bkz. K. 18 Kehf 109; ve K. 19 Meryem 110) seklinde âyet'ler koymus ve bu söylediklerini pekistirmek için baskalari gibi kendisinin de nihâyet bir "kul" oldugunu, tipki diger kul'lar gibi, "beserî" niteliklere sahip bulundugunu eklemis, ve örnegin: "Ben de sizin gibi bir insanim, siz unuttugunuz gibi ben de unuturum, bir seyi unuttugum zaman bana hatirlatin" diye konusmustur. Hattâ Tanri'nin kendisine "Kul ve Resûl" olmak ile "Hükümdar ve nebî" olmak arasinda seçim hakki tanidigini, bu teklif karsisinda ne yapacagini bilemeyip Cebrâil'den fikir aldigini ve Cebrâil'in kendisine: "Rabbin için tevâzu et" dedigini ve iste onun bu tavsiyesi üzerine "Kul ve Resûl" olmagi tercih ettigini bildirmistir12. Ya da baskalarindan farkli bilgilerle mücehhez olmadigini anlatmak için Tanri'nin kendisine: "(Ey Muhammed!) De ki- 'Ben... gaybi bilirim... demiyorum-..." (K. En'âm sûresi, âyet 50) diye emrettigini açiklamistir. Yine bunun gibi, "melek" niteliginde, ya da ayricaliklara sahip imis gibi görünmemek için Tanri'nin kendisine: "(Ey Muhammed!) De ki: -' Ben... bir melegim de ... demiyorum-'..." (K. En'âm sûresi, âyet 50) dedigini bildirmistir. Ya da mucîze yaratma gücüne sahip bulunmadigini, sadece dini yaymak için peygamberlik göreviyle donatildigini, tipki diger insanlar gibi Tanri'nin bir kulu oldugunu, suçlarinin ve günâhlarinin bagislanmasi için Tanri'dan duâ'ci bulundugunu belirtmek için Kur'ân'a:
"Ey Muhammed!... Kendinin, inanmis kadin ve erkeklerin günahlarinin bagislanmasini dile..." (K. 47 Muhammed sûresi, âyet 19);
"Ey Muhammed! Sabret... suçunun bagislanmasini dile. Rabbini aksam sabah överek tesbih et..." (K. 40 Mü'min sûresi, âyet 55)
seklinde âyetler yerlestirmistir. Ve iste Islâmci yazarlar, biraz önce degindigimiz gibi, bu hususlari öne sürerek Muhammed'in dünyevî bir varlik oldugunu, tipki diger insanlar gibi, zaman zaman duygularina kapildigini ve kusurlar isledigini, fakat kusurlarini kabul edecek kadar alçakgönüllü oldugunu, diger peygamberler gibi mucîzelerle kisisel çikar saglama yoluna basvurmadigini ve Tanri'yi kendisine araç edinmedigini, kendi isinde kullanmadigini söylerler.
Oysa ki bütün bu iddiâ'lar yalandan ibârettir; çünkü Islâm kaynaklarinin bize ögrettigi o'dur ki Muhammed ne alçak gönüllü bir kimse olmustur, ne kusurlarini kabul etmek ve nedâmet getirmek gibi bir büyüklükte bulunmustur, ne Tanri'yi kendi gereksinimleri ve çikarlari için kullanmaktan ve özellikle cinsel ihtiyaçlarinin (sehveti'nin) sinirsizliklarina araç yapmaktan kaçinmistir, ve ne de mucîze yaratma san'atinin uygulayicilarindan olma ustaligindan uzak kalmistir. Daha baska bir deyimle alçak gönüllülük ("tevâzu" gösterileri) Muhammed için, sadece sözde kalip, çikarlar siyâsetini uygulama hesabina dayali eylemler niteligini tasimistir. Üstelikte kendisini alçak gönüllü ("tevâzu" insani) imis gibi gösterirken, bunu kendi istek ve gayretine degil fakat Tanri'nin istegine baglamistir: "Allahü Teâlâ bir kimseyi islâmiyete hidâyet eder... tevazuu da ona nasîb ederse, iste bunlar, Allahü Teâlâ'nin ihtiyâr ettigi kimselerdir "13. Öte yandan alçak gönüllü imis gibi görünürken bile, belli etmeden üstünlük hevesinden kendini alamaz. Örnegin: "... Ben müslimînin evveliyim" seklinde Kur'ân'a âyet koyarken (Bkz. En'âm sûresi, âyet 163), kendisini Tanri'ya teslim olan müslümanlarin yüce önderi olarak göstermekten geri kalmaz.
Fakat her ne olursa olsun, su muhakkak ki Muhammed, "tevâzu" denen seyi (alçak gönüllülügü) günlük siyâsetinin gereksinimlerine araç edinmistir. Gerçekten de, biraz önce degindigimiz gibi, henüz güçlü olmadigi zamanlar genellikle "alçak gönüllü" kimse rolündedir. Özellikle ilk baslarda (birinci Mekke döneminde) kendisini Tanri'nin "ögüt verici", "uyarici" ve "teblig edici" bir elçisi imis gibi gösterir; "zorbalikla" degil fakat aksine "yumusaklikla", "güzellikle", "ögüt" vermekle, Tanri'nin buyruklarini "teblig" etmekle görevli oldugunu bildirir. Örnegin Kur'ân'a: "Ey Muhammed! Sen onlarin üzerinde bir zorba degilsin; (onlara) Kur'ân'la ögüt ver" (K. 50 Kâf sûresi, âyet 45); ya da: "Eger yüz çevirirlerse, ey Muhammed! Sana düsen açikca teblig oldugunu bil" (K. 16 Nahl sûresi, âyet 82), ya da: "Putperestlerin söylediklerine sabret, yanlarindan güzellikle ayril" (K. Müzemmil sûresi, âyet 10) seklinde âyet'ler koyar (Bu konuda ayrica bkz. Sûra sûresi, âyet 48; Zuhruf 44; Müzemmil 9; Kâlem 51-2; Müddessir 53-54). Görüldügü gibi bütün bu âyet'lerde kendisini alçak gönüllü (mutevazi), hösgörülü ve zorbaliktan uzak imis gibi göstermektedir. Kendisini yalanlayanlara, alaya alanlara, ya da kendisine kafa tutup küfür edenlere karsi dahi yüksekten atmaz, dehset saçmaz; her ne kadar onlara karsi lânetlemeler ya da küfre varan sözler sarfetmekle beraber, yine de tevazu sinirlari dahilinde konusur ve onlarin Tanri tarafindan cezalandirilacagina dâir Kur'ân'a âyet'ler koyardi. Örnegin Kur'ân'in "uydurma", ya da "seytan sözü" oldugunu söyliyenlere karsi Tanri'nin agziyle söyle yanit verirdi:
"Ey Muhammed! Senin milletin Kur'ân'i yalanladi: -(onlara) cezanizi ben verecek degilim-' de... (Onlara) Kur'ân ile ögüt ver" (K. En'âm sûresi, âyet 66, 69-70);
"(Ey Muhammed!) ... seni yalanlayanlari Bana birak... Süphesiz katimizda onlar için... Cehennem... can yakici bir azab var" (K. Müzemmil sûresi, âyet 11-13).
Kendisine "Sen mutlaka delisin" diyenlere (K. Hicr 6-7) karsi Tanri'nin söyle konustugunu söylerdi: "Arkadasiniz Muhammed asla deli degildir" (K. Tekvîr sûresi, âyet 22); "Düsünmüyorlar ki arkadaslari olan peygamberde delilik eseri yoktur; o ancak açikca bir uyarandir" (K. A'raf 184).
Yine bunun gibi, Kur'ân'i inkâr eden kimselerin gelecek dünyâda Cehenneme atilacaklarina dair hükümleri örnek verirdi. (K. Hûd sûresi, âyet 17).
Görüldügü gibi, Kur'ân'a inanmayanlara, ya da kendisini yalanlayanlara, ve hattâ kendisi için "O bir delidir" seklinde laf edenlere karsi asiri saldirgan bir tutum takinmayip onlarin cezalarinin Tanri tarafindan verilecegini anlatmakla yetinmektedir. Çünkü henüz güçsüzdür, ve onlara karsi yapabilecegi baskaca bir sey yoktur.
Bu arada "tevâzu" (alçak gönüllülük) denen seyin, "fazilet" ve Tanri katinda makbul bir sey oldugunu anlatmak için:
"Tevâzu insana ancak yücelik verir. Tevazu ediniz ki Allah da size Rahmet etsin ....", ya da:
"Kul tevâzu edince Allahü Teâlâ onu yedi kat göklere kadar yükseltir" 14 seklinde konusur, ve:
"(Ey imân edenler!) Hiristiyanlarin Meryem oglu Isâ'yi asiri (gerçeklere ters düser sekilde) övdükleri gibi övmeyin beni. Sunu biliniz ki ben Allah'in kuluyum, O halde bana -'Allah'in kulu ve Resûlû- ' deyin...", diyerek talkim verirdi.
Ancak ne var ki güçlenmeye basladigi andan itibaren (özellikle Medîne'ye hicret ettikten ve çete saldirilarina ve savaslara girismeye basladiktan sonra) is degisir; bambaska yaradilista bir kimse oluverir Muhammed: artik sadece "ögüt verici", sadece "teblig edici", sadece "Resûl", sadece "uyarici", ya da sadece "sabredip susan" degil fakat "korkutucu Tanri"nin "korkutucu" bir "Peygamberi"dir. "Resûl" olarak görünmekten ziyâde "Nebi" olarak görünmeyi tercih eder. Her ne kadar, Tanri'nin kendisine daha önceleri "Kul ve Resûl" ya da "Hükümdar ve Nebi" olmak hususunda tercih tanidigini ve kendisinin de Tanri'ya tevâzu ederek "Kul ve Resûl" olmagi seçtigini söylemis olmakla beraber simdi "Hükümdar ve Nebi" görünümündedir; örnegin: "Adem henüz su ile toprak arasinda iken, ben Nebî idim..." diyerek ezelden beri "nebi" oldugunu bildirir. Ve artik farkli inançta olanlari ve kendisine boyun emekten kaçanlari uyarici degil kiliçtan geçiricidir. Hem de öylesine ki, kendi yüceligini Tanri'nin yüceligi ile bir tutup, Tanri'ya bas egildigi gibi kendisine de bas egilmesini isteyendir. Bütün bunlari kendisi için bir övünme vesilesi bilendir. Örnegin, kendisini, tipki Tanri gibi bas egilen kertede göstermek üzere Kur'ân'a su tür âyet'ler koyar: "Ey Muhammed! Süphesiz sana bas egerek ellerini verenler, Allah'a bas egip el vermis sayilirlar" (K. 48 Fetih sûresi, âyet 10)
Henüz güçsüz bulundugu sirada günahlarinin bagislanmasini diler görünürken ve örnegin Kur'ân'a: "Ey Muhammed!... Kendinin, inanmis kadin ve erkeklerin günahlarinin bagislanmasini dile..." (K. 47 Muhammed sûresi, âyet 19); ya da:"Ey Muhammed! Sabret... suçunun bagislanmasini dile. Rabbini aksam sabah överek tesbih et..." (K. 40 Mü'min sûresi, âyet 55) seklinde âyetler koyarken, simdi güçlendikten sonra kendisinin günahsiz bulundugunu ve çünkü Tanri'nin kendisini her türlü günahtan uzak tuttugunu söyleyerek, örnegin "Geçmis ve gelecek zenbim (günahlarim) magfiret edilmistir. Bana Kevser verilmistir..." diyerek övünürdü 15.
Henüz güçsüz oldugu zamanlar putperestlere, yâni "müsrik'ler"e, karsi sabir göstermekle görevli imis gibi görünmek üzere Kur'ân'a: "Putperestlerin söylediklerine sabret, yanlarindan güzellikle ayril" (K. Müzemmil sûresi, âyet 10) seklinde âyet'ler koyarken, güçlendikten sonra: "...Müsrikleri nerede görürseniz öldürün.." (K. Tevbe sûresi, âyet 5; Bakara 191) diye buyruklar koyar. Ya da Kitab Ehli'ne (Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara) karsi, Islâm'i kabul etmelerine ya da etmemelerinin cezâsi olmak üzere, kendi elleriyle küçülerek "cizye" (kafa parasi) vermege râzi olmalarina kadar savas açilmasini emreder (K. Tevbe sûresi, âyet 29); ya da Müslümanliktan çikanlar hakkinda "Her kim dinini (ki müslümanliktir) degistirirse, onu hemen öldürünüz" 16 diyerek korku ve dehset saçar. Saçarken de gelmis geçmis peygamberler içerisinde "korku" ve "dehset" salma yetkisinin Tanri tarafindan sadece kendisini verilmis oldugunu söyliyerek övünür; örnegin:"...Bir aylik bir yola kadar (düsmanlarimin kalbine) korku (salmak) ile mansur olundum..." der17.
Daha önceleri mü'minlere karsi oldugu kadar, müsriklere (kâfirlere) karsi da alçak gönüllü'lügü benimsemis gibi davranirken, simdi artik bambaska bir dil kullanarak Kur'ân'a: "...Mü'minlere karsi alçak gönüllü, kâfirlere karsi onurlu ve zorlu olun..." (K. Mâide sûresi, âyet 54)18 seklinde âyet'ler koyar.
Henüz güçsüz bulundugu zamanlar Kur'ân'i yalanlayanlarin, ya da Tanri'ya ve kendisine kafa tutanlarin cezâ'larinin gelecek dünya'da, Cehennem'e atilmak sûretiyle, verilecegini söylerken ve örnegin Kur'ân'a:
"Ey Muhammed! Senin milletin Kur'ân'i yalanladi: (onlara) cezanizi ben verecek degilim-' de... (Onlara) Kur'ân ile ögüt ver" (K. En'âm sûresi, âyet 66, 69-70); ya da:
"(EyMuhammed!) ...seni yalanlayanlari Bana birak... Süphesiz katimizda onlar için... Cehennem... can yakici bir azab var" (K. Müzemmil sûresi, âyet 11-13) seklinde âyet'ler koyarken, simdi artik güçlendigi için, öldürüp kesmelerden söz ederek Kur'ân'a, bu gibi kisilerin yakalanip öldürülmelerine dâir su tür âyet'ler ekler:
"Iki yüzlüler, kalblerinde fesad bulunanlar, sehirde bozguncu haber yayanlar ... lânetlenmis olarak nerede bulunurlarsa yakalanir ve hem de öldürülürler..." (K. Ahzâb sûresi, âyet 60-61).
Yâni Islâmî düzeni siddet ve dehset saçarak sürdürmeyi övünme vesilesi yapar. Fakat bununla kalmaz bir de kendisine bas egmeyip karsi gelenlerin, tipki Tanri'ya karsi gelenler gibi, agir cezalara çarptirilacaklarina, örnegin ellerinin ve ayaklarinin çaprazlama kesilecegine dair hükümler koyar. Koydugu hükümlerden biri aynen söyle:
"Allah ve Resûlüne karsi savasanlarin ve yer yüzünde (hak) düzeni bozmaya calisanlarin cezasi ancak ya (acimadan) öldurülmeleri, ya asilmalari, yahut el ve ayaklarinin çaprazlama kesilmesi, yahud da bulunduklari yerden sürülmeleridir. Bu onlara dünydaki rüsvayligidir. Onlar için ahirette de büyük azab vardir" (K. Mâide sûresi, âyet 33).
Yine bunun gibi, halktan kisilerin kendisinden mucîze göstermesini istemeleri, ve örnegin: "... -'Bize yeryüzünde bir kaynak çikarip akitmadikça inanmayiz sana'... Umdugun gögü parça parça üstümüze düsürmedikçe, yahut Allah'in meleklerini karsimiza getirmedikçe... yahut gökyüzüne gözümüzün önünde çikmadikça... gene inanmayiz sana..." demeleri üzerine, herkesin önünde mucize yaratamayacagini bildigi için, kendisinin bir insan oldugunu öne sürerek kaçamak yollari arar ve Kur'ân'a su tür âyet'ler koyar:
"(Ey Muhammed!) De ki- 'Rabbimi tenzih ederim, ben peygamber olan bir insandan baska bir sey miyim?-'..." (K. 17 Isrâ sûresi, âyet 90-93).
Ancak ne var ki hiç kimselerin kesfedemeyecekleri sekilde mucize yaratmis gibi görünmekten de geri kalmaz, ve mücizeler insani olarak görünmeyi övünme vesilesi yapardi. Örnegin parmagiyla isâret edip ay'i ikiye böldügünü ve sonra bu iki bolümün birlestigini söylerken (K. el-Kâmer sûresi, âyet 1-3), ya da yardim bulmak için gittigi Taif'den dönüs sirasinda yolda cinlere rastladigini, ve onlara sakiz agacini tanik tutarak kendisinin peygamber oldugunu kanitladigini söylerken, yaptigi budur 19 (Buna benzer daha nice örnek var).
Öte yandan henüz Mekke'de güçlü durumda bulunmadigi zamanlar, taraftarlarina hos görünmek ve onlar nezdinde sayginlik kazanmak ihtiyaciyle de alçak gönüllü (mutevazi) görünme yollarini aradigi olurdu. Örnegin Kureys esrafindan bâzi kimselerle görüstügü bir sirada yanina gelen kör bir adama önem vermez bulundugu bir olay dolayisiyle kendi kendini sanki suçlu bulup Tanri'ya azarlatir gibi görünmüs ve Kur'ân'a su âyeti koymustur:
"Yanina kör bir kimse geldi diye peygamber yüzünü asip çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin belki de o arinacak(ti); yahud ögüt alacakti da bu ögüt kendisine fayda verecekti... Sen Allah'tan korkup sana kosarak gelen kimseye aldirmiyorsun..." (K. 80 Abese sûresi, âyet 1-11)
Olayi Muhammed'in karakteriyle ilgili bölümde ayrica ele almis olmakla beraber kisaca özetleyelim ki Mekke'de iken Kureys ileri gelenlerini elde etmege ugrastigi günlerden birinde Muhammed, Ebû Cehl, Mugire, Ebû Abbâs ve Ümeyye b. Halef gibi ünlülerle görüsürken yanina Ibn-i Ümm-i Mektûm adinda kör bir adamin yanastigini ve "Bana Kur'ân okut" dedigini görür, fakat görmezlikten gelir. O tarihe kadar kendisine katilip Islâm olanlar hep fakirler, zayiflar, köleler ve körler oldugu için eziklik duyar ve konusmakta oldugu kisilerin: "Bu dine hep bu gibi biçâre, zavalli insanlar mi giriyor?" demelerinden çekindigi için adamcagiza iltifat etmez; hattâ israrli durumu nedeniyle onu yanindan kovar20. Fakat bunu yapmakla kendi taraftarlarindan bir kismini incitmis olur. Kendisine çekmek istedigi Kureys esrafini inandiramadigi için, hiç olmazsa taraftarlarini dariltmamak maksadiyle üzüntüsünü bildirir ve Kur'ân'a yukardaki âyeti yerlestirir. Ayrica da Ümm-i Mektûm' u hosnud etmek için ugrasir, her gördügü yerde ona iltifat'ta bulunur. Bu arada muhaliflerini kötülemekten geri kalmaz ve Kur'âna sunlari ekler: "Ama sen, kendisini ögütten mustagni gören kimseyi karsina alip ilgileniyorsun; arinmak istememesinden sana ne?" (K. 80 Abese sûresi, âyet 5-7). Burada söz konusu olan kimseler biraz önce degindigimiz gibi Islâm'a girmekten kaçinan Kureysli kisilerdir. Böylece hem taraftarlarini sevindirmis ve hem de muhaliflerini yermis olur. Daha baska bir deyimle kendisini suçlu imis gibi göstermesi, alçak gönüllülükten (tevazu'dan), ya da kötü bir davranista bulunmus olma pesimanligindan degil, fakat taraftarlarini kaybetme korkusundan, ve daha dogrusu günlük çikarlarini saglama ustaligindandir.
Kendisini suçlu imis gibi gösterip alçak gönüllülüge (tevazu yoluna) basvurdugu bir baska örnek Tebûk seferi vesilesiyle karsimizdadir. Bu vesileyle Kur'ân'a su âyeti koymustur:
"(Ey Muhammed!) Allah seni affetsin... yalancilari bilmeden önce niçin onlara izin verdin?" (K. 9 Tevbe sûresi, âyet 43).
Yâni savasa katilmaktan kaçinanlara izin verdigi için Tanri'nin kendisine çattigini anlatmaktadir. Hatirlatalim ki Tebûk seferi hazirliklari sirasinda bazi kimseler, bir takim yalan mazerete sarilarak savasa katilmayacaklarini bildirmisler, kendisinden izin istemislerdi. Muhammed onlara bu izni verince, bu kez sefere katilanlarin sikâyetleriyle karsilasmistir. Böyle bir izni vermek yüzünden güç duruma düsünce yukardaki âyeti koyuvermistir21.
Söylemeye gerek yoktur ki kendisini, tipki diger insanlar gibi "kusur" yapabilirmis gibi, ya da "günah" islermis gibi gösterip tövbekâr davranmasi ve bagislanmak üzere Tanri'ya övgüler yagdirmasi, hem bir yandan kendini alçak gönüllü bir kimse imis gibi gösterip taraftarlarina sevdirmek ve hem de, diger yandan, onlari Tanri'yi yüceltir durumda kilmak bakimindan becerikli bir bulustur.
Ancak ne var ki alçak gönüllü ("mutevazi"), ya da günâhkar görünmege çalistigi zamanlar dahi övünmek ve kendini yüce göstermek için firsat gözetmekten geri kalmamistir. Yukardaki ölay vesilesiyle Kur'ân'a koydugu su âyet bunun nice örneklerinden biridir:
"Ey Muhammed!... Biz sana apaçik zafer saglamisizdir. Allah böylece senin geçmis ve gelecek günâhlarini bagislar, sana olan nîmetini tamamlar, seni dogru yola eristirir" (K. 48, Fetih sûresi, âyet 1-2).
Dikkat edilecek olursa günâhkâr görünür olmasinin kendisi için tehlike yaratir hiç bir yönü yoktur; çünkü Tanri onun, sadece geçmisteki degil fakat gelecekteki günahlarini dahi bagislayacaktir. Oysa ki diger peygamberler için böyle bir sey yapmayacaktir22. Bundan dolayidir ki Muhammed, yine kendi söylemesine göre, güyâ Kiyâmet gününde insanlarin tümüne sefâat'te bulunabilecek tek peygamber olacaktir.
Yine tekrarlayalim ki alçak gönüllü imis gibi görünmesi, çogu zaman güçsüz durumda bulunmaktan dogma bir tutumdur ki genellikle Mekke dönemini içine alir. Fakat bu güçsüz durumda dahi güçlenecegi ve hosgörüyü ve alçak gönüllülügü terkedecegi, böylece egemenligini kesin olarak yerlestirecegi günleri hayal etmekten, bu arada düsmanlarina dis bilemekten, intikam beslemekten geri kalmamistir. Kur'ân'a koydugu su âyet bunu kanitlayan örneklerden biridir:
"Ey Muhammed! bir süreye kadar onlara aldiris etme.. Bir süreye kadar onlardan yüz çevir" (K. 37 Saffât sûresi, âyet 174, 178).
Burada geçen "bir süreye kadar" deyimi onun güçlü duruma erisecegi zamana kadar olan süreye isârettir. Nitekim taraftarlarinin sayisinin arttigini ve giderek güçlendigini farkettigi an, yavas yavas hosgörü siyâsetini ve bununla birlikte alçak gönüllülügü terketmistir. Bu andan itibaren, hem bir yandan siddet ve dehset usûllerini izlemis ve hem de diger yandan sinirsiz sekilde övünme yoluna yönelip kendisini "yüce" bilmistir. Hem de öylesine ki, kendisini bütün insanlarin, ve gelmis geçmis bütün peygamberlerin en "ulu'su", en "yüce'si", en "asil'i" ve en "serefli'si" olarak göstermekten tutunuzda Tanri'yi kendisinin yakini, dostu ve yardimcisi ve nihâyet kendisine "salevat" getiren bir "Yaratan" olarak tanimlamaga varincaya kadar övünme san'ati'nin her yönünü denemistir. Ve bu sekilde övünürken, ilerde görecegimiz gibi, övünmedigini söylemeyi ihmâl etmemistir. Daha baska bir deyimle alçak gönüllügü o, kendisi için degil, Tanri'nin diger kul'lari için gerekli görmüstür. Onlari Tanri'ya karsi alçak gönüllü yaparken ayni zamanda kendisine karsi da öyle davranma zorunlugunda kilacagini düsünmüstür. Nice örnekten biri olmak üzere Lokman sûresi'ne koydugu su âyet'i okuyalim:
"... Hem nâs'a avurdunu sisirme ve Yer yüzünde çalimla yürüme, çünkü Allah ögüngen kurulganin hiç birini sevmez. Gidisinde mu'tedil ol, sesini pesden al, çünkü seslerin en beti her halde esek sesidir" (K. 31 Lokman sûresi, âyet 18-19) 23.
Muhammed'in bildirmesine göre Tanri Lokman'a24 hikmet vermis ve Lokman da bu âyet'deki sözleri, kendi ogluna ögüt olmak üzere söylemistir. Bu dogrultuda olmak üzere Furkan sûresine su âyet'i koymustur:
"... Ve o Rahmân'in kullari: onlar ki Arzin üzerinde mülâyemetle yürürler... " (K. 25 Furkân sûresi, âyet 63)
Lokman sûresi'ndeki âyet'de geçen "Hem nâs'a avurdunu sisirme..." tümcesi: "Deve gibi basini yana bükme" yâni "Kibirli olma" anlamina gelmekte. Yine Lokman sûresi'ndeki:"Yer yüzünde çalimla yürüme... Gidisinde mu'tedil ol... " tümcesi ile, Furkan sûresi'ndeki: " ... onlar ki Arzin üzerinde mülâyemetle yürürler..." tümcesi, kisileri kibirli, magrurane ve saygisiz davranislardan alikomak içindir. Çünkü Muhammed'in asil istedigi sey, insanlarin her seyden önce kendisine karsi çalim satmayip yumusak ve boyun egmis sekilde davranmalari idi ki, yürüyüsün ve gidisin "mülâyim" ve "mu'tedil" nitelikte olmasi bunun bir isâreti sayilirdi.
Ve nihâyet yukardaki âyet'lerde, bir de: "... sesini pesden al, çünkü seslerin en beti her halde esek sesidir..." sözleri geçiyor ki: "konusurken sesinden biraz indir, söylerken bagirma" anlamina gelmekte25.
Hemen hatirlatalim ki Muhammed, Ashabi ile konusurken, kendi sesinin baskalari tarafindan bastirilmasini, ya da her ne sekilde olursa olsun önüne geçilmesini sevmezdi; bunu, hem Tanri ve hem de kendi otoritesine karsi saygisizlik bilirdi. Nitekim Kur'ân'a bu hususta özel âyet'ler koymustur ki bunlardan bir örnek söyle: "Ey iman edenler! Allah'in ve Resûlünun önüne geçmeyin... Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bagirdiginiz gibi, Peygamber'e yüksek sesle bagirmayin.. Allah'in elçisinin huzurunda seslerini kisanlar, süphesiz Allah'in kalplerini takvâ ile imtihan ettigi kimselerdir..." (K. 49 Hucûrat sûresi, âyet 1-3).
Dikkat edilecegi gibi bu âyet'ler, kisilerin birbirlerine bagirmalarini yasaklamiyor; sadece Muhammed'in önünde seslerini kismalarini, yüksek sesle bagirmamalarini, öngörüyor! Bu i'tibarla Muhammed'in "mülayim" ve "mu'tedil" (alçak gönüllü) olmak hususunda getirdigi hükümler, aslinda kendisine karsi sayginlikla davranilmasi amacina yönelik bulunmaktadir. Yukarda belirttigimiz gibi o kendisini, bu hükümlerle bagli saymamis, ve bu kitap boyunca verecegimiz nice örneklerden de anlasilacagi gibi övünmeyi, kendi kendisini yüceltmeyi, Tanri'nin kendisine uygun gördügu bir hak saymistir; övünürken de "Ben bununla böbürlenmem" diyerek alçak gönüllü imis gibi görünmeyi yeglemistir: bu tutum ve davranislarinin, "övünmek" ile "böbürlenmek" arasindaki farkliligi yok kildigini farketmemistir.
Öte yandan bir de su var ki Muhammed, isine geldigi zamanlar hosgörü (tevâzu) insani olarak görünürken bile, bu niteligin kisisel bir meziyet degil fakat Tanri'dan gelme bir sey oldugunu söyler, söyle derdi: "Allahü Teâlâ bir kimseyi Islâmiyet'e hidâyet eder, sûretini güzel yapar (...) tevâzuu da ona nasip ederse, iste bunlar, Allahü Teâlâ'nin ihtiyâr ettigi kimselerdir" 26. Bu dogrultuda olmak üzere bir de söyle derdi: "Dört sey var ki, Allahü Teâlâ bunlari ancak sevdigi kimselere verir: Sükût etmek, (ki bu, ibâdetin baslangicidir), Allah'a tevekkûl, tevâzu, ve dünyadan meylini kesmektir" 27
Daha baska bir deyimle hosgörülü olabilmek, Muhammed'in bu sözlerine bakilacak olursa, sadece Tanri'nin keyfine kalmis bir seydir; Tanri diledigini "Müslüman" ya da "Kâfir" yaptigi gibi (örnegin Bkz. En'âm sûresi, âyet 125), diledigine de "tevâzu" nasib eyler ya da eylemez. Bununla beraber Muhammed, yine günlük siyâsetinin gereksinimi olarak, bu yukarda söylediklerini bazan göz ardi etmekten geri kalmaz, ve bu kez alçak gönüllülügü (tevâzu'u), kisi irâdesine bagli bir seymis gibi gösterirdi. Örnegin söyle derdi: "Kul tevâzu edince, Allahü Teâlâ onu yedi kat göklere kadar yükseltir" 28 . Ya da söyle eklerdi: "Tevâzu, insâna ancak yücelik getirir. Tevâzu ediniz ki, Allahü Teâlâ da size rahmet etsin" 29
Kuskusuz ki Muhammed'in bu sözleri, biraz yukardaki sozleriyle çeliski halindeydi; fakat o buna aldiris etmezdi.
1 Imâm Gazalî, age (Cilt III, sh. 732)
2 Ebû Ya'lâ ve Taberânî'nin Ayse ve Ibn-i Abas'tan rivâyet'ine göre Muhammed'in söylemesi söyle: "Rabbim beni kul ve Resûl olmakla, hükümdar ve Nebi olmak arasindamuhayyer kildi. Hangisini tercih edecegimi bilemedim. O sirada meleklerden dostum Cebrâil'e baktim. O da (bana): -Rabbin için tevâzu et- dedi. Ben de kul ve Resûl olmagi tercih ettim". Bkz. Imâm Gazalî, age (Cilt III, sh. 731).
3 "Mescidler süphesiz Allah'indir. O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayin (ve kulluk etmeyin" (K. 72 Cin sûresi, âyet 18).
4 Guyâ resim cinsi seyleri yasakamasinin bir nedeni de budur. Bu konuda bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VI. sh. 418)
5 Ibn-i Teymiye'nin Menâsik 'inden alinti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt IV, sh. 190).
6 Seyhayn'in Sahîh'lerinden alinti olarak bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari..., (Cilt IV, sh. 190).
7 Bu konudaki hadîs'ler için Ibn Sa'd'in Tabakat adli kitabina bakiniz. Ayrica bkz. Syed Abdul Wahab, The Shadowless Prophet of Islam, (Lahore 1962, sh. 1-5; 68-107)
8 "Nâsârâ'nin Ibn-i Meryem'i bâtil üzere methettikleri gibi siz de beni methetmekte mübgalgaga etmeyiniz! Süphesiz ki, ben bir kulum. Binaenaleyh bana: -Allah'in kulu ve O'nin resûlü- deyiniz". Buharî'nin Ömer'den rivâyet ettigi bu hadîs için bkz. Sahih-i... (Cilt IX , sh. 181, hadîs no. 1405)
9 Bkz. Imâm Gazâlî, age (1975) (Cilt III, sh. 732-3)
10 Imâm Gazâlî, age (1975), (Cilt II, sh. 559)
11 Sahih-i... (Cilt VI, sh. 55)
12 Ebû Ya'lâ ile Taberânî'den gelen rivâyet için bkz. Imâm Gazalî, age (Cilt III, sh. 731).
13 Taberânî'nin rivâyet ettigi sekliyle hadîs'in tamami söyle: "Allahû Teâlâ bir kimseyi islâmiyete dhidâyet eder, sûretini güzel yapar, nesebinde de bir yüz karaligi bulunmaz, bununla beraber tevâzuu da ona nasîn ederse, iste bunlar, Allahû Teâlâ'nin ihtiyhar ettigi kimselerdir". Bkz. Imâm Gazalî, age (Cilt III, sh. 732).
14 Taberânî'nin ve Hâkim'in rivâyeleri için Bkz. Imâm Gazâlî, age (1975) (Cilt III, sh. 732-3)
15 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... Cilt II, sh. 247)
16 (Bkz. Sahih-i... VIII, sh. 387-8, Hadîs no. 1263 ve 1265)
17 Sahih-i..., (Cilt II. sh 245, hadîs no.223)
18 Mâide sûresi'nin 54cü âyeti'nin Imâm Gazalî'deki sekli için bkz. Ihyâu 'ulûmi'd-dîn, ( Bedir yayin evi, Istanbul 1975, çilt III, sh. 750).
19 Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 46 ve d., Hadîs no. 1545, Buna benzer diger örnekler için Benim Seriât'tan Kissa'lar I ve II, adli kitaplarima bakiniz.
20 Abdullah bin Ömer'in rivâyetine dayali hadîs için bkz. Sahih-i... (Cilt II, sh. 579-580)
21 Yukardakine benzer âyet'lere bir kaç örnek daha vermek gerekirse: "Ey uhammed... kendinin (ve) inanmis kadin ve erkeklerin günahlarinin bagislanamsini dile..."K. 47 Muhammed 19); "Ey Muhammed... suçunun bagislanmasini dile" (K. 40 Mü'min 55); "De ki -'Ben saptirirsam, sapitmakla ancak kendime etmis olurum. Dogru yolda olursam Rabbimin bana vahyetmesinden olurum" (K. 35 Tâtir 50)
22 Bu konuda Ebû Hüreyre'nin rivâyetine dayali hadîs'ler için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt XI, sh. 120, Hadîs no. 1711; ve Cilt XII, sh. 425 Hadîs no. 2187)
23 Bu âyet'lerin Diyânet Isleri Baskanligi'nca çevirisi söyle: "Insanlari küçümseyip yüz çevirme, yeryüzunde böbürlenerek yürüme; Allah kendini begenip övünen hiç kimseyi, siüphesiz ki sevmez. Yürüyüsünde tabîî ol; sesini kis. seslerin en çirkini süphesiz merkeblerin sesidir" (K. Lokman sûresi, âyet 18-19)
24 Lokman'in kim oldugu kesin olarak bilinmiyor. Kimilerine göre o bir "Peygamber"dir; kimilerine göre Tanri'nin bir dostudur; kimilerine göre ise Eyyûb peygamber'in kizkardesi'nin ya da teyzesi'nin ogludur. Kur'ân'da 31ci sûre olarak yer almis olup Lokman ile onun ogluna vermis oldugu ögütleri kapsar. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi, (Cilt VIII, sh. 27 ve d.). ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3843)
25 Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3847)
26 Taberânî'nin rivâyeti için bkz. Gazalî, age (Cilt III, sh. 732).
27 Taberânî ve Hâkîm'in rivâyetleri için bkz. Gazalî, age (Cilt III, sh. 732).
28 Beyhakî'nin rivâyeti için bkz. Gazalî, age (Cilt III, sh. 732).
29 Isfahânî'nin rivâyeti için bkz: Gazalî, age (Cilt III, sh. 733).