Soru: "Din ve Inanç farkliligi nedeniyle Ana/baba/kardesler ve çocuklar arasi düsmanlik saçan, ve örnegin: -'Ey iman edenler! Eger küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarinizi ve kardeslerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onlari dost edinirse, iste onlar zalimlerin kendileridir'- seklinde olan buyruklari hosgörü ilkeleriyle, ya da insan sevgisiyle bagdastirabilir, ya da Tanri'dan gelme olarak kabul edebilir misiniz?"


Farz edelim ki ana'niz, ya da baba'niz, ya da esi'niz ya da çocuklariniz sizden farkli dinsel inançlara yönelmislerdir. Diyelim ki Evren'in Tanri tarafindan yaratilmis olduguna inanmayip Darvin kuramini benimsiyorlardir! Ya da Tanri'nin varligi konusunda kuskulari (tereddüdleri) vardir; Ya da dinlerin insanlari birbirlerine düsman yapti gini savunmaktadirlar. Ya da Hiristiyanligi, ya da Yahudiligi ya da Budizm'i vb., seçmislerdir. Fakat her ne olursa olsun insanlik sevgisiyle dolu kimselerdir. Ve sizi, (inanciniz ne olursa olsun) bagirlarina bas mislardir. Bu kimseleri, farkli bir imana ya da inanca baglidirlar diye Cehennemlik sayar misinizi Kendinize yabanci tutar misinizi Onlar için Tanri'dan "magfiret" (bagislama) dileginde bulunmayi günah sayar misinizi

Söylemeye gerek yoktur ki, eger akilci düsünceye sahip, ve insan sevgisiyle dolu, ve hosgörülü bir kimse iseniz, bu (ve benzerî) sorulara "Hayir!" diyerek yanit vereceksinizidir. Çünkü sizin için önemli olan sey, kisinin dinsel inançlari degil fakat insanlik degeridir. Ne var ki bu tür bir yanit sizin muslümanlik sinavindan sifir almaniza, üstelik "kâfir" ve "zalim" sayilmaniza yeterlidir. Çünkü islâmî anlayis:

"Ey iman edenler! Eger küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarinizi ve kardeslerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onlari dost edinirse, iste onlar zalimlerin kendileridir" (K. Tevbe sûresi, âyet 23)

seklindeki âyet'ler ve bu tür âyet'leri getiren Muhammed'in "hadîs" ve "sünnet" seklinde biraktigi ve kendinden verdigi örnekler üzerine oturtulmustur. Diger bir çok yayinlarimizda degindigimiz gibi Muhammed, kendisini bu dünya'ya getiren anasi Amine için Tanri'dan magfiret dilememis, ve daha dogrusu:

"Anneme magfiret dilemek (duâ etmek) için Tanri'dan izin istedim, Tanri bana bu izni vermedi"

seklinde konusmus, babasi Abdullah'in Cehennem atesinde kavruldugunu söylemis, ve kendisini küçük yasindan itibaren çocugu gibi yetistiren, koruyan ve ölümlerden kurtaran amucasi Ebû Tâlib'i de Cehennemlik bilmistir. Bu olumsuz tutumuna sebeb olan sey, anasi'nin, babasi'nin ve amucasi'nin Islâm imaninda ölmemis olmalaridir. Kaynaklarin bildirmesine göre Amine, "müsrik" (puperest) ya da "Yahudi" olarak ölmüstür; ölümü tarihinde Muhammed 6 yasinda idi. Muhammed'in babasi Abdullah, Arap "müsrik'lerdendi" ve öldügü zaman Muhammed yeni dünyaya gelmisti. Daha baska bir deyimle Muhammed'in anasi ve babsi, her ikisi de, daha henüz ortada Islâmiyet diye bir sey yok iken ölmüslerdir, çünkü Muhammed, kirk yasinda iken kendisini "Peygamber" olarak ilân etmis ve Islâm'i yaymaya baslamistir. Su hâle göre Amine ile Abdullah'in müslüman olarak ölmeleri mümkün degildi. Yâni, Islâm imaninda ölmemis olmalari nedeniyle, kendilerine hiçbir suç ya da sorumluluk yüklenemezdi. Ama buna ragmen Muhammed onlari, Islâm olarak ölmediler diye, magfiret dilenilmeyecek kimseler olarak görmüstür. Amucasi Ebû Tâlib'e gelince: Ebû Tâlib, Kureys'in ileri gelenlerinden biri olup son derece iyi kalpli, hosgörülü, yardimsever ve çevresi tarafindan sevilen ve sayilan bir kimse idi. Öylesine hosgörülü idi ki, farkli din ve inanca bagli olanlara karsi sevgi kanatlarini açmisti. Örnegin kendisi puta tapanlardan olmakla beraber Muhammed'in, müsriklere (puta tapanlara) karsi düsmanlik beslemesine aldiris etmez ve onu müsriklerin saldirilarindan korurdu. Bu isi ölünceye kadar yapmistir. Öte yandan, Ebû Tâib'in Ali, Câ'fer, Akil ve Tâlib adinda dört çocugu vardi ve bu dört çocuktan ikisi (Ali ile Ca'fer) muslümanligi seçmis, diger ikisi (Akil ile Tâlib) putperest olarak kalmayi tercih etmislerdi (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... Cilt VI, sh. 101, Hadîs no. 785, ve Cilt X, sh. 308). Böyle oldugu halde Ebû Tâlib, çocuklari arasinda ayirim yapmamis, hepsini de bagrina basmistir. Kendi bagli bulundugu dinsel inancin disinda kalanlara sevgi ve sefkât göstermekten geri kalmamistir. Müslümanligi secen ogullari'nin (Ali ile Ca'fer'in) ve Muhammed'in inançlarina saygi göstermistir. Söylendigine göre Muhammed, Mekke döneminde iken Ebû Talib'in korumasi sayesindedir ki yasamini sürdürebilmistir. Ne var ki kendisine babalik eden, kendisini ölümlerden koruyan Ebû Tâlib'i, Islâm'dan gayri bir inançta öldü diye, Cehennemlik bilmistir. Ve müslüman kisilerin de kendisi gibi yapmalari için, yâni müslüman imaninda ölmeyen ana, babalari ve yakinlari hakkinda magfiret dilememeleri için:

"Kâfir olarak ölen Cehennemliktir, ona sefaâtin ve Tanri'ya en yakin olanlarin akrabasi olmanin faydasi yoktur"

demistir [Müslim'in e's-Salih'i ndeki "Imân" bölümüne bakiniz]. Kur'ân'a da sunu koymustur:

"... Ey insanlar! Rabbinize karsi gelmekten sakinin. Babanin oglu, ogulun da babasi için bir sey ödeyemeyecegi günden korkun..." (K. Lokman sûresi, âyet 33)

Yâni Muhammed'in söylemesine göre güyâ Tanri bildirmistir ki müslüman kisi, kâfir olan çocuklarina ahirette sefaatte bulunamayacagi gibi, müslüman imaninda bulunan çocuklar da, kâfir olarak ölmüs babalarina (ya da analarina) sefaatte bulunamayacaklardir. Bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a ayrica su tür âyet'ler koymustur:

"(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli olduklari onlara açikca belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah'a) ortak kosanlar için af dilemek ne peygambere yarasir ne de insanlara" (Tevbe sûresi, âyet 113).

Islâm kaynaklarinin açiklamalarina göre, bu, ve biraz yukarda belirttigimiz Tevbe sûresi'nin 23. âyet'leri, Muhammed'in anasi Amine 'nin, ya da amucasi Ebû Tâlib'in ölümleri üzerine "inmisti!". Hemen ekleyelim ki Muhammed, müslüman olmayarak ölen ana'ya, ya da baba'ya ya da es'lere, ya da kardeslere vb... "magfiret" dilemeyi yasaklamakla kalmamis ve fakat onlara karsi bu yer yüzü yasamlari boyunca da tam bir düsmanlik yaratmistir. Bu maksatla koydugu âyet'lerden biri söyle:

"Ey iman edenler! ... Içinizden onlara sevgi gösteren kimse süphesiz dogru yoldan sapmistir... Yakinlariniz, çocuklariniz size Kiyâmet gününde bir fayda veremezler. Allah, onlarla sizi ayirir..." (K. Mümtahine sûresi, âyet 1-3)

Burada geçen "onlara" sözcügü, "ana/baba/çocuklar ve yakinlar" anlaminadir. Bundan dolayidir ki Muhammed zamaninda, müslüman kisiler, müslüman olmayan karilarini bosamislar, çocuklarini evladliktan çikarmislar, ya da birbirlerine karsi savasip bogazlasmislardir. Hemen animsatalim ki Muhammed bu düsmanligi, daha ilk baslarda, yâni kendisini "Peygamber" olarak ilân ettigi an'dan itibaren yerlestirmege baslamis, Medine'ye hicret ettikten sonra iyice pekistirmistir.

Söylemeye gerek yoktur bu tür buyruklari, ve bu olumsuz zihniyeti "Hosgörü" anlayisiyle, insan sevgisi'yle (ve hele ana/baba/kardes/ çocuklar / yakin akrabalar arasi iliskiler ile) basdastirmak olasi degildir. Ne var ki bunu söylediginiz an siz, muslümanlik iddiasinda bulunamazsiniz, çünkü Islâm'in bu temel ilkelerin ters düsmüs olursunuz. [Bu konuda benim "Kur'ân'in Elestirisi", "Muhammed'e Göre Muhammed", "Seriât ve Kadin" adli kitaplarima bakiniz].



"Islâm ve Kadin" Konusunda Bâzi Sorular


Islâmci'lar Islâm dinî'nin kadini "kutsal" bir varlik olarak degerlendirdigini, kadinin özgürlügüne, esitligine ve tüm haklarina saygili oldugunu iddiâ ederler. Oysa söyledikleri bastan asagi yalandan ibarettir. Islâm seriâti kadini, baska hiçbir din'de görülmedigi kadar asagilamistir. Bu konuda yapilacak bir sinav'a katilmak isterseniz, su bir kaç soruyu yanitlamaniz gerekiyor.

*



Soru: "Kadinlarin dînen ve aklen dûn (eksik) yaratildiklarini, kötülük, fitne ve ugursuzluk kaynagi olduklarini, esek ve köpek cinsi hayvanlar gibi namazi bozanlardan sayildiklarini ve daha buna benzer asagiliklara layik kilindiklarini kabul edebilir misiniz? Bu dogrultudaki din buyruklarini Tanri'dan gelmis olarak benimseyebilir misiniz?"


Söylemeye gerek yoktur ki, eger insan sahsiyetinin haysiyetine saygili ve hele kadinin "uygarlastirici" etkinligine, ve özellikle erkek sinifini hayvanliktan uzaklastirici niteliklerine inanmis bir kimse iseniz, yukardaki soruyu tiksintiyle karsilayacak, ve muhtemelen Tevfik Fikret'in su misralariyle karsilamak isteyeceksinzidir:

"Elbet alçalmak olmamali payi kadinligin,

Elbet melekligin umudu olmamali zulûm, kötülük,

Elbet düskün olursa kadin, alçalir insanlik,

Elbet bugün hep onlara düsen yýgýn yýgýn

Tasalar, üzüntüler, çileler, igneler..."

(Osmanli'cadan Türkçe'ye çevirilmis seklidir)

Ne var ki, kadini yüceltici nitelikteki bir görüsü savundugunuz an, müslümanlik sinavindan sifir almak bir yana, ve fakat bir de Islâmcilarin ölüm saçan saldirilarina hedef olursunuz. Sifir almanizin nedeni, Islâm seriâti'nin kadin'lari asagilatan, haysiyetsiz durumlara sokan, zavalli bir yaratik kilan buyruklarindan habersiz kalmanizdir. Bu konuda fikir edinmek ister iseniz, Muhammed'in Kur'ân olarak ve Kur'ân olmayarak koydugu buyruklara söyle bir göz atmaniz yeterlidir. "Seriât ve Kadin" adli kitabimda bu buyruklar, açiklamalariyle birlikte yer almistir; Ne aci bir gerçektir ki insanlarimiz, kadini asagilatan bu din verileriyle egitilmektedirler. Burada bunlardan bir kaç örnegi sergilemekle yetinecegim.

Islâm kaynaklarini ve bu arada Diyânet Isleri Baskanliginin yayinlarini karistiracak olursaniz, dikkatinizi ilk çekecek sey, muhtemelen su buyruk olacaktir.

"Kadinlar dînen ve aklen dûn (eksik) yaratilmislardir...!".

Bu sözler Muhammed'in agzindan çikmistir. Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Muhammed, bir gün kadinlarin yanindan geçerken söyle der:

"Ey kadinlar sadaka verin; zira bana Cehennem gösterildi, çogu sizler idiniz"

Hiç beklenmedik böyle bir agiz saldirisi karsisinda kadinlar sasirip kalirlar, ve sorarlar:

"Neden dolayi biz Cehennemlerin çogunlugunu olusturuyoruz? ".

Muhammed cevap, verir:

"Çünkü siz, ötekine berikine çokça lânet edersiniz, kocalariniza nankörlük gösterirsiniz. Ben akil ve din sahibi kimselerin aklini sizin kadar eksik akilli ve eksik dinli kimselerin çelebildigini görmedim!".

Bu agir hakârete maruz kalan kadincagizlar neden dolayi ve ne bakimdan aklen/dîne eksik olduklarini sorarlar. Muhammed cevap verir; bir kere aklen eksik olduklarini anlatmak üzere söyle der:

"Tanri iki kadinin sahadetini (tanikligini bir erkegin sahadetine denk saymistir; yâni kadinin sahadeti (tanikligi) erkegin tanikliginin yarisidir. Iste bu aklinizin eksikligindendir" .

Ve bunun böyle oldugunu kanitlamak için Bakara sûresi'nin 282ci âyeti'ni onlara okur. Dînen eksik olduklarini açiklamak üzere de söyle der:

"Kadin hayiz gördügü zaman (yâni ay basi halindeyken) namaz kilmaz, ve oruç tutmaz degil mii Iste dînen eksik olmasinin nedeni budur".

Görülüyor ki Muhammed'in Tanri'si, sirf kadinlari asagilamak maksadiyle onlari eksik akilli ve eksik dinli kilmis, üstelik bir de onlari Cehennemlerin çogunlugu yapmistir. Söylemeye gerek yoktur ki Tanri'nin "Yüce" ve "adîl" olduguna inanan kimseler için Muhammed'in bu yukarda söylediklerini benimsemek ve örnegin: "Evet kadinlar aklen ve dînen eksik yaratilmislardir" seklindeki Islâmî buyrugu savunmak mümkün degildir.

Fakat is bununla bitmiyor; çünkü Muhammed, aklen ve dîne eksik yaratiklar olarak tanimladigi kadinlari, biraz daha asagilatmak üzere daha nice seyler söylemistir ki bunlari, çok kisa bir sekilde söyle özetleyebiliriz. Muhammed'in söylemesine göre Allah erkekleri kadinlara üstün tutmustur (K. Nisâ sûresi, âyet 34; Bakara 228); Miras'ta erkek, kadina oranla iki misli pay alir (K. Nisâ, 11, 176); Karisi'nin itaatsziliginden ya da inatçiligindan kusku eden erkek, ona dayak atabilir (K. Nisâ 34); Namaz kilan müslüman kisi'nin önünden esek, köpek, domuz ya da kadin geçecek olursa, namaz bozulmus olur (meger ki o kisi sûtre kullanmis olsun. "Sütre", namaz kilan kisi'nin önüne koydugu her hangi bir seydir); Ugursuzluk üç seyde vardir ki bunlar kari, ev ve at'tir; Kadinlar arasinda iyi kadin, yüz tâne siyâh karga arasinda alaca bir karga'ya benzer; Erkeklere kadinlardan daha zararli bir fitne yoktur; Cehennem'in çogunlugunu kadinlar olusturur [Bütün bu hususlarla ilgili kaynaklar ve daha geni açiklama için benim "Seriât ve Kadin" adli kitabima bakiniz]

Ve iste eger siz, Islâm seriâti'nin kadinlar hakkindaki bu asagilamalarina, bu hakâretlerine katilmiyor iseniz, müslümanlik sinavini geçememis olur, ayrica da "zindiklikla" damgalanirsiniz.



Soru: "Kadin'in 'seytan' niteliginde ve 'fitne kaynagi', "hilekâr" oldugunu öne süren buyruklarin Tanri'dan geldigine inanir misiniz?"


Eger bu soruyu: "Hayir inanmam! çünkü her seyi diledigi gibi olusturan bir Tanri'nin kadinlari fitne kaynagi olsunlar diye, ya da seytan niteliginde yaratacagini düsünemem" seklinde yanit verecek olursaniz, müslümanlik sinavindan sifir alirsiniz. Ayrica da, Muhammed'in sözlerini inkâr etmek gibi bir günâh islemis sayilirsiniz. Çünkü Muhammed, Kadinlarin, genellikle kötü, fitneci, hilekâr vs... olduklarini anlatmak için sayisiz denecek kadar çok buyruklar getirmistir. Çesitli yayinlarimizla bunlari inceledik. Bir iki örnekle yetinmek gerekirse:

Muhammed'e göre kadýnlar hilekârdýrlar, fitne kaynagýdýrlar; onu bunu tuzaga sokalar. Bunu anlatmak maksadiyle:

"... Kadinlardan sakinin, zirâ Benî Israil'de ilk fitne kadin yüzünden çikti"

demis, ve sunu eklemistir:

"... Benden sonra erkeklere, kadinlardan daha zararli fitne ve fesad (amili) olarak hiçbir sey birakmadim"

Bu söylediklerini pekistirmek üzere Kur'ân'a, kadinlarin fitne kaynagi olduguna dâir "Yusuf masali"ni koymustur. Masal'a göre, Yusuf, kendisine iyilikte bulunan efendisinin karisi tarafindan iftiraya ugrar. Çünkü güya kadin ona asik olmustur ve onunla yatmak arzusundadir. Fakat Yusuf efendisine ihânet etmek istemez ve kadinin isteklerini geri çevirir. Bunun üzerine kadin onu kocasina fitneler. Fakat kocasi gerçegin ne oldugunu ögrenir ve karisina hitaben söyle der:

".... Siz Kadinlarin ... keydiniz (hileniz, fitneniz, tuzaginiz) çok büyük(tür)..."

Bunu söyledikten sonra Yusuf'a döner ve:

"sakin bundan bahsetme"

der ve yine karisina hitaben:

"... Sen de kadin günâh(inin bagislanmasini iste, çünkü ) cidden sen büyük günahkârladan oldun"

diye konusur. Fakat Yusuf, kadinlarin tuzagindan kurtulmak için Tanri'ya yalvarmak gerektigini düsünür ve söyle der:

"... Ya Rabbi! Zindan bana, bunlarin da'vet ettikleri fi'ilden daha sevimli ve eger sen benden bu kadinlarin tuzaklarini bertaraf etmezsen, ben onlarin sevdasina düserim ve cahillerden olurum" (K. Yusuf Sûresi, âyet 28, 33)

Ve iste Muhammed, Tevrat'tan esinlenip kendi günlük siyâsetinin gereksinimlerine göre seklillendirdigi bu masali kendisine malzeme edinerek söyle demistir:

"Süphesiz ki siz (kadinlar) hissiyatini gizleyip hilâfini izhâr etmekte Yusuf'un karsilastigi kadinlar gibisiniz" [Bu konuda benim "Seriât'tan Kissa'lar 1" ve "Seriât ve Kadin"adli kitaplarima bakiniz].

Islâm dünyasinin Muhammed'ten sonra en önemli simasi olarak kabul ettigi Imam Gazalî, Muhammed'in kadinlar hakkindaki degerlemesini göz önünde tutarak kadin sinifini, çesitli hayvanlararin karakterine uygun olarak on farkli tipe ayrilmistir, ki bunlar domuz, maymun, köpek, yilan, katir, akrep, fâre, tilki, güvercin, ve koyun gibi hayvanlardir. Bu örnekleri, kadinlarin kötülüklerini, genellikle, kocalarina karsi tutum ve davranislari açisindan ele almistir. Örnegin, güyâ karakter itibariyle domuza benzeyen kadinlar oburdurlar, midelerini doldurmaktan baska bir sey düsünmezler; din ve iman gibi seylerle ilgileri yoktur; kocalarinin haklarina saygi göstermezler. Karakterce köpege benzeyen kadinlar, kocalari konusurken sözünu kesip suratina bagiran, hirlayan kadinlardir. Tilkiye benzeyen kadinlar, kocalarini evden gönderip bütün gün yatip uyuyan kadinlardir. Akrep cinsi kadinlar, dedikoducu, laf toplayan kadinlardir; vb...

Yine Muhammed'in söylenmesine göre seytan, daima kadinlarin arkasindan gider ve onlara, erkekleri bastan çikarmak bakimindan yardimci olur. Söyle diyor Muhammed:

"Kadinlar insanin karsisina seytan gibi çikarlar... Size dog ru bir kadinin geldigini gördügünüz zaman bilesiniz ki size yaklasan bir seytandir"

Bu vesileyle erkeklere su ögütte bulunmustur:

"Sokakta giderken kadin denilen seytani gördügünüz an derhal eve dönüp karilarinizla sevisin ve kabaran sehvetinizi giderin".

Dikkat edilecegi gibi Muhammed, kadin sinifini asagilatacagim diye, aslinda erkek sinifini asagilatmistir; su bakimdan ki, yukardaki tanima göre erkekler, hani sanki irâde sahibi olmayan hayvanlardir da kadin gördükleri an seheviliklerine hakim olamayip saldiriya geçmekten kendilerini alamazlar.

Muhammed'e göre kadýn, erkekler bakimindan sadece dünya yasami sirasinda degil, fakat erkeklerin ölüpte tabuta konulduklari zamanlar dahi, fesad ve hile nedeni olabilecek nitelikte bir yaratiktir. Bundan dolayidir ki kadinlari cenâze nakli islerinden uzak kilmistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak maksadiyle:

"... Cenâze (tabut'a) konulup erkekler omuzlarina yüklendiklerinde..."

diye konusmustur. Dikkat edilecegi gibi burada, tabut'un sadece erkeklerin omuzunda tasinabilcegine isâret etmis bulunmaktadir. Bundan dolayidir ki, cenâze nakline katilmanin, katilan kisiye "hayir ve sevab" kazandirdigini bildirmistir. Her ne kadar bazi yorumcular kadinlarin zayif bünyeli, ve erkekler gibi agir islere mütehammil omadiklarini öne sürüp bundan dolayi cenaze nakline katilmamalari gerektigini öne sürerlerse de dogru degildir. Çünkü asil neden, Muhammed'in kadinlari aklî ve fitrî ve dinsel nitelikler bakimindan yetersiz görmesidir. Bundan dolayidir ki Islâm kaynaklari (örnegin Diyânet Isleri Baskanligi), kadinlarin cenâze nakline katilmalarini fitne ve fesat saçan bir sey olarak görmüsler, örnegin söyle demislerdir:

"... (Kadinlarin) Hele erkeklerle müstereken (cenaze'yi) nakil ve ihtimâle kalkismalari mazinne-i fesâddir, mahall-i fitnedir. Iste bu naklî, aklî, fitrî delillerden dolayi kadinlarin cenâze nakline istirakleri tecviz edilmemistir..." [Burada geçen "mazinne-i fesâd" deyimi "Kendisinden fesâd beklenilen" anlaminadir. "Mahall-i fitnedir" deyimi ise "fitne'nin yerlesik bulundugu yer" demektir. Bu alinti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... Cilt 4, sh. 450-1].

Ne ilginçtir ki Muhammed, hem bir yandan kadinlari cenâ ze'ye katilmaktan yasaklamistir ve hem de katilmadiklari için onlari terslemistir. Bununla ilgili bir örnek söyle: Bir gün Muhammed, birisinin cenâzesine gider; orada bir takim kadinlarinin bulundugunu görür ve onlara sorar:

"(Ey kadinlar!) Cenâze'yi omuzlar misinizi"

kadinlar:

"Hayir omuzlamayiz"

derler. Muhammed yine sorar:

"Ya ölüyü defneder misinizi

Kadinlar:

"Hayir defnetmeyiz"

derler. Bunu üzerine Muhammed onlara, âdeta hakâret edercesine:

"Öyle ise nikâbinizla ve hiçbir hayir ve sevâba nâil olmiyarak evinize dönünüz"

der [Bkz. Diyânet yayinlari: Sahih-i Buharî Muhtasari... Cilt 4, sh. 450].


Islâm Seriâti'nin Tarihî Türk Düsmanligi Konusunda Bir Kaç Soru!



Size: "Islâm seriâti'nda 'irk'lar' ve 'toplum'lar' arasi esitlik diye bir sey yoktur, Arap'in üstünlügü ilkesi vardir! I slâm'a göre Tanri Türk'leri insanliga felâket getirici irk olarak tanimlamistir! " deseler, bu sözlere inanir misiniz?


Eger bu soruya: "Hayir inanmam! Çünkü Islâm, her hususta oldugu gibi, irk'lar ve topluluk'lar arasinda da esitlik ilkesine bagli bir din'dir; Arap'lari Arap olmayanlara üstün tutmaz!" seklinde karsilik verecek olursaniz, müslümanlik sinavindan basarisiz çikmis olursunuz, çünkü Islâm, her hususta oldugu gibi, irk'lar, toplum'lar ve kisiler bakimindan da esitlige yer vermeyen, esas itibariyle Arap'in üstünlügünü, Arap kavminin yüceligini öngören bir din'dir. Söyleki:

Islâmci'lar, Islâm'in irk farki gözetmedigini, esitlik dini oldugunu söylerler; söylerken de Muhammed'in:

"Ben Arap'tanim, ama Arap benden degildir",

ya da:

"Insanlar, bir taragin disleri gibi esittirler. Arab'in Arap olmayana üstünlügü yoktur"

dedigini öne sürerler. Oysa Muhammed bu sözleri, esitlik ilkesine bagli oldugu için degil (çünkü hiç bir konuda esitlik getirmemistir), fakat günlük siyâsetinin gereksinimi nedeniyle söylemistir. Her ne kadar Arap bedevîsini, ya da Kent'li Arap'lardan bazilarini küçümsermis gibi görünmüs ise de (örnegin bkz. Tevbe sûresi, âyet 98, 107; Fetih sûresi, âyet 16) bunu, Arap'lardan bâzilarinin Islâm'a girmemeleri, direnmeleri, ya da kendisiyle birlikte savasa katilmamalari nedeniyle yapmistir. Oysa gönlünde ve kafasinda yatan sey, Arap kavminin insanligin en üstünü ve diger toplumlarin "efendisi" oldugudur; bundan dolayidir ki Arap'i her bakimdan yüceltmis, "kavm-i necib" " (temiz, saf ve asîl irk) olarak nitelendirmis, ve Arap olmakla her zaman övünmüstür. Muhammed'in söylemesine göre Arap'lar, "üstün ve serefli" bir soy olan Ibrahim "peygamber"in ve onun oglu Ismail'in soyundan gelmislerdir. Ve bu soy içerisinde Kureys kolu, ve bu kol'a dahil Benî Hasim 'in asireti (ki Muhammed'in mensup bulundugu asiret'tir) asâlet ve üstünlük bakimindan önde gelmistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere söyle demistir:

"Arap'larin en mükemmeli Kureyslilerdir, ve Kureyslilerin en mükemmeli de Benî Hasim'dir".

Daha baska bir deyimle Muhammed, Arap kavmini, Arap olmayan kavimlerden üstün görürken, Arap'lar içerisinde dahi derece farki gözetmistir. Fakat sapli oldugu temel fikir o'dur ki Arap'lar, tüm olarak diger kavimlerin üstündedir, ve çünkü Tanri onlari üstün niteliklerle yaratmistir. Bundan dolayidir ki, Arap olmayan kavimlerin Arap'lari sevmeleri, Arap'lari yüceltmeleri, Arap'lari saymalari gerektigini söylemistir. Bir bakima Arap'ligi Islâmiyet ile ayniyet haline getirmis söyle eklemistir:

"Arap'lari sevmek (ve saymak) su üç nedenle sart'tir: çünkü ben bir Arap'im; çünkü Kur'ân Arapça inmistir; çünkü cennet sakinleri Arapca konusur".

Yâni, müslüman olabilmek için Arap'lari sevip saymanin kosul oldugunu anlatmak istemistir. Bu konuda aynen söyle demistir:

"Arap'lari sevmek demek iman sahibi olmak demektir; onlardan nefret etmek demek, imansiz kalmak demektir. Arap'lari seven, beni seviyor demektir. Kim ki Arap'tan nefret eder, benden nefret ediyor demektir".

Bununla da yetinmemis, bir de Islâm'in varligini Arap'in varligina baglamis, ve Islâm'a dahil toplumlara su uyarida bulunmustur:

"Arap'lari sevin ve onlarin yer yüzündeki varligina destek olun, çünkü onlarin yasami ve varligi, Islâmiyet bakimindan isik demektir; onlarin yok olmasi demek Islâm'in karanliga dalmasi demektir".

Yine Muhammed'in söylemesine göre Arap'lar, esas itibariyle Nuh'un oglu Sem'in soyundan gelmedirler, ve bu nedenle "El Arabu-l Arba" (yâni "Asâlet sahibi Arap'lar") olarak çagirilirlar. Bununla beraber, Arap asilli olmamakla beraber daha sonraki bir tarih itibariyle Araplasmis olup Yemen'de ve Hicaz'da egemenlik kurmus olan Arap'lari dahi (ki bunlara "El Arabu'l- Müsta'ribe" deniyor), Asâlet sahibi Arap'lardan saymistir. Çünkü Muhammed, Yemen denen bölgeyi "Iman'in yurdu" ve "dinsel kavrayisin" kökeni olarak göstermis, ve "iman" denen seyin özellikle Hicaz halkinda oldugunu bildirmistir.

Ve yine sunu bildirmistir ki, Arap'lara karsi düsmanlik "kâfirlik"tir, "müsrik'lik"tir (Tanri'ya es kosmaktir). Söyle demistir:

"Arap'lara hakâret eden, Arap'lar hakkinda kötü konusan, Arap'lari asagilatan kisi müsrik sayilir; zirâ Arap'lari küçültmek Islâm'i küçültmek demektir".

Bütün bu hususlar, Islâmî kaynaklara dayali olarak "Arap Miliyetçiligi ve Türkler"adli kitabimda açiklanmistir. Yukaridaki kisa özetlemeden anlasilacagi gibi Islâm seriâti, irk'lar ve toplumlar arasi esitlik diye bir sey tanimaz; Islâm seriâti, Arap'in "Kavm'i necip" oldugu inancina dayalidir. Muhammed'e göre, Arap'tan sonra Acem irki gelir. Türk'ler ise Arap'lara ve tüm insanliga felâket kaynagi olan bir irk'tir!


Size sorsalar: "Islâm'in Türk'e düsman oldugunu, ve bu düsmanligi Muhammed'in baslattigini, ve Arab'in tarihî Türk dümanliginin bundan kaynaklandigini biliyor musunuz?" Bu soruya nasil cevap verirdiniz?


Eger vereceginiz cevap: "Islâm'da Türk düsmanligi diye bir sey yoktur" seklinde olacak ise, sinifta kaldiniz demektir. Çünkü gerek Kur'ân'da, ve gerek Muhammed'in Kur'ân olmiyarak yelestirdigî buyruklarda (Hadîs'lerde) Türkler, "korkunç", "tiksinti verici" ve insanliga felâket getirici bir irk olarak tanimlanmislardir. Muhammed'in söylemesine göre Tanri, güyâ Türklerle savasmak gerektigini, ve onlarla öldürüsmedikçe vurusmadikca Kiyâmet gününün gelmeyecegini bildirmistir. Konu, "Arap Miliyetçiligi ve Türkler" adli kitabimda, Islâmî kaynaklara dayali olarak incelenmistir. Kisaca özeti söyle:


Biraz yukarda belirttigim gibi Arap'lari, insanligin en temiz, en asîl kavmi olarak yücelten Muhammed, Arap'tan sonra en degerli toplum olarak Acem'leri seçmistir. Buna karsilik Türk'leri, "küçük gözlü, basik burunlu, yayvan suratli, yüzleri kalkan gibi" tiksinti verici ve felâket yaratici bir irk olarak tanitmis, onlarla öldürüsmedikce Kiyâmet gününün gelmeyecegini bildirmistir. Muhammed'in söylemesine göre Ye'cûc ve Me'cûc, her seyden önce Arap'lara yönelik bir felâket, bir fitne isâretidir. Söyle demistir:

"Yaklasik bir fitnenin serrinden vay Arabin hâline! Su saatte Ye'cûc ve Me'cûc'un seddinden bir menfez açilmistir"

Yâni Ye'cûc ve Me'cûc denilen kavimlerden gelecek tehlikeyi önlemek üzere kurulan duvar'in (sed'din) delindigini söylemis, ve bunu söylerken bas parmagiyle sahadet parmagini halkalayip delik açildigini anlamak istemis [Buharî'nin Zeyneb Bint-i Cahs'dan rivâyeti olan bu hadîs için bkz. Diyânet yayinlari: Sahih-i Buharî Muhtasari... Cilt 9. sh. 95 Hadîs no. 1372] .

Öte yandan Kur'ân'in Kehf (âyet 83-101) ve Enbiya (âyet 96) sûre'lerine koydugu âyet'lerde geçen "Ye'cûc-Me'cûc" deyimini Muhammed, Türk'leri tanimlamak için kullanmistir. Örnegin Kehf sûresinde söyle yazili:

"Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadirlar. Bizimle onlar arasinda bir sed yapman için sana vergi verelim mii..." (Kehf sûresi, âyet 94)

Enbiya sûresinde de su var:

"Nihâyet Ye'cûc ve Me'cûc (sed'leri) açildigi ve onlar her tepeden akin ettigi zaman..." (Enbiya Sûresi, âyet 96)

Burada geçen "Zülkarneyn" sözcügü ile Büyük Iskender anlatilmakta; Ye'cûc ve Me'cûc ise Türk'lerdir. Bunun böyle oldugunu sadece Belâzurî ya da Celâleddin es Suyûtî gibi en saglam kaynaklardan degil, fakat Osmanli döneminin ünlülerinden Ahmedî'nin "Iskendername"sinden, ya da Asim efendi'nin "Okyanus"undan, ya da Ahterî Mustafa efendi'nin "Ahterî Kebîr" inden ögrenmek mümkündür.

Kur'ân'a koydugu bu âyet'lerden gayri Muhammed, Kur'ân olmayarak koydugu buyruklarla Türk'leri, en asagilik, en tiksinti verici ve insanliga felâket getirici yaratiklar seklinde tanimlamistir. Bu tanimlamardan bir kaç örnek söyle


"Siz müslümanlar, küçük gözlü, basik burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmis olan toplumla (Türklerle) öldürüsmedikçe kiyâmet kopmayacaktir i"


"Su da kiyâmet alâmetlerindendir ki: Kildan keçe ayakkabi giyen bir toplumla (Türklerle) vurusup öldürüseceksiniz. Genis yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üstüste binmis derili toplumla öldürüsmeniz kiyâmet alâmetlerindendir. Siz müslümanlar, küçük gözlü, kizil yüzlü, basik burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmis olan Türklerle öldürüsmedikçe kiyâmet kopmaz"


"(Siz müslümanlarla), küçük gözlü toplu, Türk'ler savasacaktir. Siz onlari üç kez önünüze katip i süreceksiniz. (Sonunda) onlarin tümü kirilacaktiri"


Muhammed'in bu sözlerini, Buharî 'nin "e's-Sahih", "Kitabu'l-Cihad", ya da Müslim'in "e's Sahih / Kitabu'l-Fiten"; ya da Ebû Dâvûd'un, "Sünen", ve "Kitabu'l-Cihâd", ya da Nesei' nin "Sünen/Kitabu'l-Cihâd", ya da Tirmizî, ve Ibn Mace gibi temel kaynaklarda bulmak mümkün. Hemen ekleyelim ki Muhammed'in "vahiy" olarak yerlestirdigi bütün Islâmî veriler, yüz yillar boyunca Arap'in, tarihî Türk düsmanligi duygularinin malzemesi olmustur. Bundan dolayidir ki, Islâm kaynaklarinda yer alan Türk'lerle ilgili bölümlerin basligi genellike "Kitalu't-Türk" seklindedir ki "Türk'lerle öldürüsmek" (Türk'lere karsi savas) anlamina gelir. Bu tür sözler, yüz yillar boyunca Arab milletinin mutlulugunu saglamistir. Bu nedenledir ki Arab'lar, yüzyillar boyunca Türk'ü "kana susamis", "yabani", "cani ruhlu", "insanliga felâket getirici", "Islâm uygarligini yok edici", "fikren yetersiz", vs... gibi asagilamalarla tanimlamislardir. Bu düsmanlik 1400 yil boyunca sürmüs ve halâ da sürmekte ve her vesileyle kendisini belli etmektedir. Bizim kendi molla'larimiz da onlardan asagi kalmayip yardimci olmuslardir; hem de öylesine ki, Muhammed'in Türk'ü küçültücü tanimlamalariyle âdeta sihirlenmis olarak içlerinde, Kanunî Süleyman döneminin Divan-i Hümayun katiplerinden Hafiz Hamdi Çelebi gibi konusanlar çikmistir. Padisah'a sundugu bir siiri'nde Hafiz Hamdi Çelebi söyle der:

"Padisahimi Türk'ü öldür, baban olsa da. O iyilik madeni yüce Peygamber (Muhammed): -'Türkü öldürünüz, kani helâldir'- demistir"

Bizim "ünlü" padisahimiz Kanunî Süleyman da, sevgili sairi'nin misralarini terennüm etmekten geri kalmamistir.

Daha sonraki dönemlerdeki molla'larimiz da onlardan asagi kalmamislar, ve örnegin Asim Efendi ya da Ahteri Mustafa efendi gibi seriâtçilar, hep Muhammed'in Türk'ler hakkinda söyledigi sözleri kutsal bilip Türk'ü hor görmüslerdir. Çogu padisahlarimizin Anadolu Türk'lerine karsi besledikleri düsmanligin kökeni, kuskusuz ki Muhammed'in Türk'leri asagilatici sözlerinden kaynaklanmistir. Biraz önce degindigimiz gibi, geçen yüzyilin ünlülerinden Ahmedî, ya da Asim Efendi, ya da Ahterî Mustafa efendi gibi "bilgin" diye Türk toplumu tarafindan bas taci edilenler, seriât'in Türk'ü asagilatiçi, hâkir kilici hükümlerine sarilmakta kusur etmemislerdir. Çünkü müslümanlik niteligini her seyin üstünde tutmuslar, Türk'lüklerini unutmuslar, Arap'lasmislardir.

Ve iste, eger siz Islâm seriâti'nin Türk'ü hor gören, asagilatan, insanliga felâket getirici olarak tanimlayan buyruklarini benimsiyor iseniz, iyi bir müslümansinizdir. Aksi takdirde müslümanlik sinavina girmege hakkiniz yok demektir.

*

Sizleri, Islâmlik konusunda söyle gelisi güzel bir sinav'dan geçirmek maksadiyle hazirlamis oldugumuz bu küçük kitaptaki sorulari, yasantilarinizin her yönü itibariyle çogaltmak mümkün fakat sabrinizi tasirmamak için simdilik, yukardaki örneklerle yetinmek yerinde olacaktir.