Soru: "Size deseler: -'Öldükten sonra Kabr'e giren kisi'ye Tanri, aklini ve suurunu iâde eder; bu sayede kisi mezarda iken dahi Muhammed'i övebilir!'-. Bunu söyleyene ne dersiniz?"


Eger akilci düsüncenin insani iseniz, hiç kuskusuz bunu söyleyeni alaya alir ve muhtemelen onu gericilikle, yobazlikla suçlarsiniz. Fakat hemen belirteyim ki bunu yaptiginiz takdirde muslümanlik sinavindan yine sifir almis olur, üstelik Islâm'a inanmamakla damgalanirsiniz. Çünkü yukardaki sözleri söyliyen Muhammed'tir. Söyleki:

"Muhammed'e Göre Muhammed" adli kitabimda uzun uzadiya açikladigim gibi Muhammed, övünmeyi ve baskalari tarafindan övülmeyi asiri sekilde seven bir kimseydi. Her vesileyle kendisini, bütün insanlarin ve gelmis geçmis bütün peygamberlerin en yücesi, ve Allah katinda en degerlisi olarak gösterirdi; örnegin:

"Gözünüzü açin! Ben Allah'in sevgilisiyim. Allah nezdinde gelmis ve gelecek bütün insanlarin en sereflisi, en yücesi benim!"

derdi. Ya da:

"Ben Adem ogullarinin seyyidiyim (efendisim)..."

derdi. Ya da kendisini bütün peygamberlerin en yücesi olarak göstermek üzere:

"Ben Resûllerin (Tanri elçilerinin) önderiyim. Ben Nebi'lerin (Peygamberlerin) kemâlini simgeleyen son nebiyim; Kiyâmet günu ilk sefaât edecek olan ve sefaâti ilk kabul edilecek olan da benim!"

derdi. Övünmekte o kerte ileri giderdi ki, Tanri'yi bile, melekleriyle birlikte kendisine salavat getirirmis gibi tanimlamaktan geri kalmaz, insanlarin da kendisine salavat getirmelerini isterdi. Örnegin Kur'ân'a koydugu âyet'le Tanri'nin söyle konustugunu söylemistir:

"Süphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler Peygamber (Muhammed'e); Ey inanlar! siz de ona salavat getirin, tam teslim olarak da selam verin" (Bkz. Ahzâb sûresi, âyet 56)

[Bu konuda verilecek diger örnekler için benim "Muhammed'e Göre Muhammed" adli kitabima bakiniz.

Insanlarýn kendisini yüceltmelerini, kendisine övgü yagdýrmalarýný, ve bu isi ömürleri boyunca yapmalarýný Muhammed yeterli bulmazdý; isterdi ki mezarda dahi bu övgülerine devam etsinler. Ebû Bekr'in kizi Ayse'nin, ve kizkardesi olan Esmâ binti Ebî Bekr'in bu konudaki rivâyetleri, bunun ilginç örneklerinden biridir. Olay su:

Günlerden bir gün günes tutulur ve halk korku ve telasa kapilir. Basta Muhammed olmak üzere herkes, Tanri'ya siginmak üzere, namaza durur. Namaza duranlar arasinda Muhammed'in eslerinden Ayse de vardir. Ayse'nin kizkardesi Esma, o sirada evde isiyle mesgul oldugu için halkin telâsini farkedememistir. Fakat evden çikip da halkin namaza durmus oldugunu görünce Ayse'nin yanina giderek: "Bu halka ne oluyori (Neden korkuyorlar)" diye sorar. Namaz kilmakta olan Ayse kendisine günes tutuldugunu anlatmak için gök yüzüne dogru basi ile isârette bulunur ve "Sübhâna'llâh!" der. Esmâ pek bir sey anlamaz ve tekrar sorar: "Bu bir âyet(-i azâb veya tekarrüb-i Kiyâmet) mii" (yâni "Bu bir azâb isâreti mi, ya da Kiyâmet'in yaklasmasi mii") diye sorar. Ayse basiyle "Evet" diye cevap verir. Bunun üzerine Esmâ da namaza durur. Namazdan sonra Muhammed, halki karsisina alip:

"Cennet ve Cehennem'e kadar (evvelce) bana gösterilmemis hiçbir sey kalmadi ki, bu makamda görmüs olmayayim"

diyerek konusmaga baslar. Konusmasinda Tanri'nin kendisine vahiy indirdigini ve bu vahye göre insanlarin, ölümden sonra kabre (mezar'a) girdiklerinde sinava çekileceklerini, ve sinav sirasinda kendilerine:

"Bu adam (yâni Muhammed) hakkindaki ilmin nediri"

diye sorulacagini; bu soruya müslüman kisinin:

"O (Zât-i Serîf) Muhammed'dir. O (Zât-i Serîf) Allah'in Resûlüdür. Bize kanitlanmis âyetlerle dogru yolu gösterdi. Biz de onun çagrisina uyarak izinden yürüdük. O (Zât-i Serîf) Muhammned'dir"

diyecegini; bu sözlerin üç kez tekrar edilecegini, ve ondan sonra o kimseye:

"Öyle ise yat da rahâtina bak. O (Zât-i Serîf'in) peygamberligine kesin olarak inandigin hususunda süphe kalmadi"

denilecegini; fakat eger o kisi "münafik" ise (yâni sadece dis görünüsü ile müslüman olan, fakat iç yönü ile müslüman olmayan bir kimse ise), bu soruya karsi:

"Ben ne bileyimi isittim, öteki beriki bir seyler söylüyorlardi. Ben de söyledim"

cevabini verecegini belirtir [Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari..., (Diyânet Yayinlari) cilt 1, sh. 76, 88-89]

Daha baska bir deyimle Muhammed, mezara girmis ölü vücûd'larýn, kendisi için: "Allah'in Resûlü bir Zât-i Serîf" diye konustuklarini söylemeyi, övünme vesilesi yapmistir. Ne var ki mezardaki ölünün bu sekilde konusabilmesi için akil ve suur sahibi olmasi gerekmekte. Söylemeye gerek yoktur ki bunu saglamak, Tanri'nin sevgili elçisi Muhammed için, çok kolaydir. Nitekim Ömer b. Hattâb, bir gün kendisine kabir halinden ve kabir sorunlarindan söz edip:

"(Mezarda iken) Aklimiz basimiza iâde edilecek mii"

diye sorunca, Muhammed söyle yanit verir:

"Evet, bugünkü hey'etinizde akil ve suurunuz iâde olunacaktir ... " [Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari..., (Diyânet Yayinlari), cilt 4, sh. 504]

Ama bunu söylerken ölülerin kabirde isitmez olduklarina dair Kur'ân'a koydugu âyet'i (ki Fâtir sûresi'nin, 22.ci âyeti'dir) göz ardi etmis olur.

Söylemeye gerek yoktur ki, bütün bunlar böyle iken, yukardaki soruya "Hayýr" diye yanýt verecek olursanýz, müslümanlýk sýnavýndan sýfýr almýs olacaksýnýzdýr.


Soru: "Tanri'nin insanlari, vahset niteligindeki cezâ'lara çarptiracagina, örnegin el ve ayaklari çaprazlama dogratmak, gözleri oydurtmak, ya da kafalari kiliçla dogratmak, ya da astirtmak, vb... gibi uygulamalara mahkûm kilacagina inanir misiniz?"


Insanî duygularla dolu bir kisi iseniz, kuskusuz ki böyle bir soruyu saskinlikla karsilayacak ve muhtemelen: "Hayir inanamam! Vahset niteliginde sayilmak gereken bu tür cezâlarin, Tanri'dan geldigini kabul edemem!" diyeceksinizdir. Çünkü, her ne kadar suç isleyenleri cezalandirmanin dogal oldugunu kabul ediyor iseniz de, uygulanacak cezanin vahset niteligini tasimamasi, ve ayrica da suç ile cezâ arasinda denklesme bulunmasi gerektigini düsünmektesinizdir. Ve yine çünkü "Rahîm" (merhametli) oldugu söylenen bir Tanri'nin, insanlara gaddarlik örnegi teskil etmesini isteyememektesinizdir. Ne var ki bu düsüncenizi ortaya vurdugunuz takdirde müslümanlik sinavinda basarisiz kalmis olacaksinizdir. Çünkü Muhammed, bu tür cezâlarin Tanri buyrugu oldugunu bildirmis, ve Kur'ân'a bu dogrultuda âyet'ler koymustur. Bu âyet'lerden biri, hirsizlikla ilgili olarak söyle:

"Hirsizlik eden erkek ve kadinin, yaptiklarina karsilik bir cezâ ve Allah'in bir ibret olmak üzere, ellerini kesin. Allah izzet ve merhamet sahibidir" (K. Mâide sûresi, âyet 38)

Bu âyet'de geçen "hirsizlik" sözcügü (ki "sirkat" sözcügünun karsiligidir), baskasinin malini gizlice, yâni onun haberi olmadan almak anlamina geliyor. Dikkat edilecegi gibi âyet'de sadece "hirsizlik" denmis fakat çalinan seyin miktar ve degeri, ve ne de hangi maksatla çalindigi hususu belirlenmemistir. Her ne kadar Kur'ân yorumcularindan bazilari, çalinan seyin "az çok mergub denebilecek bir nisaba bagli olmasi" gerektigini söylemekte iseler de, Ibn-i Abbas, Ibn Zübeyr ve Haseni Basri gibi kaynaklar böyle bir kistasa gerek olmadigini, ve çalinan seyin az ya da çok olgunun, el kesme cezâsinin uygulanmasinda etkli bulunmadigini bildirmislerdir [Bu konuda bkz. Elmalili H. Yazir, Hak Dîni, Kur'ân Dili, (Bedir Yayinmevi, Istanbul, 1993, Cilt 2, sh. 1672)...]. Fakat her ne olursa olsun, söylemeye gerek yoktur ki hirsizlik yapanin ellerini, bileklerini kesmek gibi bir cezâ insaf disi ve vicdan sizlatici bir cezâ'dir. Üstelik de cezâ hukuku anlayisina aykiri, suç ile cezâ arasindaki dengeyi göz önünde tutmayan bir uygulamadir, ki hirsizlik yapan kisi'yi yeniden suç islemeye zorlamaktan baska bir ise yaramaz. Çünkü elleri kesilen bir insan, artik çalisamayacagi, ve aç kalacagi için, yeniden hirsizlik yapmaktan baska çare bulamayacaktir.


Yine Muhammed'in, Tanri'dan gelmedir diye Kur'ân'a koydugu bir âyet söyle:

"Allah ve Resulüne karsi savasanlarin, ve yer yüzünde fesad çalisanlarin cezâsi ancak (acimadan) öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut el ve ayaklarinin çaprazlama kesilmesi, yahut da bulunduklari yerden sürülmeleridir. Bu onlarin dünyâda rüsvaylisidir. Onlar için ahirette de büyük azab vardir" (K. Mâide sûresi, âyet 34)

Dikkat edilecegi gibi burada, Tanri'ya ve Muhammed'e karsi savasanlarin ve yer yüzünde fesad çikaranlarin ne gibi cezalara çarptirilacaklari bildiriliyor ki bunlar "acimadan öldürmek", "asmak", "el ve ayaklari çaprazlama olarak kesmek" ya da "bulunduklari yerden sürülmek" gibi dört uygulamadan olusuyor. Her biri teker teker uygulanabilecegi gibi, birlikte de uygulanabilir. Örnegin hem cinâyet isleyen (yâni "katil yapan") ve hem de ayni zamanda mal çalan kisilerin, biri sagdan, biri de soldan olmak üzere, birer elleriyle birer ayaklari kesilir ve sonra bunlar ölüme terkedilir. Bu âyet'in Kur'ân'a girmesiyle ilgili olarak Islâm kaynaklari cesitli sebebler öne sürerler. Ikrime ve Haseni Basrî gibi kaynaklara göre yukardaki âyet'ler "müsrik'ler" (puta tapanlar) hakkindadir. Ibn-i Abbas gibi kaynaklara göre bu âyet, Yahudi ya da Hiristiyan (yâni Kendilerine Kitap verilmis olan) kavimlerden birinin Muhammed'le baris andlasmasi yaptiktan sonra, andlasma hükümlerine aykiri olarak yol kesip yeryüzünde fesad çikarmalari nedeniyle inmistir! Bir baska rivâyete göre, Hilâl Ibn-i Uveymiri kavminin Islâm aleyhtari davranislari nedeniyle inmistir: güyâ Benî Kinane kavminden bir kisim halk, müslüman olmak kasdiyle gelirken Hilâl'in kavmine ugramis, ve bu kavmin adamlari onlarin yollarini kesmisler ve kendilerini de öldürmüslerdir. Ne nihâyet bir baska rivâyete göre de bu âyet, Muhammed'in çobanini öldüren ve develerini çalip götüren kimseler vesilesiyle konmustur, ki özeti söyle: Hicret'in 6.yilinda Ukle ve Ureyne kabilelerinden bazi kimseler, Medîne'ye gelerek Muhammed'e siginirlar. Islâm dinine girdiklerini söylerler, ve hasta ve aç olduklarini belirterek yardim isterler. Muhammed kendilerini, develerinin bulundugu yere gönderir, ve bakilip iyilesmelerini saglar. Bir süre sonra bu kisiler iyilisirler; ve iyilesir iyilesmez müslümanligi terkederler, ve Muhammed'in çobanini öldürüp develerini götürürler. Haberi alinca Muhammed, gazab'a gelir ve hemen adamlarini gönderip bu kisileri yakalatir. Her birinin ellerini ve ayaklarinin çarprazlama kesilmesini, ve ayrica da gözlerinin oyulmasini emreder. Ve sonra onlari bu halde iken kizgin günesin altinda ölüme terkeder [Bu konuda benim "Muhammed'e Göre Muhammed" ve, "Kur'ân'in Ele_tirisi 3" adli kitablarima, ve ayrica Elmalili H Yazir'in "Hak Dîni, Kur'ân' Dili" adli yapitina (Cilt 2 , sh. 1661 ve d.) bakiniz]

Bunun yaparken Muhammed, gerekçe olarak Kur'ân'a koydugu yukardaki âyet'i (yâni Mâide sûresi'nin 34.cu âyeti'nin) kullanýr. Ve iste bundan dolayýdýr ki müslüman kisiler, bu âyet'i ve Muhammed'in bu davranýsýný "hak" ve "adâlet" örnegi olarak yüceltirler. Eger siz, bunu bu sekilde kabul edebiliyor iseniz, iyi bir müslüman olmakla övünebilirsiniz! Yok eger aklýnýz ve vicdanýnýz, vahset niteligindeki bu tür cezâ'lara "Hayir" diyor ise, müslümanlik sinavindan sinifta kalmis olursunuz!

Soru: "Tanri'nin, melekleriyle birlikte Muhammed'e salavat getirdigine (duâ edip namaz kildigina) inanir misiniz?"


"Salavat" sözcügü, genis içerigiyle, duâ etmek, namaz kilmak, gibi anlamlara gelir. Bir bakima namaz yolu ile ibadet etmektir, ki Müslümanlar bu yoldan, "Esirgeyen" ve "Merhamet eden" Tanri'nin yardimini saglamaga çalisirlar. Bazi kaynaklara göre salavat, bes vakit namaz ile diger namazlarin tümünü kapsar. "Salavat"ta bulunan müslüman kisi, bu isi Tanri'yi en kutsal sekilde yüceltmek, ve Tanri'ya es ya da ortak koymadigini kanitlamak, ve alçak gönüllügünü ortaya vurmak için yapar. Kur'ân, bunun böyle oldugunu belirleyen âyet'lerle doludur. Simdi bu böyle olduguna göre, yukardaki soruyu siz, muhtemelen söyle yanitlayacaksinizdir:

"Hayir, Tanri'nin, melekleriyle birlikte Muhammed'e salavat getirdigine (duâ edip namaz kildigina) inanaman; çünkü böyle bir sey Tanri fikrini küçültmek, Muhammed'i Tanri'nin üstünde görmek olur"

Ancak böyle demekle, müslümanlik sinavindan yine sifir almis olacaksinizdir, çünkü Kur'ân'da:

"Süphe yok ki, Allah ve melekleri, salavat getirirler Peygamber (Muhammed'e); ey iman edenler siz de ona salavat getirin; tam teslim olarak da selam verin" (K. Ahzâb sûresi, âyet 56)

diye âyet bulunmakta. Bu nasil olur diye soracak olursaniz yaniti kisaca söyle:

Her vesileyle tekrarladýgýmýz gibi, Tanrý'yý yüceltici âyet'leri Kur'ân'a koyan Muhammed'tir. Istemistir ki Tanrý sýnýrsýz sekilde yüceltilsin, ve yüceltilirken, onun "elçisi" olarak kendisi de yüceltilmis olsun. Çünkü Muhammed, övünmesini ve baskalari tarafindan övülmesini çok seven bir kimsedir. Örnegin, kendisini Allah'in "en sevgilisi", "müslümanlarin ilki", "gelmis geçmis bütün peygamberlerin en üstünü", "bütün insanlarin en yücesi, en sereflisi", "Adem ogullarinin Seyyidi" seklinde göstermis, kendisine bas egenlerin Tanri'ya bas egmis sayilacaklarini, kendisine inanip saygi gösteren ve salat getirenlerin tüm günahlardan siyrilip Cennete ulasacaklarini, ve buna benzer daha nice seyler söylemistir. Fakat bununla yetinmemis ve bir de Tanri'yi, yukarda belirttigimiz gibi, melekleriyle birlikte kendisine salavat getirir sekilde tanimlamistir [Bu konuda daha genis bilgi için benim "Muhammed'e Göre Muhammed" adli kitabima bakiniz].

Görüyorsunuz ki, yukardaki soruyu: "Hayir, Tanri'nin, melekleriyle birlikte Muhammed'e salavat getirdigine (duâ edip namaz kildigina) inanaman..." dediginiz takdirde müslümanlik idiâ'niz geçersiz kalacaktir.


Soru: "Tanri'nin yanlis ya da çeliskili kararlar verdigine, ya da insanlardan akil alarak is gördügüne inanir misiniz?"


Eger bu soruya: "Hayir inanmam; çünkü Tanri her seyi bilen'dir, her seyi önceden hesap eden ve görendir; asla yanilmaz, ve insanlardan akil almaz" seklinde bir yanit verecek olursaniz, muslümanlik sinavi'ndan yine sinifta kaldiniz demektir. Çünkü, basta Kur'ân olmak üzere Islâm kaynaklarini inceledigimiz zaman görmekteyiz ki Muhammed'in Tanri'si, çogu zaman birbirini tutmaz ve çeliskili ya da yalan/yanlis kararlar vermek yaninda, insanlardan akil alarak da is görmektedir. Bu konuya da çesitli yayinlarimda deginmis olmakla beraber, yukardaki soru vesilesiyle burada kisa bir özetlemede bulunmak yararli olacaktir. Sadece bir kaç örnek vermekle yetinecegim.

Muhammed'in Tanrý'sýnýn, her hangi bir konuda enine boyuna dusünmeden, hesap etmeden, ve kötü sonuçlar yaratacagýný bilmeden kararlar verip, sonra bu kararlarýný, kullarý'nýn uyarýsý üzerine degistirmis olmasýna verilecek nice örneklerden biri, Kur'ân'da, Isrâ sûresi'nde geçen "Mirâç Olayi" ile ilgilidir, ki "Muhammed'in gök gezisi" olarak da bilinir. Isrâ sûresi'ne söyle yazili:

"Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kismini gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid'i Harâm'dan çevresini mübarek kildigimiz Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan sifatlardan münezzehtir. O, gerçekten isitendir, görendir" (K. _srâ sûresi, âyet 1).

"Miraç" sözcügü, genellikle Kur'ân'daki "Göge dayali merdiven" deyimiyle karsilanmakta (Bkz. Zuhruf sûresi, âyet 33). Güyâ Muhammed, bir gece Mekke'deki "Mescid-i Haram"dan kalkip Kudüs'teki "Mescid-i Aksa"ya gitmis ve sonra "gök merdiveni" ile gök'lerin yedinci katina çikmis, ve Tanri ile bulusup ondan bir takim buyruklar almistir ki bunlarin arasinda namaz vakitleriyle ilgili olani vardir. "Gök gezisi" olarak da bilinen bu hikâye, 1400 yil boyunca müslümanlar için kutsal bir anlam tasimistir; özeti söyle:

Bir gün Tanrý, Muhammed'i yanýna çagýrýp âyet'lerinden bir kýsmýný göstermek ister! Bunun üzerine Muhammed, Burak adindaki atina binerek Mekke'deki Kâ'be'den hareketle Küdüs'deki Mescid-i Aksâ'ya gider ve oradan Cebrail ile birlikte gök katlarini çikmaga baslar. Yedi kat'dan olusan gök katlarindan her birinde, eski dönem "peygamber'lerinden" biri oturmaktadir (Örnegin Ibrahim, Musa, Isa. vb.... gibi). Muhammed'in söylemesine göre bütün bu peygamberler, Tanri tarafindan müslümanlikla emrolunmuslardir. Her kat'dan geçerken onlarla selamlasir ve nihâyet Tanri'nin bulundugu kata gelir. Tanri kendisine, günde elli vakit namaz kilinmasi için buyrukta bulunur. Nasil bir gerekçeye dayali olarak günde elli vakit namazi uygun bulmustur, bilemiyoruz. Yalniz bildigimiz su ki günde elli vakit namaz kilinmasini içeren emir, uygulanmasi mümkün olmayan bir emirdir. Çünkü eger insanlar, günde elli vakit namaz kilmaga kalkisacak olurlarsa, ne çalismaga, ne uyumaga, ne yemek yemege, ne eglenmege ve ne de çiftlesip nesil üretmege vakit bulabileceklerdir. Bunun böyle oldugunu en basit bir hesapla ortaya vurmak kolay: örnegin her bir namaz (hazirlik, abdest almak, vs... dahil), en azindan 20 dakika tutmus olsa, günün asagi yukari 17 saatini bu ise ayirmamiz gerekecektir. Geriye 7 saatlik bir bos zaman kaliyor ki, uyku uyumaga bile yetmez. Simdi sormak gerekiyor: "Nasil olur da Tanri, bunu hesap edemezi" . Ne var ki, sadece Tanri degil, fakat Muhammed de, elli vakit namaz emrininin, uygulanmasi imkansiz bir emir oldugunu düsünmez. Emri alir almaz, büyük bir sevinç izhar eder, ve Tanri'nin bu sözlerini kendi kavmine müjdelemek üzere hemen gök katlarini inmege baslar. Her bir kat'ta rastladigi peygamberlerle selamlasir, Tanri ile görüsmüs oldugunu anlatir. Fakat Musa'nin bulundugu kat'a geldigi zaman, Musa kendisine Tanri'dan ne emirler aldigini sorar. Elli vakit namaz emri verildigini ögrenince Muhammed'e söyle der: "Senin kavmin günde elli vakit namaz kilamaz. Geri dön ve Tanri'dan bu emri degistirmesini, namaz vakitlerinin sayisini azaltmasini iste". Musa'nin bu sekilde konusmasi üzerine Muhammed, hiç tereddüd etmeden gök katlarini tirmanarak Tanri'nin yanina döner ve namaz vakitlerinden indirme yapmasini Tanri'dan ister. Tanri onun istegini kabul ederek 10 vakit namaz indiriminde bulunur ve müslümanlara günde 40 vakit namaz kilinmasini emrettigini bildirir. Aslinda 40 vakit namaz da az sayilmaz; ama her ne hikmetse Tanri böyle karar vermistir. Tanri'nin bu kararini Muhammed, yine sevinçle karsilar ve gök katlarini inmege baslar. Ne var ki Musa'nin katina geldiginde, Musa kendisine günde 40 vakit namazin da çok oldugunu, ve tekrar Tanri katina dönüp indirim saglamasini söyler. Musa'nin dedigine uyarak Muhammed, tekrar katlari çikip Tanri'nin yanina gelir ve O'ndan indirim yapmasini diler. Tanri 10 namaz daha indirimde bulunarak günde 30 vakit namaz kilinmasini emreder. Muhammed bunu uygun bulur, ve gök katlarini inerek Musa'nin yanina gelir. Fakat Musa bunun da çok oldugunu söyler ve geri dönüp Tanri'dan indirim istemisini tavsiye eder. Muhammed, yine Tanri katina dönerek indirim ister. Ve iste bu sekilde, Tanri ile Musa arasinda mekik dokuya dokuya, (ve he kez Musa'dan aldigi tavsiyeye uyarak) Muhammed, nihâyet Tanri'dan namaz sayisinin günde bes vakit olmasi gerketigine dair karar alir. Ancak Musa bunun dahi çok oldugunu söyleyince Muhammed: "Hayir artik Tanri'nin yanina çikip daha fazla indirim istemege yüzüm tutmaz" der, ve do_ruca kavminin yanina gelerek emri bildirir [Bu Miraç olayi için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Diyânet yayinlari, Cilt 10, sh. 65-72)...


Islâm kaynaklarinin Muhammed lehine iftiharla kaydettikleri bu olay'dan anlasiliyor ki Tanri, namaz vakitlerinin saptanmasi konusunda çok isabetsiz bir karar vermistir, ve Muhammed bu kararin isabetsizliginin farkina varmamistir. Isabetsizligin farkina varan sadece Musa'dir. Daha baska bir deyimle Musa, Tanri'dan da, Muhammed'ten de daha isabetli düsünmüstür. Ve Tanri, Musa'nin aklina uyarak is görmüstür. Söylemeye gerek yoktur ki burada söz konusu olan Tanri, Muhammed'in kendi hayalinde canlandirdigi bir Tanri'dir.

Ve iste eger siz, böyle bir Tanrý tanýtýmýna inanýyor iseniz, muslümanlýk sýnavýný geçmis sayýlýrsýnýz. Ama kalkýpta: "Hayir, Tanri böylesine isbetsiz karar vermis olamaz; hele insanlardan akil alarak is görmesi söz konusu olamaz; zira Tanri'yi ve Muhammed'i bu durumda kilmak, her ikisini de Musa'ya nazaran daha az akilli saymak olur" seklinde bir seyler derseniz, bu takdirde müslümanlik sinavindan sifir alirsiniz.

*

Kur'ân'i incelerken görüyoruz ki, o her seyi bildigini söyliyen, ve kendisini "âlim" olarak tanitan Tanri, bilinmesi gereken çogu seylerden habersizdir. Bunun nice örneklerinden biri Muhammed'in okur/yazar olup olmamasiyle ilgili. Gerçekten de Kur'ân'da Tanri'nin Muhammed'e söyle hitap ettigi yazili:

"(Ey Muammed!) Yaratan Rabbinin adiyla oku! Insani bir alaktan yaratti. Oku... " (K. Alak sûresi, âyet 1)

Yâni Tanri, Cebrail araciligiyle Muhammed'e vahiy gönderirken, onun okuma bildigini düsünerek: "Oku" diye emrediyor. Fakat Muhammed:

"Ben okuma bilmem"

diye karsilik verir. Fakat buna ragmen Tanri emrinde israr eder ve:

"Oku! Kalemle ögreten, insana bilmedigini bildiren Rabbin en büyük keremdir" (K. Alak sûresi, âyet 3-5)

der. Muhammed, yine ayni seyi söyler ve okuma bilmedigini tekrarlar. Tanri yine israr eder, ve bu üçüncü kez Muhammed'ten:

"Ben okumak bilmem"

Seklinde karsiligi alinca, israrindan vazgeçer. Anlar ki Muhamed, gerçekten okumasizdir. Bunun üzerine Tanri, okuma isini üstlendigini ve bu isi Cebrail araciligiyle yapacagini anlatarak söyle der:

"(Ey Muhammed!) Dogrusu o vahyolunani senin kalbine yerlestirmek ve onu sana okutturmak Bize düser. Biz onu Cebrail'e okuttugumuz zaman, onun okumasini dinle. Sonra onu açiklamak bize düser" (K. Kiyâmet sûresi, âyet 17-19)

Ve bu söylediginý pekistirmek için sunu ekler:

"Ey Muhammed! Cebrâil Kur'ân'i okurken, unutmamak icin acele edip onunla beraber söyleme, yalniz dinle..." (K. Kiyâmet sûresi, âyet 16)

Ve sonra Tanri, Muhammed'in okuma-yazma bilmez oldugunu herkese bildirmek üzere söyle konusur:

"... bunu okuyup-yazmasi olmayan Peygamber Muhammed'e uyanlara yazacagiz..." (K. A'raf sûresi., âyet 156-157)

Ayrica da Muhammed'e hitaben söyle der:

"Ey Muhammed... Sen daha önce bir kitaptan okumus ve elinle de onu yazmis degildin. Öyle olsaydi, bâtil söze uyanlar süpheye düserlerdi..." (K. Ankebût sûresi, âyet 49)

Görülüyor ki Tanri, Muhammed'in okuma bildigini sanarak ona vahiy'lerini gönderiyor ve "Oku" diye emrediyor; fakat okumasiz oldugunu anlayinca okuma isini kendisi üstleniyor! Pek güzel ama, nerede kaldi Tanri'nin "âlimligi", nerede kaldi Tanri'nin her gizli ve bilinmeyen seyleri bilirligii

Bu yukardaki örnek, Kur'ân sûre'lerinin, Islâmci'larin belirledikleri inis sirasina göre açiklanmistir. Eger konuyu, Sûre'lerin Kur'ân'daki sirasina göre ele alacak olursak, bu kez Tanri'yi güç durumda birakan bir baska sonuçla karsilasmis oluruz ki, o da söyle:


Muhammed'in okumasiz oldugunu belirleyen âyet'ler, Kur'ân'daki Sûre'lerin sirasina göre su düzeyde:

A'raf sûresi, (7ci Sûre)

Ankebut sûresi (29.cu Sûre)

Kiyâmet sûresi (75ci Sûre)

Alak Sûresi (96.ci Sûre)


Kur'ân'in 7ci sûresi olan A'raf sûresi'nde Tanri, Muhammed'in "ümmi" (yâni okumasiz) oldugunu bildirmekte:

"Yanlarindaki Tevrat ve Incil'de yazili bulduklari o ... ümmî pegambere (Muhammed'e) uyanlar var ya..." (K. A'raf sûrei, âyet, 157)

"(Ey Muhammed!) de ki: ... 'öyle ise Allah'a ve ümmî peygamber olan Resülüne (Muhammed'e)... iman edin' ..." (K. A'raf sûresi, âyet 158)

Görüldügü gibi, Tanri burada Muhammed'i okumasiz bir kimse olarak tanitmakta. Ayrica da, onu okumasiz biraktigini anlatmak maksadiyle 29cu sûre olan Ankebut sûresi'nde, söyle konusmakta:

"(Ey Muhammed!) Sen bundan önce ne bir yazi okur, ne de elinle onu yazardin. Öyle olsaydi bâtila uyanlar kusku duyarlardi..." (K. Ankebut sûresi, âyet 48)

Yâni Tanri Muhammed'i okumasiz birakmistir, çünkü okuma/yazma bilir kilmis olsa, çevresindekiler yanlis kaniya kapilip onun baska kitaplardan (örnegin Tevrat'tan, Incil'den) çalma yaparak Kurân'i hazirladigini sanabilirlermis!

Fakat Tanrý bunu söylemekle kalmaz bir de, 75.ci sûre olan Kýyâmet sûresi'nde, âyet'leri kendi agziyle Muammed'e okudugunu bildirmek üzere söyle der:

"(Ey Muhammed!) ... süphesiz (Kur'ân'i senin kalbine yerlestirmek) ve onu okumak bize ait'tir..." (K. Kiyâmet sûresi, âyet 16-17)

Görülüyor ki Tanrý, Kur'ân'ýn yukarda belirttigimiz 7.ci, 29.cu ve 75.ci sûre'lerinde Muhammed'i okumasýz imis gibi tanýmlamakta. Böylece onu, baska kitaplarý okuyup bu kitaplara göre konusmadýgýný anlatmaga çalýsmakta. Ne var ki, Muhammed'in okumasýz oldugunu söyleyen bu ayný Tanrý, bu söylediklerini unutmuscasýna, Kur'ân'ýn 96.cý süresi olan Alak sûresi'nde, Muhammed'e "Oku" diye emreder:

"(Ey Muammed!) Yaratan Rabbinin adiyla oku! Insani bir alaktan yaratti. Oku... " (K. Alak sûresi, âyet 1)

Evet ama, hani ya Muhammed okuma bilmezdii Okuma bilmeyen bir kimseye "Oku" diye emredilir mii Görülüyor ki, hangi açidan bakarsak bakalim (yâni konu ile ilgili âyet'leri ister Sûre'lerin inis sirasina göre, ya da ister Kur'ândaki sirayi göz önünde tutarak okuyalim) Tanri, Muhammed'in okuma bilir ya da bilmez olusu konusunda, ya habersizdir ya da kurnazlik pesindedir. [Bu konuda daha genis açiklama için "Kur'ân'in Elestirisi 2", ve "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumlulari: Din Adamlari" adli kitaplarima bakiniz].

*

Islâm kaynaklari'nin bildirmesine göre Tanri bir çok hususlarda, insanlardan akil alarak is görmüstür, ki bu kisilerin basinda Ömer b. Hattâb gelmekte. Güyâ bir çok âyet'leri onun istegine uyarak indirmistir. Ömer'in bizzat kendi söylemesine göre Tanri, özellikle üç konuda kendisinin isteklerinin âyet sekline dönüstürmüstür. Bunlardan biri, Kâ'be'deki Makam-i Ibrahim denen yerin namazgah ve duâ yeri olarak kabul edilmesidir. Bir digeri kadinlarin örtünmesi konusundadir. Üçüncüsü de Muhammed'in karilarinin kiskançlik göstermeleriyle ilgilidir. Bunlari kisaca özetleyelim:

Bakara sûresi'nin 125. âyet'inde, kâ'be'deki Ibrahim makami ile ilgili su var:

"Biz Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kildik. Siz de Ibrahim'in makamindan bir namaz yeri edinin (orada namaz kilin)..." (K. Bakara sûresi, âyet 125)

Güyâ Ömer b. Hattab, ikide bir Muhammed'e gelip, Kâ'be'deki Makam-i Ibrahim denen yerin ibâdet yeri olmasi isteginde bulunurmus, ve onun bu istegini duyan Allah, bu istege uyarak Kur'ân'in Bakara sûresi'nin yukardaki 125. âyet'ini indirmis imis!


Kur'ân'in Ahzâb sûresi'nde, kadinlarin örtünmeleriyle ilgili olarak söyle bir âyet var ki "Hicab âyet'i " diye de bilinir:

"Ey Peygamber! Hanimlarina, kizlarina ve müminleri kadinlarina (bir ihtiyac için disari çiktiklari zaman) dis örtülerini üstlerine almalarini söyle. Onlarin taninmamasi ve incilmemesi için en elverisli olan budur...." (K. Ahzâb Sûresi, âyet, 59; ayrica 33cü âyet'e bakiniz)

Islâm kaynaklarýnýn bildirmesine göre Tanrý bu âyet'i Ömer b. Hattâb'in uyarisi ve istegi üzerine indirmistir. Güyâ Ömer, son derece kiskanç oldugu için, kadinlarin taninmayacak sekilde örtünmeksizin evden çikmalarini istemezmis. Bu nedenle bir gün Muhammed'e:

"Yâ Resûlâ'llâh, emretsen de (eslerin) hicab içine girseler. Çünkü senin yanina iyi-kötü insanlar girip çikiyor"

seklinde bir seyler söylemis. Bunu duyan Tanri, hemen yukadaki Hicâb âyet'ini indirivermis. Söylendigine göre Hicâb âyet'i, Hicret'in 5ci yilinda inmistir (kimine göre 3cü ya da 4cü yilinda), ki Muhammed'in "Peygamber" olarak kendini tanitmaga baslamasindan 15 yil sonraya isabet etmekte. Yâni Tanri, 15 yil boyunca kadinlarin örtünerek sokaga çikmalari konusunda hiç bir sey düsünemiyor, ve bu isi Ömer'in hatirlatmasi üzerine yapiyor! [Bu hususlar için bkz. Diyânet yayinlari: Sahih-i Buharî Muhtasari... , cilt 2, sh. 346 ve d.; Hadis no.261; ayrica bk. Cilt 11 sh. 48, 398].


Kur'ân'in Tahrîm sûresi'nde, Muhammed'e karsi kiskançlik göstermek üzere anlasan eslerin Tanri tarafindan uyarilmalariyle ilgili söyle bir âyet var:
"Eger O (Muhammed) sizi bosarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden ... dul ve bâkire esler verebilir" (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 5)

Kaynaklarin bildirmesine göre Tanri, bu âyeti de, Ömer b. Hattab'in uyarisi üzerine düsünmüs ve indirmistir. Olay su:

Muhammed, her sabah namazýný kýldýrdýktan sonra, sýrayla eslerinin odalarýna gider, onlarla cinsî münasebette bulunurmus. Günlerden bir gün Hafsa'nýn (ki Ömer b. Hattab'ýn kýzý'dýr) yanýna geldiginde, Hafsa ona bal serbeti içirmis, bu yüzden Muhammed onun odasýnda biraz fazlaca kalmaga baslar. Bu is bir kaç gün böyle devam edince Ayse kýskançlýga kapýlýp iskillenir, ve Hadira adindaki cariyesine: "Resûlu'llâh Hafsa'nin odasina girdigi vakit sen de git. Bak ne yapiyori bana haber ver" der. Cariye Hadira, ertesi gün olan bitenleri görüp Ayse'ye haber verir; bunun üzerine Ayse, Muhammed'in diger esleriyle birlikte Muhammed'e bir oyun oynamak ister. Ve onlara söyle der: "Resûlu'llâh yaniniza geldigi zaman kendisine: -'Sende magâfir kokusu duyuyorum' - deyiniz" der.

"Magafir" denen sey, Urfut denilen Arabistan meselerinin bal gibi tatli fakat kokusu hos olmayan bir cins zamk imis. Muhammed ise, üzerinde fena bir koku bulunmasindan hoslanmazmis. Ve iste, eslerinin yanina girdiginde, onlarin: "Sende magâfir kokusu duyuyorum'" demelerinden rahatsiz olmus. Ve hele Ayse'nin odasinda ve onunla cinsî münasebette bulunurken ondan:

"Yâ Reûlu'llâh, senden magafir kokusu duyuyorum. Yoksa yedin mii"

sözlerini duyunca:

"Hayir, Hafsa bana bal serbeti içirdi"

diyerek cevap verir. Ayse bunu duyunca:

"Demek, o balin arilari Urfut otlamis"

diye karsilik verir. Muhammed de ona, artik bir daha bal serbeti içmeyecegine dâir yemin eder:

"Vallâhi bir daha agzima koymam"

der. Ne var ki Tanri buna râzi olmaz. Yâni Muhammed'in, sirf Ayse'yi ve diger eslerini hosnud etmek için bal serbeti içmekten vazgeçmesini istemez; ve hemen su âyet'i indirir:

"Ey Peygamber! Eslerinin rizasini gözeterek Allah'in sana helâl kildigi seyi niçin kendine haram ediyorsun...." (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 1)

Fakat bu arada Ömer b. Hattâb, olan bitenleri ögrenince fena halde öfkelenir ve Muhammed'in eslerine, yaptiklari icin kötü bir sey oldugunu hatilatir ve söyle der:

"Ne bilirsinizi Eger (o) sizi tatlik edecek (bosayacak) olursa, Rabbi belki size bedel ona sizden daha hayirli ezvâç (esler) verir".

Anlasilan o ki Tanri bütün bu olan bitenleri izlemis ve Ömer'in söylediklerini çok uygun ve yerinde bulmustur. Nitekim, Ömer'in söylediklerini hemen vahy sekline dönüstürür ve Tahrîm sûresi'nin 5ci âyet'ini indirir ki, biraz önce belirttigimiz gibi söyledir:

"Eger O (Muhammed) sizi bosarsa Rabbi ona, sizden daha iyi... sebatla itaat eden, tevbe eden ... dul ve bâkire esler verebilir" (K. 66 Tahrîm sûresi, âyet 5)

[Bütün bu hususlar için benim "Seriât ve Kadin", "Kur'ân'in Elestirisi" adli kitaplarima bakiniz. Ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... , cilt 2, sh. 346 ve d.; Hadis no.261]


Yine Islâm kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki Tanri, sadece yukardaki hususlarda degil fakat daha bir çok konulardan Ömer b. Hattâb' in fikrinden yararlanmis olarak is görmüstür. Örnegin Tirmizî gibi kaynaklar, Kur'ân'daki pek çok âyetlerin Ömer'in uyarisina uygun olarak indigini söylerler, ve Ibn-i Ömer'in su sözlerini animsatirlar:

"Hiçbir mes'ele tehaddüs etmemistir ki, nâs bir türlü, Ömer de bir türlü re'yde bulunmus olsunlar da Kur'ân, Ömer'in dedigine uygun olarak nâzil olmus olmasin" [Bkz. Diyânet Yayinlari, Sahih-i Buharî Muhtasari... , cilt 2, sh. 349]

[Bu sözlerin Türkçesi Söyle: "Halk ile Ömer'in görüs ayriligina düstükleri hiçbir sorun yoktur ki Kur'ân'a, Ömer'in görüsüne ve dedigine uygun âyet'ler seklinde girmemis olsun"]

Fakat hemen ekleyelim ki Muhammed'in Tanri'si, sadece Ömer'in isteklerine ve aklina uyarak degil fakat baskalarindan da esinlenerek is görmüstür. Yer darligi nedeniyle bunlari burada degil fakat "Muhammed'in Tanri Anlayisi" adli kitabimda ele alacagim. Fakat burada kisaca belirtmek isterim ki, Tanri sözleri olarak tanitilan kitap, akil ve mantik disiliklardan gayri, önemli sayilmak gereken bir çok yanlislari da içermektedir. Örnegin Isa'nin anasi Meryem ile, Musa ve Harun'un kizkardesleri olan Meryem birbirleriyle karistirilmis ve sanki ayni kisi imis gibi tanitilmistir; oysa bu iki Meryem'in 1700 yil ara ile yasadiklari kabul edilir. Yine bunun gibi Acem hükümdarlarindan Ahasveros 'un veziri olan Haman, Misir Firavun'larindan birinin veziri olarak tanitilmistir. Öte yandan Ay, günesin uydusu ve dolayisiyle günese nazaran ikinci derecede bir degeri oldugu halde, Kur'ân'da "Münir" (yâni "Nurlandirici") yâni günese üstün gösterilmistir. Bunlara benzer diger yanlislar konusunda benim "Kur'ân'in Elestirisi 3" adli kitabima bakiniz.